27
27
As It Stays
Bir şeyi gerçekten kaybetmeden tutmak mümkün mü, yoksa her şey ancak biçim değiştirerek mi kalır? Angela Hill’in pratiği bu sorunun peşinden gidiyor; fotoğraf, kitap ve arşiv arasında dolaşırken, kaybolacak olanı tutmanın farklı yollarını kuruyor.
Yazar Kumru Yaren Cengiz

Angela Hill’in kim olduğunu tek bir başlık altında toplamak zor. Bir moda editörünün asistanı olarak çalışırken 1990’larda fotoğraf çekmeye başlıyor; görüntü üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmak istemesi onu kameranın arkasına geçiren şey. Kitaplarla kurduğu ilişki ise çok daha erken başlıyor. Çocukluğundan beri süren biriktirme hali, zamanla kendi başına bir arşive dönüşüyor.
Bu kişisel arşivin bir noktada dolaşıma girmesiyle IDEA ortaya çıkıyor. Londra merkezli bu dijital kitap sitesi, kısa sürede yalnızca bir kitap satış platformu olmaktan çıkıp, moda, sinema ve görsel kültür alanında belirleyici bir referans noktasına dönüşüyor. Moda dünyasının beslendiği görsel hafızayı şekillendiren, neyin referans alındığını, neyin tekrar dolaşıma girdiğini etkileyen bir alandan bahsediyoruz. Angela’nın yıllar içinde biriktirdiği görüntüler, kitaplar yalnızca saklanan şeyler değil; bugün hala üretimi besleyen bir kaynak artık. Aynı zamanda Angela, 90’lardan itibaren şekillenen daha doğrudan, daha gündelik ve daha az müdahaleli görsel dilin içinde yer alan, bu dönüşümün parçası olan isimlerden biri olarak moda fotoğrafçılığı içinde de ayrı bir öneme sahip.
Ama Angela Hill’i önemli kılan şey yalnızca bunlar değil. Onun yaptığı her şey, tekrar eden bir refleksin etrafında şekilleniyor. Fotoğraf çekmek, kitap biriktirmek, kitap yayıncılığı; bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Hepsi aynı yere bağlanıyor. Gördüğünü tutmak, kaybolmadan önce saklamak, unutulmadan önce kaydetmek. Bu yüzden onun pratiğini yalnızca fotoğraf ya da yayıncılık üzerinden okumak eksik kalıyor.
Angela’nın fotoğrafçılığında bu patern saf bir şekilde gözüküyor. İlk bakışta sakin, sıradan ve müdahalesiz görünen bu görüntüler, aslında çok hassas bir zaman duygusu taşıyor. Gündelik olanın içindeki küçük geçiş anlarını, fark edilmeden akıp giden halleri yakalıyor. Bir anı büyütmeden, olduğu haliyle tutma isteği var. Sylvia ve Edith projelerinde yıllar boyunca aynı kişileri fotoğraflaması, bu sürekliliği ve zamanla kurduğu ilişkiyi daha görünür kılıyor. Özellikle de insanın kendisine en yabancı ama en saf ve karmaşık bir halde olduğu dönemini: Ergenliğini.
Onun farkı tam da burada ortaya çıkıyor. O, gündelik olanı estetikleştiren, romantize ya da fetişize eden biri değil. Orada değerli olanı kaybolmadan önce yakalayan biri. Bu yüzden yaptığı şeyler sonuçtan çok bir tür ısrarı andırıyor. Bir şeyi unutmamak, kaybetmemek üzerine kurulu bir ısrar. Angela Hill ile fotoğrafın kontrol ve tesadüf arasındaki dengesi, arşivleme dürtüsü ve gündelik olanın nasıl anlam kazandığı üzerine sizler için konuştuk.

Fotoğrafçılık yönünüz kadar basılı yayın arşiviniz de merak uyandırıcı. Kitaplarla ilişkiniz tam olarak ne zaman başladı?
Küçüklüğümden beri kitap alıyor, okuyor ve görseller için hep kitaplara dönüyorum. Çocukken çok sevdiğim kitapların bir kısmı hala duruyor. Mesela Ladybird Books serisi... Seriden özellikle Külkedisi’ni çok severdim çünkü içinde hikayenin farklı bölümlerine dair illüstrasyonlar vardı ve bunu çok etkileyici bulurdum.
IDEA’nın hikayesi biraz tesadüf gibi görünüyor. Bir fotoğrafçı nasıl dijital kitap platformu kurucusuna dönüşür?
Dürüst olmak gerekirse paraya ihtiyacım vardı. 90’larda çekim yapıyordum ama yalnızca editoryal işlerdi ve hiçbir zaman gerçekten sağlam bir işim olmadı; elimde olan bazı kitapları, yeniden temin edebileceğimi bildiklerimi satarak başladım ve fotoğrafı bıraktım. Zamanla kitap satışı ağır basmaya başladı ve kısa süre sonra bu sürece dahil olan eşimle birlikte IDEA’yı kurduk. Ardından yavaş yavaş kendi koşullarımda üretmek üzere fotoğrafa geri döndüm.
IDEA’nın raflarında moda kitaplarından çok film, mimari ya da grafik tasarım kitapları görüyoruz. Moda dünyasının ilhamı aslında moda dışından mı geliyor?
Kesinlikle! Moda tasarımcıları nadiren moda üzerine kitaplar satın alır. Çoğunlukla film, mimari, endüstriyel tasarım ve karşı-kültür üzerine kitaplar, moda tasarımının asıl ilham kaynaklarını oluşturur.
Özellikle 80’ler ve 90’lara ait görsel kültür IDEA’da çok güçlü. Bu dönemleri sizin için bu kadar çekici yapan şey nedir?
Sanırım 80’ler benim moda ve görsel kültür olarak hem benim hem de eşimin favori dönemi. Ayrıca ikimiz de brat pack edebiyatını seviyoruz. 90’lar ise fotoğraf çekmeye başladığım dönemdi; o sırada olan moda fotoğrafçılığındaki gelişmeleri de gerçekten seviyorum. Özellikle Wolfgang Tillmans, Juergen Teller ve Norbert Schoerner’ın o dönemki işleri çok etkileyici.
Sylvia ve Edith projelerinde aynı kişileri yıllar boyunca fotoğraflıyorsunuz. Bu süreçte zaman yalnızca geçen bir şey değil, fotoğrafların içinde anlam üreten bir göstergeye dönüşüyor. Böyle uzun soluklu projelerde sizce daha çok değişen şey özneniz mi yoksa sizin bakma biçiminiz mi?
Özne. Her iki durumda da özellikle Edith’te (çünkü o benim kızım), ergenliklerinin tüm seyrine tanıklık ettim. Her ikisinde de 11 yaşındaki o aynı saf ve kırılgan kişi, 18 yaşında da hala oradaydı; değişen şey daha çok dış kabukları, tepkileriydi. Benim bakışımın değiştiğini söyleyemem hatta Edith söz konusu olduğunda, bugün 23 yaşında olmasına rağmen ona hala küçük bir çocuk gibi davranmamak benim için çok zor.
X-Girl fotoğraflarını çekerken aslında sadece size cool görünen bir sahneyi kaydettiğinizi hatta o fotoğrafları çektiğinizi bile unuttuğunuzu söylüyorsunuz. Yıllar sonra onlara yeniden baktığınızda o anın değerini fark etmek, gençliğe ve o dönemin enerjisine bakışınızdaki değişim hakkında size ne düşündürdü?
Aslında ben de gençtim. En azından zihinsel olarak! O anın içine çok kolay kapılıyordum. Dolayısıyla o gün orada olduğumu unutmam şaşırtıcı değil; o, New York’ta bir arkadaşımla yaptığım son derece heyecan verici bir seyahatin sıradan bir yarım saatiydi sadece. Aynı seyahat sırasında uptown ve downtown’daki pek çok loft partisine, sanat sergisine, moda defilelerine ve showroom’lara gittik. Ayrıca Upper East Side’da oldukça görkemli, diplomatik çevrelere ait bir konakta verilen bir davette bulunduğumu ve büyük bir sanat tüccarına ait başka bir etkileyici loft’ta olduğumu da belli belirsiz hatırlıyorum.
Bir insanın gerçekten “kendisi” olduğu anı fotoğraflamak mümkün mü sizce yoksa fotoğrafın doğasında her zaman küçük bir kurgu mu var? Bir fotoğrafçı için görünmez olmak gerçekten mümkün mü?
Evet, bir modelin benim fotoğraf çektiğimi unutması kesinlikle mümkün hatta genellikle fotoğrafı tam da o anlarda çekerim. Ve evet, özne çevresindeki bir şeye kapıldığında ya da karşılaştığı biriyle konuşmaya daldığında, fotoğrafçı da -en azından birkaç saniyeliğine- görünmez hale gelebilir.
Fotoğraflarınız çoğu zaman çok sakin görünüyor ama aslında güçlü bir kontrol içeriyor. Kadraj, mesafe, bekleme. Bir görüntüde kontrol ile tesadüf arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Açıkçası bilmiyorum. “Akışa girdiğim” anlarda mantıklı düşünmem; herhangi bir strateji ya da planla hareket etmem.

Fotoğraflarınızda sık sık kendi çocukluğunuzun mekanlarına geri döndüğünüzü görüyoruz. Aynı yerleri farklı insanlar ve farklı zamanlarla tekrar ziyaret etmek sizin için neyi mümkün kılıyor?
Kendi çocukluğum ve gençliğimle bir bağ kurmamı sağlıyor. Babam da bir şekilde orada, benimle birlikte; bir zamanlar olduğu gibi. Onunla yaptığım çocukluk ve ergenlik yolculuklarında, aile tatillerinde kaygısızdım ve o zamanlara dair çok güçlü, güzel anılarım var. Bu da yaşça benden çok daha küçük, Rus bir modelle -hiçbir ortak kültürel referansımız olmasa da- paylaşılan o anı anlamlı kılıyordu. Önünde çekim yaptığımız Paris’teki lunaparktan gelen müzik bana Kanada’daki kuzenlerimi ve tatilleri hatırlatmıştı. Çok sevdiğim kuzenlerimden birine olanlar yüzünden bu aynı zamanda buruk bir andı. O anın ağırlığıyla gözlerim dolmuştu. O da bunu hissetmiş ve bana sarılmıştı. İşte o anda, o yerde ve o modelle çekim yapmanın doğru olduğunu anlamıştım. Bu, en son çekimimde yaşadığım bir andı.
IDEA’nın Winona, Keanu ya da Paris, Texas gibi referanslarla yaptığı merch projelerinde sinema ve pop kültür ikonları bir anda çantalarda, şapkalarda ya da tişörtlerde karşımıza çıkmaya başladı. 90’ların ünlü figürleri böylece birer yıldız olmaktan çıkıp gündelik hayatın parçası haline geldi. Siz bu dönüşümü nasıl görüyorsunuz?
Bunlar zaten pek çok insanın anılarının, ilham kaynaklarının ve yaşamlarının dokusunun bir parçası. Filmler, moda ve pop yıldızları biz büyürken hayatımıza giriyorlar, kimliğimizin bir parçası oluyorlar. Ve bizi bir şekilde etkiliyorlar. Fakat etrafım bunlarla çevrili olmasaydı ya da bunlara hiç erişimim olmasaydı bile yine de kendi kıyafetlerimi, kendi modamı kendim yaratırdım. İnsanı her zaman etkileyen, peşinden gitmek istediği bir şeyler vardır çünkü.