10
10
Sisin İçinde Bir Siluet
Yazar Hakan Bahar
Paris Erkek Moda Haftası’nın en yoğun günlerinden birinde yolum Bourse de Commerce – Pinault Collection’a düştü. Defile için değil; müzede devam eden Clair-obscur sergisini görmek için. Işık ile gölge, görünür olan ile görünmeyen arasındaki ilişkiyi araştıran bu serginin merkezinde ise Japon sanatçı Fujiko Nakaya’nın Cloud #07156 adlı sis enstalasyonu yer alıyordu.
Rotundanın ortasında birkaç dakikada bir zeminden yükselen ince su buharı bütün mekânı yavaşça görünmez hâle getiriyor, kubbe, duvarlar ve insanlar aynı bulutun içinde kayboluyordu. Ardından sis aynı sessizlikle dağılıyor, mimari yeniden ortaya çıkıyordu. Aynı mekân birkaç dakika içinde iki farklı gerçekliğe dönüşüyordu. İnsanlar sisin içine giriyor, birbirlerini kaybediyor, birkaç saniye sonra yeniden buluyordu. Kimisi yalnızca fotoğraf çekiyor, kimisi ise hiçbir şey yapmadan bu geçici görünmezliğin içinde bekliyordu. O an anlıyorsunuz ki Nakaya’nın işi sis üretmek değil; görünürlük ile görünmezlik arasındaki ilişkiyi görünür kılmaktı.
O gün bunun yalnızca etkileyici bir sanat deneyimi olduğunu düşünmüştüm. Birkaç gün sonra Anthony Vaccarello’nun Saint Laurent İlkbahar/Yaz 2027 erkek koleksiyonunu tam bu rotundada sunduğunu gördüğümde ise Nakaya’nın işinin neden seçildiğini daha iyi anladım. Sis burada yalnızca dramatik bir dekor değildi; koleksiyonun düşünsel başlangıç noktasıydı. Görünmek ile kaybolmak, saklamak ile açığa çıkarmak, arzuyu bağırmadan hissettirmek… Vaccarello’nun bu sezon peşine düştüğü fikirlerin tamamı, Nakaya’nın sisinde zaten vardı. Belki de bu yüzden koleksiyonu anlamak için önce giysilere değil, sisin kendisine bakmak gerekiyordu.
Sisin içinde kaybolan yalnızca mimari değildi; bedenler de görünürlüklerini yitiriyordu. İnsan silueti birkaç saniyeliğine belirsizleşiyor, ardından yeniden ortaya çıkıyordu. Nakaya’nın işi tam da bu geçicilik üzerine kuruluydu. Görünmek hiçbir zaman kalıcı değildi. Vaccarello da koleksiyon notlarında bu sezonun çıkış noktasını “restraint as seduction” yani “ölçülülük olarak baştan çıkarıcılık” sözleriyle tanımlıyordu. Ona göre gerçek çekicilik, dikkat çekmeye çalışmaktan değil; buna ihtiyaç duymamaktan doğuyordu. Bu düşünce koleksiyonun her katmanına yayılıyordu. İlk bakışta şaşırtıcı derecede sade görünen siluetler, sisin içinden yavaşça belirirken bütün dikkati kesime bırakıyordu. Astarsız ceketler, hafifletilmiş omuzlar, akıcı kumaşlar ve taş ile bej tonları arasında dolaşan yumuşak renk paleti… Vaccarello, gereksiz her ayrıntıyı bilinçli olarak ortadan kaldırmıştı. Çünkü bu sezon göstermek istediği şey süsleme değil, siluetin kendisiydi.
Fakat Saint Laurent hiçbir zaman yalnızca sadelikten ibaret olmadı. Yaklaştıkça koleksiyonun ikinci katmanı görünmeye başlıyordu. Boynu sımsıkı saran ipek fularlar, transparan Derby ayakkabılar, ceketlerin altına giyilen deri brief’ler ve mücevher düğmeleri… İlk bakışta sessiz görünen koleksiyon, ayrıntılar aracılığıyla Saint Laurent’in her zaman taşıdığı erotik gerilimi yeniden kuruyordu. Defilenin gerçekleştiği gün Paris, tarihinin kaydedilmiş en sıcak haziran günlerinden birini yaşıyordu. Nakaya’nın sis bulutları mekânı serinletirken, modellerin transparan Derby ayakkabılarının içi sıcaktan buğulanıyordu. Vaccarello’nun gülerek söylediği, “Kadınlara plastik ayakkabılarla eziyet ediyorsam neden erkeklere de etmeyeyim?” sözü, koleksiyonun ciddiyetini ince bir mizahla kırıyordu. Aynı anda hem zarif hem de hafif provokatif olabilmek, Saint Laurent’in yıllardır ustalaştığı dengeydi.
Burjuva Fransız zarafeti ile erotizm arasındaki gerilim, Saint Laurent’in en güçlü kodlarından biri olmaya devam ediyordu. Vaccarello’nun ifadesiyle marka, “klasik ile kinky arasındaki o çok ince çizgide” durmalıydı. Yves Saint Laurent’in smokini kadın gardırobuna taşıdığı günden bu yana bu ev, arzuyu çıplaklıkta değil; ima etme biçiminde aradı. Vaccarello da yıllardır bu mirası sürdürüyor, ama bu sezon onu daha da sadeleştirerek yeniden tanımlıyor.
Koleksiyon boyunca tekrar eden trençkot, takım elbise, yelek ve denizci kazağı gibi parçalar aslında erkek gardırobunun en temel giysileri. Vaccarello’nun yaptığı şey onları yeniden icat etmek değil; hafifletmek. Ceketlerin yapısal sertliği çözülüyor, astarlar kayboluyor, kumaşlar neredeyse ağırlıksız hâle geliyor. Hareket ettikçe bedenle birlikte akan bu giysiler, gücünü gösterişten değil; kusursuz terzilikten alıyor. Tasarımcının sözleriyle, bunlar valize koyduğunuzda kırışmasından endişe etmeyeceğiniz kadar hafif ve yumuşak giysiler.
Bu yaklaşım aynı zamanda Yves Saint Laurent’in tasarıma bakışına da güçlü bir gönderme taşıyor. Yves, gündelik giysileri alıp onları olağanüstü hâle getiren ilk tasarımcılardan biriydi; spor giyimin henüz bugünkü kadar baskın olmadığı yıllarda sıradan gardırop parçalarını lüksün parçası hâline getirmişti. Vaccarello da bugün aynı soruyu soruyor: Yves Saint Laurent bugün yaşasaydı spor giyimi nasıl yorumlardı? Cevap, pastel tonlardaki naylon anoraklarda ve couture’u andıran büzgülü kollarda karşımıza çıkıyor — çok eski ile çok yeni aynı görünüm içinde buluşuyor.
Geçmiş koleksiyonun her yerinde hissediliyor ama hiçbir zaman nostaljiye dönüşmüyor. Mücevher düğmeli ceketler, broşlarını ve küpelerini smokin düğmelerine dönüştürmesiyle tanınan Tina Chow’a bir saygı duruşu niteliğinde. Finalde sisin içinden yükselen erimiş altın etkisindeki trençkotlar, takım elbiseler ve fitilli örgü kazaklar ise Alber Elbaz döneminde kullanılan bir kumaşın yeniden yorumlanmış hâli. Vaccarello’nun dediği gibi, geçmişten alınan her referans bugünün koleksiyonunda yaşamaya devam eden bir devamlılık kuruyor. Arşiv burada donmuş bir tarih değil; yaşayan bir hafıza.
Belki de Anthony Vaccarello’nun bu sezon yaptığı en önemli şey, Saint Laurent’in yıllardır özdeşleştirildiği baştan çıkarıcılık fikrini yeniden tanımlamak oldu. Moda uzun zamandır görünür olmak üzerine kurulu. Daha büyük omuzlar, daha parlak yüzeyler, daha yüksek sesle konuşan giysiler… Vaccarello ise tam tersini öneriyor: daha azını göstererek daha fazlasını hissettiren bir gardırop. Bu yüzden koleksiyonun en güçlü parçaları transparan Derby ayakkabılar, deri brief’ler ya da altın tonlarına bürünen final görünümleri değildi. Bütün bunlar aynı düşüncenin farklı ifadeleriydi. Asıl koleksiyon, biçimin içinde saklıydı.
Paris’ten ayrılmadan önce yolum bir kez daha Bourse de Commerce’in önünden geçti. Rotundanın içinde sis yine yükseliyordu. Birkaç dakika sonra dağılacağını herkes biliyordu; yine de insanlar bulutun içine girmekten vazgeçmiyordu. Çünkü bazen bir şeyi gerçekten görebilmek için önce onun kaybolmasını beklemek gerekir. Anthony Vaccarello’nun Saint Laurent İlkbahar/Yaz 2027 erkek koleksiyonu da tam bu düşüncenin etrafında şekilleniyordu: baştan çıkarıcılık gösterişte değil, geri çekilmekteydi; güç fazlalıkta değil, eksiltmedeydi.
Belki de gerçek lüks tam da budur. Kendini kanıtlamaya ihtiyaç duymayan, sessiz ama unutulmayan bir varlık. Tıpkı Nakaya’nın birkaç dakika içinde kaybolan sisi gibi… Geride hiçbir iz bırakmıyor gibi görünür; ama hafızanızdan da uzun süre silinmiyor.





