14
14
Bir Mekan Nasıl Yaşar?
OITOEMPONTO’nun kurucuları Artur Miranda ve Jacques Bec, son 30 senedir Avrupa’nın en dikkat çekici yaşam alanlarına imza atıyor. Ancak onların dünyasında tasarım hiçbir zaman yalnızca estetik bir mesele olarak kalmıyor; mekanlar geçmişin izleri, zanaat ve yaşanmışlık hissiyle şekilleniyor.
Yazar Kumru Yaren Cengiz
Fotoğraf: Stephan Julliard

Bugün lüks tasarım dünyasında kusursuzluk neredeyse bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Aynı taşlar, aynı nötr tonlar, aynı sessiz lüks anlayışı dünyanın dört bir yanında karşımıza çıkıyor. OITOEMPONTO ise tam da bu noktada farklı bir yerde duruyor. Artur Miranda ve Jacques Bec’in otuz yılı aşkın süredir birlikte yürüttüğü stüdyo, ilk bakışta zarif ve kusursuz görünen mekanlar yaratıyor olsa da bu mekanları ilgi çekici kılan şey karakter, hafıza ve yaşanmışlık kombinasyonunun aynı anda varoluşu. Onların dünyasında iyi zevk, trendleri takip etmekten çok kişinin kendi seçimlerinden emin olması anlamına geliyor. Zamansızlık ise modanın dışında kalmak değil, geçmişle bugün arasında bilinçli bir denge kurabilmek.
Portekizce’de “tam sekizde” anlamına gelen OITOEMPONTO ismi kesinliği çağrıştırıyor. Stüdyonun işleri ise tam tersine, hesaplanmış bir mükemmellikten çok hayatın bıraktığı izlerle hatırlanıyor.
Porto’dan dünyaya açılan ikili, bugün Avrupa’nın en önemli koleksiyonerleriyle ve özel müşterileriyle çalışıyor. Buna rağmen cevaplarında gösterişten çok yaşam kalitesinden, şaşırabilme duygusundan ve zanaatkarlıktan söz ediyorlar. Belki de OITOEMPONTO’nun yarattığı atmosferin sırrı tam olarak burada yatıyor. Mekanları dekore edilmiş alanlar gibi değil, içinde bir ömrün geçip gittiği sahneler gibi düşünmeleri. Bir caz melodisinin fonda çaldığı, kristal kadehlerdeki buzların sesinin duyulduğu, geçmişin izlerinin saklanmadığı ve kusurların karaktere dönüştüğü bir dünya...
Bugün “iyi zevk” fikri hiç olmadığı kadar görünür halde ama aynı zamanda herkes birbirine benzemeye başladı. Sizce gerçekten kişisel bir estetik dili korumak artık daha mı zor?
Evet, aslında “iyi zevk” kavramının giderek yalnızca ana akım alışkanlıkları ve tercihleri takip etmekle eş anlamlı hale geldiği bir dönemden geçiyoruz. Sosyal medyanın yükselişi ve herkesin kısa süreli de olsa ilgi odağı olabildiği bu çağda, insanlar fikirlerini anında paylaşabiliyor ve bunun etrafında bir takipçi kitlesi oluşturabiliyor. Bizim için “iyi zevk” mutlak bir ölçüt değil. Bir insanın bilgilenmesi, yeni fikirlere açık olması ve en önemlisi kendi seçimlerinden emin hareket etmesi çok daha değerli. Sürekli yeninin peşinden koşarak yalnızca bugünün içinde yaşayamayız. Geçmişe ve tarihe karşı süreklilik taşıyan bir ilgi geliştirmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde seçimlerimiz evrilir. Böylece “iyi zevk”, duygudan uzak ve soyut bir kavram olmaktan çıkar ve gerçekten bize yakışan, bizi daha rafine kılan şeylere verilen bilinçli bir yanıta dönüşür.
Bugün bir mekanın zamansız görünmesi sizce gerçekten mümkün mü yoksa her dönem kendi estetik takıntısını kaçınılmaz olarak ele veriyor mu?
Zamansızlık, bilgi ve denge meselesidir. Eğer yalnızca güncel trendlerin peşinden giderseniz, çok kısa süre içinde demode hissedersiniz. Öte yandan, kendi sezgilerinizi takip eder, sizi gerçekten rahat hissettiren ve sizi biraz farklı kılan şeylere yönelir, bunu da yaşadığınız döneme dair net bir farkındalıkla birleştirirseniz hem kendinizi hem de çevrenizi zamansız ve şık kılma şansınız oldukça yüksektir.
Sizce insanlar artık evlerini yaşamak için mi tasarlıyor, yoksa kim olduklarını göstermek için mi?
Bu tamamen kişiye bağlı. Kendinizi markalar ya da sosyal medyada iyi görünen mekanlar üzerinden tanımlamaya çalışmak oldukça sınırlayıcı bir yaklaşım. Üstelik tehlikeli de çünkü siz bir şeyi satın aldıktan beş dakika sonra aynı şeyi başkası da satın alabilir ve o tercih bir anda anlamını yitirebilir. Buna karşılık gerçekten size uygun olan şeyleri seçer evinizi kendi konforunuz ve keyfiniz doğrultusunda düzenlerseniz, yaşadığınız mekan kim olduğunuza dair çok şey anlatabilir. Ya da tam tersine, bazı yönlerinizi gizleyebilir. Covid döneminde ise farklı bir durum ortaya çıktı. İnsanlar evlerinde kalmak zorunda kaldıkça yaşadıkları mekanlara çok daha eleştirel ve dikkatli gözlerle bakmaya başladı. Bu süreçte birçok kişi evini daha konforlu, güzel ve işlevsel hale getirdi. Aslında pek çok evin, aslında gerçek anlamda bir aile yaşamına uygun şekilde tasarlanmadığı ortaya çıktı.
Artur, moda geçmişinizin etkisi iç mimaride hala net hissediliyor. Özellikle bazı mekanlarda insanların nasıl görüneceğini, nasıl hareket edeceğini düşündüğünüzü hissediyorum. Bir alan tasarlarken insan bedenini ve tavrını ne kadar düşünüyorsunuz?
Moda, sanat, sinema... Bunların hepsi beni her zaman etkiledi, bugün de devam ediyor. Bir mekanı düşünürken yalnızca mekanın kendisini düşünmüyorum. Orada yaşanacak anları da hayal ediyorum. Halının üzerinde yürüyen topukların sesi, kristal kadehlerdeki buzların tınısı, fonda usulca çalan bir caz parçası... Sade ama güzel çiçekler, hoş bir koku ve loş bir ışık da eklendiğinde, bütün bunlar mekanı neredeyse sinematik bir deneyime dönüştürüyor.
Jacques, sizin Fransız dekoratif sanatlar kültürüne yakınlığınız çok belirgin ama işleriniz hiçbir zaman nostaljik hissettirmiyor. Geçmişe hayran olmakla geçmişin içinde sıkışıp kalmak arasındaki çizgiyi nasıl kuruyorsunuz?
Fransız dekoratif sanatları eğitimimin önemli bir parçası oldu. 18. yüzyıldan Art Deco’ya, hatta Philippe Starck’ın bionism anlayışına kadar uzanan bir etkiden söz edebiliriz. Ama her şeyden önemlisi, şaşırmayı seviyorum. Geçtiğimiz günlerde Meksiko’da Luis Barragán’ın evlerini keşfetme fırsatı buldum. Bu yapıların ölçeği ve ilk bakışta son derece yalın görünen mimarisi beni derinden etkiledi. Aynı zamanda bakış açımı da zenginleştirdi.
Uzun yıllardır birlikte çalışan iki insan olarak bugün birbirinizin zevkini en iyi hangi konuda okuyabildiğinizi düşünüyorsunuz? Ve hala birbirinizi şaşırtabildiğiniz alanlar var mı?
32 yılın ardından hala ayrılmaz ikiliyiz. İkimizin de çok güçlü karakterleri ve fikirleri var. Ortak zevklerimiz ve paylaştığımız sayısız şey olsa da birimizin görüp duyduğu ama diğerinin bilmediği şeylerle birbirimizi hala şaşırtabiliyoruz. Farklılıklarımız, tasarım dilimiz ve tasarıma yaklaşımımız açısından her zaman bir artı oldu.
Yıllardır dünyanın en varlıklı ve en görünür insanlarıyla çalışıyorsunuz. Gerçekten stil sahibi insanlarla sadece zengin insanlar arasındaki farkı en hızlı hangi detay ele veriyor?
Evet, yıllardır oldukça varlıklı insanlarla çalışıyoruz. Kendimizi şanslı sayıyoruz çünkü müşterilerimiz lüks ve konfor anlayışımıza gerçekten değer veriyor. Hayatı boyunca sanat koleksiyonu yapmış olanlarla, yeni seçimlerinde bizden rehberlik bekleyenler arasında aslında büyük bir fark görmüyoruz. Her iki grup da yeni fikirlere açık, son derece ilgili ve minnettar insanlar. Sanırım OITOEMPONTO’nun hikayesi de biraz böyle şekillendi Zamanla kalıcı dostluklara dönüşen güzel karşılaşmaların birikimiyle. Ama ilginç olan şu ki, müşterilerimizin büyük bölümü gösterişten uzak insanlar. Daha sessiz ve ölçülü bir lüks anlayışını benimsiyorlar ki bu da bizim özellikle değer verdiğimiz bir yaklaşım.
Porto’da kalmayı seçmeniz de çok önemli çünkü lüks sektöründe kreatif alanda çalışan pek çok kişi Londra, Paris ya da Milan’a taşınıyor. Siz ise dünyanın en görünür çevreleriyle çalışırken hala Porto’nun ritmini koruyorsunuz. Bu şehir size büyük başkentlerin artık veremediği ne sağlıyor?
Portekiz gibi küçük bir ülkeden dünyaya açılabiliyor olmak bizim için büyük bir şans. Üstelik Avrupa’nın en eski hikayelerinden birine sahip bir ülkeden. Atalarımızın da gösterdiği gibi coğrafi olarak merkezin dışında olmak hiçbir zaman uzaklara açılmamıza ve dünyayı keşfetmemize engel olmadı. Ama her şeyden önce seyahat etmediğimiz dönemlerde sahip olduğumuz yaşam kalitesi ve bu ülkenin sunduğu olağanüstü zanaatkarlık geleneği kendimizi ayrıcalıklı hissetmemizi sağlıyor.
OITOEMPONTO’nun mekanlarında insan hep bir şey olmuş ya da birazdan olacakmış hissine kapılıyor. Sanki bir akşam yemeği yeni bitmiş, müzik hala açık ya da biri biraz önce odadan çıkmış gibi. Sizce bir mekanı gerçekten yaşayan yapan şey ne?
Sanırım mesele özgünlük, rahatlık ve doğallık. Her şeyin elinizin altında olması, konfor, biraz kuralsızlık, eklektik karışımlar, denge ve beklenmedik seçimler... Parlak yüzeyler, zamanın izini taşıyan dokular ve en önemlisi de geçmişinizi saklamaya çalışmamak. Bizim yaklaşımımız tam tersine dayanıyor. İnsanlar geçmişin izlerini gizlemek yerine onu görünür kılmalı ve bununla gurur duymalı. Kanepenin üzerine gelişigüzel bırakılmış bir gazete ya da küllükte duran iki sigara izmariti bir mekanı bozmaz. Tam tersine, orada gerçekten birinin yaşadığını hissettirir.






Tüm ev fotoğrafları, OITOEMPONTO’nun kurucuları Artur Miranda ve Jacques Bec’in Porto’daki evi.