16
16
Beraber çok olduk biz bu yollarda
Yalınlığın içinde gücü bularak çarpıcı ve etkili olmak. Bunun da ötesinde 18 yıl boyunca giderek yükselen bir şöhreti, sahici, gerçek ve kendi gibi kalarak yönetip büyüyebilmek. Bize her şey Serenay Sarıkaya’yı hatırlatıyor. Fotoğraf Branislav Simoncik Moda Direktörü Ayça Elkap Röportaj Tuğçe Kayar Subay
Yazar Tuğçe Kayar Subay
Fotoğraf Branislav: Simoncik
Moda Direktörü: Ayça Elkap

Gri uzun kollu tişört, antrasit kısa kollu tişört, Remy jean MAVİ
Sivri burun topuklu ayakkabılar ACNE STUDIOS Küpeler GIVENCHY

Ruby denim ceket, The Music jean MAVİ Ayakkabılar CHANEL Küpeler GIVENCHY

Çiçekli elbise ve topuklu ayakkabılar CHLOE

Kahverengi siyah dikiş detaylı atlet, Zasha denim şort MAVİ Topuklu ayakkabılar BALENCIAGA Küpeler GIVENCHY

Tüylü ceket, etek, topuklu ayakkabılar CHANEL

Mavi poplin gömlek, lacivert triko, güderi yelek, pantolon
MIU MIU Şapka moda editörüne ait

Gri uzun kollu tişört, antrasit kısa kollu tişört, Remy jean MAVİ
Sivri burun topuklu ayakkabılar ACNE STUDIOS
Küpeler GIVENCHY

Mavi poplin gömlek, lacivert triko, güderi yelek, pantolon, topuklu ayakkabılar MIU MIU
Şapka moda editörüne ait

Denim gömlek, The Friend jean MAVİ
Sneaker DRIES VAN NOTEN
90’larda çocuk olmak, renkli televizyona geçiş yapılan dönemin ardından özel kanalların hayatımıza girmesiyle sihirli bir dünyanın kapılarının açılması demekti. O dönemde televizyon programlarının, müzik kliplerinin yanı sıra gördüğünüz, duyduğunuz her şey, reklamlarda çalan tüm jingle’lar, kullanılan tüm replikler ezbere bilinir, belleğin en güzel hatıralarının saklandığı yere yerleşirdi. 1997 Mavi’nin efsanevi “Çok oluyoruz” reklam sloganı bunlardan biriydi mesela. Televizyonda, milyonların karşısına çıktığında kolektif hafızanın milli gurur statüsüne yerleşen markanın imajı, o jenerasyonun gözünde hiçbir zaman sarsılmadı.
Yıllar geçti ve Mavi vizyoner adımlarla yoluna devam etti. Onunla büyüyen jenerasyonun değişen alışkanlıkları ve arkasından gelen yeni neslin yeni ihtiyaçlarıyla iletişim biçimini güncellemeyi sürdürdü. 2000’li yıllarda artık onun adına konuşan ünlüler vardı. Markalar, elçi tayin ederlerken değerlerini yansıtan, güncel ve zamana da meydan okuyacak o kişiyi belirlerken işin içine sayısız dinamik girer. Mavi bu yıl 35 yaşında ve Serenay Sarıkaya’nın markanın hikayesinde çok önemli bir yeri var.
Bunun sebebi halen “ünlü” dendiğinde herkesin aklına sadece Serenay Sarıkaya’nın gelmesi mi? Yoksa istikrar, doğallık, doğrusuyla yanlışıyla gerçekten gerçek olan biri mi gerekir? Eğer sadece ilk nedenle olsaydı sayısız isim sıralayabilirdiniz, hiç şüphe yok. O halde “ünlü” meselesinden daha başka, daha derinlikli bir yerlere bakmamız gerekiyor. Belki de Serenay Sarıkaya’nın kendisine. Rol aldığı ilk film Plajda’dan son dizisi Kimler Geldi Kimler Geçti’ye, yaptığı işlerde cesur; didik didik edilen özel hayatında özgür; deneyselliğe açık stiliyle merak edilen biri oldu hep. Ama gördüklerimiz sadece görmek istediklerimizdi ve onun yüzde yüzünü asla tam tamına ifade etmedi. Yine de kendine inanmanın, gücü kendinde bulmanın hikayesini yazdığını söyleyebiliriz 18 senede. Bizimle beraber büyüdü, olgunlaştı ve ne yaparsa yapsın kendi gibi olma konusunda hiç ödün vermediğini de.
Şöhret kavramını konuşmak için Serenay Sarıkaya’dan daha yerinde bir tercih olamazdı.
Numéro Istanbul için verdiğin ilk röportaj ve çekimler için teşekkür ederiz. Sayısız çekim tecrübesi yaşamış biri olarak bu seferki deneyim senin için nasıldı?
Çok merak ediyorum fotoğrafları! Birkaç fotoğraf gördüm tabii ama o kadar ilginç bir fotoğrafçıydı ki dört kamerayla eşzamanlı olarak çekim yaptı. Kendi kafasında yarattığı bir dünya ve akış vardı. O yüzden bir sürpriz bekliyorum çıkan karelerde. Hem Numéro’nun hem de fotoğrafçının stili açısından daha alternatif bir bakış açısı olduğu için ben de kendimi merak ediyorum açıkçası.
Bu arada biz bu röportajı yaptığımız gün Kimler Geldi Kimler Geçti’nin üçüncü sezon fragmanı yayınlandı ve dergi çıktığında dizi izleyicilerin karşısına çıkmış olacak. Yeni sezonun başlamasıyla ilgili seni en çok ne heyecanlandırıyor?
Birinci sezondan başlayarak bütün bölümler akarken insana bu kadar iyi hissettiren, gerçekle bu kadar yakından ilişkisi olan, bizim jenerasyonumuza dair gerçek hikayeleri, hisleri izleyecek olmak. O gerçeklik ve samimiyet dozunun en güzel şekilde altının açıldığı bu tür işler çok azaldı... Hep izlemeye alıştığımız gibi iyinin çok iyi, kötünün çok kötü olduğu, doğrunun tek olduğu şeyler yok Kimler Geldi Kimler Geçti’de. Herkes hata yapabiliyor; herkesin iyi ve kötü tarafları, yanıldığı yerler, dersler çıkardığı zamanlar var. Normal yaşam gibi gerçekçi bir şekilde ele alınan bir yapım olması bence en heyecan verici yanı. O yüzden iyi bir hissi var herkeste, bende de öyle.
Röportajdan önce dizinin çekimlerinin aslında bir buçuk sene önce tamamlandığını söylemiştin. Karakterle arana bir mesafe ya da uzaklık girmedi mi bu kadar süre geçtikten sonra?
Bu öyle bir iş ki, başka bir proje olsa olabilirdi ama fragmanı ilk izlediğimde ne kadar özlemişim dedim. Sanki o kişi ben değilim de başka bir gezegende, başka insanları, başka bir aileyi, başka bir arkadaş grubunu izliyor gibiydim. Öyle diziler vardır, Friends ya da Sex and the City gibi, sanki arkadaşlarını özlemiş gibi beklersin bir sonraki bölümü; heyecanla hikayelerine ortak olmak istersin... Bana da öyle bir his geldi. Çok özlediğim bir şeyi hatırlattığı için uzaklık ya da soğukluk hissetmedim açıkçası.
Diziyi izlerken tüm oyuncular arasında gerçekte de samimi bir arkadaşlık ilişkisi var gibi hissediliyordu.
Zaten Metin Akdülger ve Meriç Aral ile güzel bir dostluğumuz vardı. Onun dışında sette tanıştığım kamera arkası ve önünde yer alan tüm arkadaşlarımı çok sevdim. Herkesle enerjimiz çok tuttu ve o da yansıdı tabii. O enerji senaryoda ne yazılırsa yazılsın, sahnede hiçbir şey yazılmasa bile karakterlere dair, birbirimizin enerjisinden başka bir şey doğurabiliyoruz sahnede. O birbirimize güvenimizden kaynaklanıyor.
Dizide en dikkat çekici detaylardan biri de canlandırdığın Leyla karakterinin styling’iydi. Kendi tarzını ne kadar yansıtıyordu bu kıyafet seçimleri?
Yaptığım işlerin bir de böyle bir tarafı olması hem bizim için hem de izleyici için heyecan verici ve oyuncaklı oluyor. Leyla’nın stiliyle ilgili kendi tarzımdan farklı olarak ona has detaylar olmasını seviyorum. Ben onun kadar renkli giyinen biri değilim. Onun renkli dünyası, bir sürü başka ülkede okumuş, yaşamış biri olarak bütün bilgisini, kültürünü stiline entegre etmesi çok hoşuma gidiyor. Leyla İstanbul’da yaşıyor, evet, ama o bir dünyalı. Her yerde varolabilecek birisi; o da özgürce stiline yansıyor.
Senin bugün üzerinde neler var? Neye göre seçtin bunları?
Atina’dayım şu an annemle beraber. Hava şahane; sahil boyunca bir yürüyüş yapıp gün batarken bir yerde oturup bir şeyler yemeyi düşündük. Güneşi çok özledim, sıcağı hissetmeye ihtiyacım var ve ceket giymekten çok sıkıldım! O yüzden ceketsiz ama ufak bir serinlikte de sıcak hissettirecek tam bahar kombini yaptım. Eski bir Miu Miu uzun kollu tişört ve altında da bir etek var. Rahatlık benim için çok önemli. Eğer özel bir davet ya da toplantı gibi ekstra hazırlanmamı gerektirecek bir şey yoksa konforlu olmak benim için daha ön planda. Topuklu giyersem üstüm rahat olsun; üstüm çok iddialıysa ayaklarım rahat etsin isterim. Bir şekilde o dengeyi yakalamaya çalışıyorum.
Bu aralar üstünden çıkarmadığın bir parça, renk ya da aksesuar var mı? Bir tür “takıntı” diyebileceğin?
Jean! Ben gerçek bir jean kadınıyım. Bunu sadece 12 senedir Mavi’nin yüzü olduğum için söylemiyorum. İş birliğimizin bu kadar başarılı olmasının sebebi de bu. Jean’in olmadığı bir hayat düşünemiyorum.
Kaç tane jean’in var?
Benim sadece jean’lere ayrılmış üstlü altlı bir gardırobum var. Saymam mümkün değil!
Sana göre bir jean’i mükemmel yapan şey ne?
Kesimi, fit’i sezonla, dönemin trendleriyle çok değişkenlik gösteriyor. Yüzlerce birbirinden farklı kesimde ve tarzda jean’im var. Biraz önce söylediğim gibi biraz konfor seven bir insan olduğum için şu sıralar boyfriend jean gibi daha bel kemiğinde yani yüksek olmayan, salaş hatta paçalarda yığılan, üzerine daha dar bir top ile giyebileceğim modellere taktım. Üzerine bir atletle ya da beyaz tişörtle çıkabileceğim tarzda olanlar.
“Annesi ve babası tarafından çok sevilen, sevgiyle büyütülen, korunaklı, güvenli, sevgi dolu bir ortamda büyümüş bir kız çocuğuydum. Ama sokak çocuğuydum; çamur ve yara bere içinde eve dönerdim.”
Diyelim ki çok acelem var; görünümü yükseltmek için jean’i neyle kombinlersin?
Atlet ya da iyi bir beyaz tişört ve topuklu ayakkabı. Topuklu ayakkabıları çok seviyorum. Topuklu ayakkabı bence bir jean ile yapılan bir look’u anında değiştirebiliyor. Ama yine de fazla tasarlanmış, üzerine düşünülmüş kombinasyonlar yapmayı sevmiyorum. Yani sadece kaliteli bir beyaz tişört veya atlet, bence çok daha cool duruyor her zaman.
Mavi ile yaptığın iş birliğinde her zaman karşımıza çıkan güçlü bir stil dili var. Bu dil zaman içinde seninle birlikte nasıl evrildi?
Bu stil dilinin gücü bence kendisinden ve yalınlığından geliyor. Mavi’nin o felsefesini çok seviyorum. Jean bu iş birliğinin merkezinde evet ama en önemli şey senin kendini nasıl iyi hissettiğin, nasıl sevdiğin, kendini nasıl tamamladığın, bir araya geldiğinde nasıl güzel bir ikili oluyorsun... O yüzden Mavi’nin başrolünde her zaman güçlü duruşu olan bir kadın var. Ama basic parçalarla da o gücü elde edebilme fikri... Yani gücün, senin kendin olmandan kaynaklı olması bence ve bu da seninle birlikte evrilen bir şey. Dolayısıyla sen büyüdükçe o da büyüyor, gelişiyor ve değişiyor. Biz böyle olması için özel bir çaba sarf etmedik. 12 senedir bu markanın yüzü olarak ben de büyüdükçe, zevklerim değiştikçe beraber o gücü yeniden bulduk diyebilirim. Yalın olmanın, kendin olmanın, kendinle barışık olmanın, kendini sevmenin içinde güç bulmak. O da herkese, bana, sana ait bir şey. O yüzden bu kadar kuvvetli bir marka Mavi.
“Jean! Ben gerçek bir jean kadınıyım. Bunu sadece12 senedir Mavi’nin yüzü olduğum için söylemiyorum. İş birliğimizin bu kadar başarılı olmasının sebebi de bu. Jean’in olmadığı bir hayat düşünemiyorum.”
Sen giyinmeye nereden başlıyorsun? Parçadan mı, hissiyattan mı?
Çok değişiyor ruh halime göre. O gün nasıl hissetmek istediğim beni çok yönlendiriyor. “Bugün topuklu ayakkabı giyeceğim ve böyle çok iyi hissedeceğim” gibi bir fikirle çıktıysam yola, ilk ayakkabıyla başlıyorum ama “rahat olmak istiyorum” diyorsam sevdiğim bir tişörtten ya da bir jean’den başlıyorum. Bazen de o dönem sevdiğim, kullanmak istediğim, kombinimin içine adapte etmek istediğim mesela spesifik bir çanta gibi bir parça varsa oradan da yola çıkabiliyorum.
Aşık olduğunda kıyafetlerle ilişkin değişiyor mu? Seni daha iyi hissettiren seçimler oluyor mu?
Muhtemelen değişiyordur... İnsanın kişiliği, ruhu, duygusu, enerjisi değişiyor aşık olunca; o yüzden yansıyordur mutlaka. Fakat ben o tür zamanlarda çok abartmayı seven bir insan değilim. Yalınlığın içinde gücü bulmak bana hep daha çarpıcı ve etkili geliyor. O yüzden “şimdi de buraya giderken öyle bir şey yapayım ki bütün bu duygularımı ifade etsin” gibi bir yönelimim olmuyor. Kıyafetlerimi olabildiğince sade tutmaya çalışırdım, muhtemelen karakterim daha ortaya çıksın ve parlasın diye.
Biraz daha gerilere gitsek ve Ankara’da doğduğun Antalya’da büyüdüğün çocukluk anılarına dönsek o zamanlarını bize nasıl anlatırdın?
Çok mutlu bir çocuktum ben. Sokaklardan eve girmeyen, belki de sürekli dışarıda oyun oynayan son jenerasyondu benimki. Ankara şu anda çok sık gittiğim bir yer olmasa da çok sevdiğim bir yer. Annesi ve babası tarafından çok sevilen, sevgiyle büyütülen, korunaklı, güvenli, sevgi dolu bir ortamda büyümüş bir kız çocuğuydum. Ama sokak çocuğuydum; çamur ve yara bere içinde eve dönerdim. Luna Park’a, Altın Park’a çok gittiğimi, babamın müsait olduğu zamanlarda yaptığımız aktivitelerden buz patenini hatırlıyorum mesela. Kısacası geçmişe dair güzel kayıtlar var zihnimde.
Sanırım bu yüzden bugün Serenay Sarıkaya dendiğinde insanın aklında hep neşeli, cıvıl cıvıl, iyimser, iyiyi de kötüyü de kucaklayan biri canlanıyor. Çocukluğunun böyle bir ortamda geçmesi bunda etkili miydi sence yoksa böyle görünmek için ekstra efor mu sarf ediyorsun?
Böyle olmak bence efor sarf edilerek içselleştirebileceğin bir şey değil. İyi bakıyorsan iyi bakıyorsundur hayata; bakmıyorsan ne kadar öyle göstermeye çalışırsan çalış, için başka söylüyorsa o sana başka türlü zararlar verir. Gerçekten her şeyi iyi tarafıyla görmeyi seven bir insanım; aklıma kötü bir şey gelmez. Önce iyi görmeyi seçer, iyi görmeyi isterim, ki bu bana hep iyi de geldi. Beni iyileştirdi, parlattı. Acı bir tecrübe olarak değerlendirebileceğim şeyleri de dönüştürerek hayatıma soktu. O yüzden beni de dönüştürüp iyileştirdi. Benim formülüm, bana iyi gelen bu. Dolayısıyla yüzde yüzüyle bana ait hissettiğim bir ruh hali. Ben böyle olunca ışıl ışıl oluyorum, kendimi faydalı hissediyorum ve iyi bir insan olduğumu düşünüyorum. Yaptığım işi cıvıl cıvıl yapınca başarılı olabildiğimi hissediyorum ve en önemli şey bu benim için. Çevremi de bu şekilde aydınlatmak, herkese dokunmak, her şeyi kucaklamak istiyorum. En nihayetinde hepimiz başka başka işler yapıyoruz ve zorlu bir hayat mücadelesi veriyoruz. Zaman geçtikçe bunlar hatıra kalıyor ve sadece onlarla yola devam ediyorsun. O nedenle güzel anılar biriktirmeye çalışıyorum sadece.
Ünlü bir oyuncunun hayatı dışarıdan bakıldığında oldukça görkemli görünüyor ama Haluk Bilginer, geçenlerde, 20 yıl aradan sonra verdiği ilk röportajda bu mesleğin sanıldığı gibi gül bahçesi olmadığını söylemişti. Katılıyor musun bilmiyorum ama 15 yaşında başladığın kariyerine bugün geldiğin noktadan bakınca, gençlere en çok neyi anlatma ihtiyacı hissediyorsun?
Hiçbir iş kolay değil muhakkak ama bu işle ilgili bence başka türlü yanlış bilgiler ve yanılsamalar var. Gerçekten göründüğü gibi sadece şan, şöhret ve o parıltılı dünya değil oyunculuk. Eğer bu işe gönül veren birisiysen, gerçekten işini hakkıyla yapmak tek gayen ise, iyi bir oyuncu olmak, iyi projelerde yer almak ve o projelerle insanlara değmekse hikayelerle, zorlu bir yolculuk seni bekliyor. Hem bedenen hem zihnen çok hazırlıklı olmanı gerektiren, psikolojik olarak büyük çıkmazları olan, o dengeyi sürekli kendi kendine yaratman gereken, psikolojini korumak ve sağlıklı bir yerde kalmak için kendinle çok fazla çalışma yapmanı gerektiren bir iş. Ben işini çok seven, çok tutkulu bir insan olduğum için sadece bedenen değil, zihnen de oldukça yorulduğumu söyleyebilirim. Öyle ki yüzde yüzümden fazlasını vermekten iş bittiğinde gerçekten tükenmiş vaziyette olduğumu ve kendimi yeniden yenilemek, onarmak ve yeni bir şey yapmaya hazır olmak için zamana ihtiyacım olduğunu hissediyorum.
Oyunculuğu bu yönüyle diğer mesleklerden ayıran ne sence?
Belki müzisyenlik ya da sanatın başka dalları da böyle olabilir ama hiç bu kadar kendini masada bir malzeme olarak kullandığın; “buyurun bunlar benim tecrübelerim, yaşadıklarım, buyurun bu benim kalbim, bunlar da benim duygularım ve kullanılmasına izin veriyorum” diyecek kadar böylesine çıplak bir meslek başka var mı bilmiyorum. Yaptığın bu evet, bir hikaye okuyorsun ve karakter senden başka bir karakter... O kadar içselleştirip kendin gibi hissetmiyorsun elbette ama o sete girdiğinde kendi bilgilerinden, birikimlerinden, tecrübelerinden, ona en yakın hislerinden onunla ilişki kurabileceğin yerlerden bağlantı kuruyorsun bir şekilde. Dolayısıyla belki de daha önce kapattığın bir sürü kapıyı tekrar tekrar açarak, yeniden oralara dokunarak ve belki de sana acı veren şeyleri, hatırlamak istemediğin anları tekrar tekrar uyandırarak bir yol buluyorsun o karakteri anlatırken. Bu çok vahşi ve acımasız bence. Bunun için hayli güçlü, oldukça dirayetli olmak, dengeyi kendini korumayı öğrenmek ve gerçekten kendine iyi bakmak gerekiyor.
Şöhret kavramı senin için zamanla değişti mi?
Benim hiçbir zaman şöhretle ilgili zihnimde belirgin bir kavram olmadı çünkü ben başladığımda 15 yaşındaydım ve şimdi 18. yılımı geride bıraktım. Neredeyse bununla beraber büyüdüm. Dolayısıyla benim gözümde şöhret başkalarının dışarıda bakıp gördüğü gibi bir kavram değildi; bu paketin bir parçasıydı. Evet, çok gençken bununla mücadele etmem gerektiğini, savaşmam gerektiğini düşündüğüm için zorlandım. Ancak sonra her şeyi bırakıp hayatımın bir parçası, olduğum kişinin bir getirisi olarak kabul etmeye başladığımda ve ona atfettiğim önemi normalleştirdiğimde daha yaşanabilir oldu benim için. Bir de bu tabii her şeyden önce kendimi en öne kendimi koymayı öğrenmekle de başladı. Fakat bu bencillik olarak anlaşılmasın; benim sağlığım, psikolojim, ne hissettiğim, ne kadar hissettiğim, iyi olmam ve kendi doğrularım önemli hale geldi. Bunları başa koyabildiğin zaman ve şöhrete karşı savaşmadığın zaman bence daha kolay oluyor ilişki kurmak.
Şöhretle artık daha sağlıklı bir ilişki kurduğunu söyleyebiliriz o halde. Peki şöhretle gelen binlerce yorum, eleştiri, paparazziler gibi pek çok dinamikle dengeli bir ilişki kurman konusunda bir destek mekanizman var mı?
Destek mekanizması gerçekten çok önemli ve benim de şükürler olsun ki sağlam bir destek mekanizmam var. Ailem, arkadaşlarım, sevdiğim güvendiğim insanlar, erkek arkadaşım var o mekanizmanın içinde. Böyle bir mekanizmaya sahip olduğunda unutsan da sana hatırlatıyorlar bazı şeyleri. Fakat gerçekten seni iyi hissettirmek için değil; sana özünü hatırlatmak için. Bu da sağlıklı bir yerde kalmanı sağlıyor. Ben hep bu konuda çok şanslıydım çünkü hep annemin desteğini alarak bu günlere geldim. Küçük yaşlarda başladığım için kerteriz almayı istediğim; yolumu kaybettiğimde ve yeniden raya oturtmam gereken zamanlarda hep onun doğru söylemleriyle yolumu bulabildim. O doğru söylemler de biraz önce söylediğim gibi “iç sesini dinle, kendine güven, inan” idi. Kendi iç mekanizmamı ve yargı mekanizmamı kuvvetlendirmemi sağladı bu. Öyle ya da böyle bir şekilde başardık; anlatması kolay ama yaşarken öyle olmuyor tabii...
Müthiş zor olmalı. Hatta tükenmişlik hissi yaşamamak imkansız gibi duruyor.
Tükenmişlik yaşamıyor değilsin; yaşıyorsun ama onları kendi güvenli alanında halletmeyi, iyileşmeyi ve kendini oradan çıkarabilmenin yollarını öğreniyorsun.
Bir röportajında o tip zamanlarda yataktan hiç çıkmama gibi bir rutininden bahsediyordun, hala öyle mi yapıyorsun?
Evet benim öyle bir iyileşme yolum var ve bana hep çok iyi geldi. Ama depresif bir şekilde yatmak değil de bütün o zihnini meşgul eden, bir anda sana hücum eden bütün o düşüncelerin gelmesine izin vermek ve onların içinde yanlışıyla da, doğrusuyla da, kendine yaptığın haksızlıkla da, fazlalıkla da durabilmek. Sonra onun içinde bütün o sesler artık uzaklaştığında doğruyu duyabilmek. Yani iç sesini duyabilmenin bir yolu gibi benim için bu.
O ya da bu nedenle, hiç şöhrete ulaşmamış olmayı dilediğin bir an oldu mu?
Ben çok iyi bir oyuncu olmak istiyordum hep ve anneme de hep onu söylerdim. Daha hiçbir şey olmadan, hiçbir şey başlamadan önce de “Biliyorum, hissediyorum, bu olacak. Lütfen bana inan.” dediğimi hatırlıyorum. Ve bu hiçbir zaman şöhretle alakalı olmadı; iyi bir oyuncu olmakla ilgiliydi. Bu sektörde şöhretiyle değil de oyunculuğuyla kalıcı ve takdir gören birisi olmaktı isteğim. Dolayısıyla eğer o paketin içinde o geliyorsa şöhret; benim kabulümdü. Yani benim için en belirleyici unsur değildi. Oyunculukla beraber geldiğinde de “Tamam sorun yok, madem öyle o zaman ben de oyunu kurallarına göre oynamayı öğreneceğim” demeye başlayabildim.


Renkli ekose trençkot, püsküllü ekose etek ve botlar BURBERRY. Saç: İbrahim Zengin Makyaj: Yağız Yoldaş Prodüksiyon: Gözde Cengiz @artandist Prodüksiyon koordinatörü: Ayça Günay@ artandist Moda direktörü asistanı: Damlasu Tuğtekin Shopping editor: Fernando Damasceno Proje koordinatörü: Sena Yavuz Saç asistanı: Uğur Çamurcu Makyaj asistanı: Yeliz Acar Fotoğraf asistanları: Emir Kırıcı, Hamza Kazım Esen