21 Eki 2026

İstanbul’u Dinliyor Gözleri Açık

“Monday to Sunday Istanbul” ile klasik gezi rehberi anlayışının dışına çıkan Seda Domaniç, şehrin güncel kültürünü, yaratıcı enerjisini ve gündelik ritmini İstanbulluların gözünden yeniden anlatıyor.

  • Yazar Ceylan Yeniacun 

  • İstanbul’u anlamak, yalnızca tarihi yapıları ya da ikonik adresleri bilmekten geçmiyor. Bazen bir mahallenin arka sokağında bazen Boğaz’ı geçen bir vapurda bazen de yıllardır aynı yerde varlığını sürdüren küçük bir atölyede şehir kendini yeniden gösteriyor. “Monday to Sunday Istanbul” da tam olarak bu gündelik ve yaşayan İstanbul’un izini sürüyor. Seda Domaniç ile şehrin değişen ritmini, karakterini koruyan semtleri, kaybolmaması gereken ritüelleri ve İstanbul’u yeniden keşfetmenin yollarını konuştuk.

    “Monday to Sunday Istanbul” nasıl ortaya çıktı?

    İstanbul üzerine yazılmış sayısız roman, şiir, araştırma ve gezi kitabı var. Zaten belgelenen tarihi 8500 yıl öncesine dayanan bu özel coğrafya için aksi ne mümkün. Fakat konu güncel seyahat deneyimine geldiğinde kaynaklar bir anda azalıyor. Yıllardır bilinen birkaç klasik gezi rehberi geriye kalıyor. Biz Monday to Sunday Istanbul’da “gezi rehberi” formatından uzaklaşıp İstanbul’un bugününe dair bir kitap yapmak istedik. Şehrin çok kültürlü tarihini olduğu kadar, sokak hayatını, güncel sanatını, değişen gastronomi dünyasını ve yaratıcı ruhunu da öne çıkaralım diye düşündük. Başlangıçta bu kitabı sadece sevdiklerimize ve İstanbul’u ziyaret eden arkadaşlarımıza hediye etmeyi planlıyorduk ancak sonra fikir büyüdü, projeye katılan herkes kendi İstanbul’unu ortaya koydu ve sonunda 360 sayfalık özel bir seyahat kitabına dönüştü.

    İstanbul sürekli dönüşen, hatta bazen kendi hafızasını çok hızlı kaybeden bir şehir. Sizce bugün hala “gerçek İstanbul” hissini koruyan yer neresi?

    İlk aklıma gelen iki yer Zeyrek ve çevresi ile Emirgan’ın arka sokakları. Zeyrek’te hala İstanbul’un çok katmanlı geçmişini, mahalle hayatını ve eski İstanbul’un gündelik dokusunu hissedebiliyorsunuz. Birkaç sokak yürüdüğünüzde şehrin bugünkü görüntüsünden tamamen başka bir İstanbul’un içine giriyorsunuz. Emirgan’ın sahil yolundan biraz uzaklaşıp arka sokaklarına girdiğinizde ise daha sakin, yemyeşil ve ahşap konakların olduğu farklı estetikte bir İstanbul çıkıyor karşınıza. Bence İstanbul’u İstanbul yapan şeylerden biri de tam olarak bu: Aynı semtin içinde bile birkaç farklı şehir yaşayabiliyorsunuz.

    “Mayıs ve Ekim ayları arasındaysak Kireçburnu’nda denize de girerdim. İstanbul’da Boğaz’a bakmak güzel, ama içine girmek bambaşka bir his.”

    Bir İstanbul günü tasarlamanızı istesek; sabah nerede başlar, öğleden sonra nereye evrilir ve gece nerede biterdi?

    Sabahı Yeniköy’den Kireçburnu’na doğru yürüyerek başlatırdım. Mayıs ve ekim ayları arasındaysak Kireçburnu’nda denize de girerdim. İstanbul’da Boğaz’a bakmak güzel; ama içine girmek bambaşka bir his. Sonra Tarabya Kıyı’da söğüş karides, mevsim balığı ve güzel bir salata. Öğleden sonra Bebek-Arnavutköy hattına geçip küçük mağazalara ve showroomlara bakardım. İstanbul’un yaratıcı tarafını görmek için hala en sevdiğim rotalardan biri. Geceyi ise Haliç’te bir balıkçı takasında bitirirdim. Haliç gecelerinin şaşırtıcı derecede sakin olduğunu düşünüyorum. Sular neredeyse tamamen boşalıyor, rüzgar da yoksa bir göl gibi oluyor. Arkada Süleymaniye, Galata Kulesi, Kırmızı Mektep ve Haliç’in ışıkları… İstanbul’un başka hiçbir yerinde olmayan bir manzara. Bence mükemmel bir İstanbul gecesi.

    Kitapta turistin gördüğü İstanbul’dan çok, şehri yaşayanların İstanbul’una yaklaşmaya çalışıyorsunuz. Bir yabancının İstanbul’u gerçekten anlayabilmesi için mutlaka yaşaması gereken tek deneyim sizce nedir?

    Belki klasik bir yaklaşım olacak ama bence yüzyıllardır bu sorunun tek bir cevabı var: Boğaz’ı geçmek. İstanbul’u denizle ilişkisini anlamadan kavramak bence mümkün değil. Şehrin en karakteristik, en eşsiz özelliği Boğaz. Üstelik iki kıta arasında yolculuk yapmak burada günlük hayatın bir parçası. Vapurların, teknelerin, kıyıların ve suyun İstanbul’un hayatındaki yerini gördüğünüz anda şehri başka türlü okumaya başlıyorsunuz.

    Şehirle ilişkiniz yıllar içinde nasıl değişti? İstanbul’da artık yapmadığınız, buna karşılık son yıllarda keşfettiğiniz yeni bir ritüeliniz var mı?

    Yıllar içinde çok daha mahalle odaklı bir yaşam biçimine geçtim. Özellikle okulların açık olduğu, trafiğin iyice çekilmez hale geldiği aylarda günün akışını tamamen “doğru yerde, doğru zamanda olmak” üzerine planlıyorum. Eskiden bir günde beş-altı farklı yere gittiğim, kapıdan kapıya koşturduğum günler oluyordu. Artık ne o tempoyu seviyorum ne de İstanbul böyle bir hayatı kolaylaştırıyor. Buna karşılık eskiden hiç yapmadığım bir şeyi artık çok seviyorum: Ağustos ayını İstanbul’da geçirmek. Yüksek sezonda kıyı şeridini ve tatil yerlerini eskisi kadar sevmiyorum. Her yer çok kalabalık, hava da çoğu zaman fazla sıcak. İstanbul ise ağustosta tam tersine boşalıyor. Trafik azalıyor, her yere gitmek kolaylaşıyor, konserler, festivaller, açık hava etkinlikleri başlıyor. Şehirde kalan insanlar da birbirine daha çok sarılıyor. Birkaç hafta boyunca bu dev metropolde küçük, sakin ve sempatik bir Avrupa şehrinde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Bu sene havaların da nispeten insaflı gitmesinin bunda payı olabilir tabii. Ama seneye de ağustosta İstanbul’da kalmayı planlıyorum.

    İstanbul’un Anadolu Yakası ve Avrupa Yakası iki ayrı karakter olsaydı, onları nasıl tarif ederdiniz?

    Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım Anadolu yakasında, Kalamış-Suadiye ekseninde geçti ve buralarda çok güzel hatıralarım var. İş hayatına başlamamla birlikte Avrupa Yakası’na taşındım ve bir daha geri dönemedim. Anadolu Yakası bana daha evcimen, korunaklı ve samimi geliyor. Daha homojen ve steril bir tarafı da var. Birçok insanın özellikle bu nedenle Anadolu Yakası’nı tercih ettiğini düşünüyorum. Ben ise biraz daha farklılıkları, karşılaşmaları ve hatta kaosu seven biriyim. Bu yüzden Avrupa Yakası’nda yaşamayı tercih ediyorum. Avrupa Yakası’nı daha katmanlı buluyorum. Aynı anda Avrupalı, Asyalı ve Ortadoğulu olabiliyor. Bir de ne olursa olsun, imparatorlukların başkenti olan İstanbul’un tarihi ağırlığını burada daha fazla hissediyorsunuz. Benim için bu karmaşa ve çeşitlilik şehrin en çekici taraflarından biri.

    Bir şehri iyi yapan şey sadece yeni açılan restoranlar, oteller ve galeriler değil. İstanbul’un bugün sizce en çok neye ihtiyacı var?

    Onu gerçekten anlayan, seven ve ileri taşıyacak vizyona sahip insanlara ihtiyacı var. Hepimiz İstanbul’un demografik yapısının gözle görülür biçimde değiştiğinin ve şehrin giderek daha fazla

    Fotoğraflar: Ekin Özbiçer, Sinan Sökmen

    “İstanbul’un en iyi zanaatkarları arasında mücevher ustalarının olduğunu düşünüyorum. Bir kalemkarın bir pırlanta yüzüğü neredeyse oya işler gibi şekillendirmesine tanıklık etmek çok özel. Üstelik bunun hala Kapalıçarşı ve Nuruosmaniye çevresindeki atölyelerde yapılıyor olması da çok kıymetli.”

    Ortadoğu merkezli bir tüketim kültürüne yöneldiğinin farkındayız. Bunun sonucunda birçok semt, ticari kaygılarla belli bir zevke ve tüketim alışkanlığına hitap eden, kendi benliğini kaybederek birbirine benzeyen işletmelerle doluyor. Bir süre sonra sokaklar da birbirine benzemeye başlıyor. Semtlerin karakterini kaybetmesi beni özellikle üzüyor. Aynı zincir mağazaların, aynı restoranların ve aynı kahve dükkanlarının hakim olduğu caddeler çoğaldıkça İstanbul’un özgünlüğü azalıyor. Çengelköy bunun bence çok iyi bir örneği. Boğaz’ın en köklü semtlerinden birinde, o semte özgü diyebileceğim bir mekan bulmak artık çok zor. İstanbul’un ihtiyacı kendi karakterini korumayı önemseyen insanlar.

    Kitapta sanatçılardan şeflere, mimarlardan gazetecilere kadar farklı İstanbulluların şehirle ilişkisine yer veriyorsunuz. Bu söyleşiler sırasında İstanbul hakkında sizi şaşırtan ortak bir duygu ortaya çıktı mı?

    Evet ve bunu maalesef sevinerek söylemeyeceğim bir şey olarak fark ettim. Röportajlarda farklı kişilerin tavsiye ettiği mekanların çok fazla birbirini tekrar ettiğini gördük. 20 milyon insanın yaşadığı bu dev şehirde, insanların gönül rahatlığıyla birbirlerine önerebildikleri yerlerin sayısının bu kadar sınırlı olması beni düşündürdü. Bu çalışma bana İstanbul’un aslında daha çok mekana değil, yaptığı işi özenle ve layıkıyla yapan, bulunduğu semtle ve müşterileriyle kalıcı ilişkiler kuran yerlere ihtiyacı olduğunu bir kez daha gösterdi.

    İstanbul’a ilk kez gelen biri için turistik hiçbir yere götürmeden ona şehri sevdirmek için hangi üç şeyi yapardınız?

    Sabah erken saatte Haliç’te kürek çekerek güne başlatırdım, şehir daha yeni uyanıyorken. Sonra yorgunluğu atmak için iyi bir hamama götürürdüm. Akşam da iyi bir meyhaneye. Bence bu üç deneyim İstanbul’un üç farklı yüzünü gösteriyor. Üstelik hiçbirinde şehri uzaktan seyretmiyorsunuz, doğrudan içine giriyorsunuz.

    Peki İstanbul’u çok iyi bildiğini düşünen bir İstanbulluya nereyi yeniden keşfetmesini söylerdiniz?

    İstanbul’un yeraltını. Şehrin altını saran sarnıçları çok büyülü buluyorum. Son dönemde İBB Miras’ın çalışmaları sayesinde birçok yeni sarnıç da ziyarete açıldı. İstanbul’un altında, gündelik hayatın birkaç metre altında bambaşka bir şehir var. Özellikle sıcak bir yaz gününde yapılabilecek en güzel programlardan biri olduğunu düşünüyorum!

    Şehirde kaybolmasını istemediğiniz bir İstanbul alışkanlığı, zanaatı ya da ritüeli hangisi?

    Kuyum atölyeleri. İstanbul’un en iyi zanaatkarları arasında mücevher ustalarının olduğunu düşünüyorum. Bir kalemkarın bir pırlanta yüzüğü neredeyse oya işler gibi şekillendirmesine tanıklık etmek çok özel. Üstelik bunun hala Kapalıçarşı ve Nuruosmaniye çevresindeki atölyelerde yapılıyor olması da çok kıymetli. Bugün İstanbul’un tarihi merkezinde aktif olarak çalışan zanaatkarlara rastlamak giderek zorlaşıyor. Bu yüzden hala üretmeye devam eden bu küçük atölyelerin korunması ve bu zanaatın yeni nesile aktarılması gerektiğini düşünüyorum.

    Benzer şekilde, aktif olan Sufi dergahlarında bir Şeb-i Arus törenine tanıklık etmek de kaybolmaması gereken ritüellerden biri. Bunlar İstanbul’un sadece geçmişine ait şeyler değil. Şehrin bugününü de tanımlayan, yaşayan gelenekler.

    Fotoğraf: Ekin Özbiçer