21 May 2026

Daniel Roseberry

Daniel Roseberry, Schiaparelli’nin kreatif direktörü olarak haute couture haftasında dişi kuş figürleri ve hayal ürünü varlıklarla kurguladığı etkileyici bir defile sundu. Tasarımcı, markanın kurucusunun sürrealist mirasını ustaca yorumlamaya devam ediyor.

  • Yazar Delphine Roche 

  • Haute Couture koleksiyonunda Sistina Şapeli ziyaretinizden ilham aldınız ve ona The Agony and the Ecstasy (Acı ve Coşku) adını verdiniz. Bu, sizin için yaratımın gücüne bir övgü mü? Ve haute couture’ü, modada saf yaratıcılığın son sığınağı olarak mı görüyorsunuz?

    Kesinlikle. Moda, her şeyin giderek daha hızlı, daha güçlü olması gereken bir evren olan çevremizdeki dünyanın ritmini takip ediyor. Moda haftaları, defileler ve koleksiyonlar giderek daha büyük boyutlara ulaşırken, modayla daha özel bir bağ kuran, daha samimi ve kişisel bir ifade biçimine duyulan ihtiyaç da kendini gösteriyor. Altı yıl önce buraya geldiğimde, haute couture bana o dönemden tamamen kopuk geliyordu. Oysa şimdi bir tasarım bizi kişisel olarak ne kadar çok etkilerse, toplum üzerindeki etkisinin de o kadar büyük olabileceğine derinden inanıyorum. Son haute couture defilemin ve hatta Schiaparelli markasına dair vizyonumun altında yatan şey işte bu paradoks ve çelişki. The Agony and the Ecstasy başlığı da bunu ifade ediyor.

    Bu defilede modeller sanki bir ritüel ya da törenmişçesine çok yavaş ve son derece zarif bir şekilde podyumda yürüdüler... Ama couture defilelerinin izleyiciyle son buluştuğu yer Instagram oluyor. Ritüel ile gösteri unsurlarını nasıl bir arada var edebiliyorsunuz?

    İkisinin birbiriyle çeliştiğini düşünmüyorum. Dindar bir ailede büyüdüğüm için (Daniel Roseberry’nin babası Anglikan bir papazdı), pazar günleri yüzlerce, hatta binlerce insanla birlikte kiliseye giderdim. Buna rağmen son derece içsel bir deneyim yaşanırdı. Hatta ilahi olana dokunduğumuzu ya da ilahi olanın bize değdiğini hissettiğimiz bile olurdu. Ama aynı zamanda bu, birlikte şarkı söylemek, hissetmek ve tek bir anı paylaşmak için bir araya gelmiş çok sayıda insanla yaşanan kolektif bir deneyimdi. Bir defilenin başarısını belirleyen şeyin de gösteriş ile içselliğin bu birlikteliği olduğunu düşünüyorum.

    Yarı kadın, yarı hayvan olan hayali figürler hayal ettiniz. Kimeralar sanat tarihinin her döneminde, özellikle de sürrealistlerde yer almıştır. Bunlar sizin için ne ifade ediyor?

    Bunu hiç kimseyle konuşmadım ama çocukluğumdan beri kendimi kimera bir çocuğun suretinde çizerim. Yarı çocuk, yarı leopar; ya da yarı çocuk, yarı at. Kimera, sentor, hatta denizkızı... Bu figürler beni her zaman büyülemiştir. Zaten 1930’larda Elsa Schiaparelli’nin vitrinlerinde de alçıdan bir kimera vardı. Yarı kadın-yarı aslan yaratık bugün Schiaparelli’nin Place Vendôme’daki butiğinde yer alıyor. Kendi içimizde dokunulmamış, bilinmeyen bir bölge olarak kalan bir parçanın olması fikrini çok seviyorum. Bunun bastırıldığı bir ortamda büyüdüm. Ama bu parça hepimizin içinde var. Kimeranın, içimizde uyuyan ve özgür kalmak isteyen bu bastırılmış canavara referansta bulunduğunu düşünüyorum.

    Önceki koleksiyonlarınızda hayvan figürlerini zaten işlemiştiniz; peki bu kez neden akrep ve kuşu seçtiniz?

    Özgürlüğü simgeleyen hayvanlar arıyordum. Kuşlar gibi yer çekimi kanunlarına meydan okuyan yaratıklar. Bunun tam tersi olarak sürüngenler gibi toprakla iç içe olan varlıklar. Pullar ile tüyler, boynuzlar ile dişler, ayrıca gagalar ile renkler arasında bir bağlantı kurdum: Bir yılan pulunun yanardönerliği, bir kuş tüyünün yanardönerliğine karşılık veriyordu. İkisi arasında neredeyse ilahi bir simetri var ve bu, defilenin hikayesine tam olarak uyuyordu.

    Couture alanı, atölyeyle birlikte çalıştığınız yer, sizin için hazır giyimin daha kontrollü alanıyla karşıtlık oluşturan bir özgürlük alanını mı temsil ediyor?

    Bu iki dünyanın misyonu çok farklı. Zaten moda profesyonelleri, basın, eleştirmenler, müşteriler couture ile hazır giyime karşı farklı bir tutum benimsiyor. Couture haftası, insanı alçakgönüllü kılan bir his yaratır çünkü sizi dünyanın en kusursuz yaratımlarıyla karşı karşıya getirir. Hazır giyimde ise durum tersidir: Orada tam tersine uzman olan sizsiniz. Oyunun kuralları hiç aynı değil ve ticari uygulanabilirlik meselesi merkezi bir yer tutuyor. Bu yüzden hepimiz bu oyunu kurallarına göre oynuyoruz.

    “Son birkaç yıldır yaklaşımımı değiştirdim: Artık benim için mesele, mekanı hacimle nasıl dolduracağım değil; aksine ‘Bir tasarımla mekanın havasını nasıl değiştiririm?’ fikri.”

    Son on yılda sosyal medya bu iki dünyayı ne ölçüde yeniden tanımladı?

    Bir dönem insanlar Covid’in sektörü yeniden tanımlayacağını düşünüyordu ama sonuçta öyle gerçekleşmedi; bunu yapan sosyal medya oldu. Müzik alanında ise Drake sonrası bir dünyada yaşıyoruz: Drake geldi ve her şeyi değiştirdi. Aynı şekilde modada Alexander McQueen köklü bir değişim yaşattı ve ardından Phoebe Philo kendi döneminde bunu yaptı. Ama bir tasarımcı ne kadar etkili olursa olsun hiç kimsenin sosyal medyanın gücüyle kıyaslanabilecek bir etki yaratamayacağı kesin.

    Bir zamanlar sosyal medyanın, couture’ün geleneksel, zanaatkar ve seçkin dünyasına zıt olduğu söylenirdi. Siz ise bu uçurumu kapatan ilk couturier oldunuz: Kylie Jenner, Doja Cat gibi isimlerle birçok Instagram anı yarattınız... Ve buna rağmen haute couture koleksiyonlarınız son derece rafine. 

    Doja Cat’in göz alıcı kırmızı bir kıyafetle defileye katılmasıyla, ardından Kylie Jenner’ın taşıdığı aslan başıyla, sosyal medyada tetiklenen medya etkisi neredeyse koleksiyonun kendisini gölgede bırakıyordu. Bu yüzden stratejimi değiştirmeye karar verdim. Son viral anımız, bir modelin taşıdığı robot bebekti (2024 İlkbahar/Yaz defilesinde). Bundan sonra “tıklama tuzaklarını” bıraktık. Bugün benim için mesele daha çok bir hikaye anlatmak, ki bana göre bu çok daha sahici ve evrensel.

    2026 İlkbahar/Yaz koleksiyonu, kuş tüyü gibi görünen ama aslında ipekten yapılmış parçalar gibi göz aldatıcı efektlerle dolu... Moda, tam da bu noktada sanata yaklaşıyor diyebilir miyiz? Ve Schiaparelli’nin günümüzdeki gerçek misyonu bu mu?

    Amacım markanın kurucusunun başlattığı şeyi sürdürmek yani moda ile sanat arasındaki sınırı silmek. Bu benim görevim. Ve bu aslında markanın da misyonu çünkü Elsa Schiaparelli “Bir elbise sadece bir elbise değildir” diyen ilk kişiydi. O zamandan beri bu yaklaşımı sürdürenler -Martin Margiela, Rei Kawakubo gibi tasarımcılar- hepsi onun izinden gittiler. Asıl mesele kesinlikle “Bu elbiseyi giyen kadın oturabilir mi?” değildir. Geçmişte her şeyi bu soruya indirgeyen basının hayal gücü eksikliği karşısında şok olmuştum ama neyse ki bu durum değişmeye başlıyor. Andy Warhol, eleştirmenlerin bir tasarımın kalitesini tartışmamaları gerektiğini söylerdi. Onların işi daha çok bize bunun ne anlama geldiğini açıklamaktır. Bu da elbette onu bağlamına oturtmayı gerektirir. Öyleyse bir Schiaparelli defilesini, öncelikle markanın tarihinin bağlamına, ikinci olarak da büyük kurumların dünyasına yerleştirmeden nasıl eleştirebiliriz?

    Volümlü tasarımlar uzmanlık alanınızın bir parçası ve bu defilede özellikle muhteşem görünüyorlardı. Atölye ekibiyle birlikte bu tasarımlar üzerinde çalışmak size zevk verdi mi?

    Açıkçası bu defilenin tüm hazırlık süreci bana büyük bir keyif verdi. Son birkaç yıldır yaklaşımımı değiştirdim: Artık benim için mesele, mekanı hacimle nasıl dolduracağım değil; aksine “Bir tasarımla mekanın havasını nasıl değiştiririm?” fikri. Yalın, dar bir silüetle muhteşem bir hacme sahip bir elbisede olduğu kadar büyük bir etki nasıl yaratılır? Bir haute couture defilesi, Met Gala’nın kırmızı halısına benzemek zorunda değil. Bu nedenle defilenin son görünümleri, balo elbiselerinden muhtemelen daha dikkat çekici olan siyah sigaret pantolonlar. Gözlerinizi onlardan ayırmanız imkansız.

    Her sezon, atölyede yeni teknikler keşfediyorsunuz. Bu sefer en ilginç ve zor olanları hangileriydi?

    Doğayı taklit eden parçalar yapmak son derece karmaşıktır. Yaratılışın güzelliğini taklit etmeye çalışmak bize her zaman alçakgönüllülük dersi veriyor. Ama elimizden gelenin en iyisini yaptık. Bu sezon, tülde sfumato tekniğiyle, kabartma dantel ile ve tüyleri taklit eden ipekle çalışmayı çok sevdim.

    Birçok kişi silüetlerinizde, herkesin görünüşünü tamamen değiştirebildiği ve hepimizin şu anda henüz bilinmeyen bir şeye dönüştüğümüz post-insan çağımızın yansımasını gördü.

    Bu dönemin sonuna geldiğimizi hissediyorum... İki yıl önce çekilmiş kendi fotoğrafımıza baktığımızda kendimizi tanıyamıyorsak bu olumlu bir şey midir? Bence kendin olmak harika bir şey. Elbette deneme arzusunu anlıyorum. Herkesin kendini yeniden yaratmayı seçebilmesini seviyorum ama bunu önceden var olan bir güzellik idealine uymak için yapmak pek de ilginç değil. Yakında açılacak olan Met sergisi, vücut modifikasyonları konusunu ele alıyor... Bana göre önce kendini tanımayı öğrenmeli ve olduğun kişi olmaktan mutlu olmalısın. Bununla birlikte tüm bu değişiklikler mutluluk getirebiliyorsa ne ala.

    Londra’daki Victoria&Albert Müzesi’nde bir başka muhteşem sergi kapılarını açacak. Sergide kendi tasarımlarınız Elsa Schiaparelli imzalı parçaların yanında sergilenecek. Bu düşünce size ne hissettiriyor?

    Güncel tasarımlarımın Elsa Schiaparelli’nin tasarımlarının yanında, üstelik bir müzede sergilenmesini görmek benim için büyük bir onur. Bu bana tamamen gerçek dışı geliyor. Oraya gitmeden önce tam olarak ne hissedeceğimi bilmek zor. Ama en çok umduğum şey, ziyaretçilerin sergiden ayrılırken Elsa Schiaparelli’nin moda tarihine yaptığı katkının

    önemini kavramış olmaları. Onların döneminde, o ve Coco Chanel modayı gerçekten sorguladılar; sınırlarını daha önce kimsenin yapmadığı kadar genişlettiler. Chanel, marka oluşturmanın tüm dilini, kendine özgü bir ikonografi ve logo fikrini yarattı... gerçek bir devrim başlattı. Ve umarım V&A sergisini gördükten sonra izleyiciler Elsa Schiaparelli’nin sanat ve moda arasındaki yakınlaşmanın öncüsü olduğunu fark ederler.

    Bazı tasarımcılar müzede kıyafet sergilemenin modayı dondurmak, mumyalamak anlamına geldiğini düşünüyor. Oysa örneğin Yves Saint Laurent veya Alexander McQueen’e adanmış sergiler, kendilerinden sonraki nesillere ilham kaynağı olabildi. Modanın müzede sergilenmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Bana göre bu tür bir sorgulama tamamen geçmişte kaldı. Centre Pompidou, Yves Saint Laurent’ın tasarımlarını kalıcı koleksiyonundaki sanat eserleriyle yan yana sergilediğinde, özellikle de ünlü Mondrian elbisesini Piet Mondrian’ın tablolarının yanında sergilediğinde, müze ziyaretçi sayısının yüzde 40 arttığını duydum. Modada evrensel bir şey var ve bu zamansız bir ifade biçimi. Bence bugün dar görüşlü fikirlerin devri kesin olarak sona erdi. Kendi adıma, Met’teki Alexander McQueen sergisini görmeye gittiğimde, bu beni sonsuza dek değiştirdi. İzleyici üzerinde böyle bir etki yaratmak her tasarımcının arzusudur.