19 May 2026

Gücün Kalıbı Yok

Gökay Gündoğdu’nun tasarımında kıyafet askıda bitmiyor, bedenle karşılaştığında başlıyor. TAGG’de kurduğu dilde parçalar sabit bir duruşu temsil etmek yerine, onu giyen kişiye göre yeniden yazılıyor.

  • Yazar Kumru Yaren Cengiz 

  • Fotoğraf: Beyza Yıldırım

    Fotoğraf Asistanı: Furkan Kumaş 

    Prodüksiyon: Sena Yavuz

    Markadan gelen imaj görselleri kredileri; Fotoğrafçı: Baturalp Yılmaz Moda editörü: Erkan Altunay Moda editörü asistanı: Selman Savat Saç: Kenan Şen Makyaj: Berke Şeren 

    Gökay Gündoğdu’nun tasarımlarında ilk bakışta görülen şey güç. Fakat bu güç, alıştığımız anlamda bir temsil değil; daha çok o temsili bozan bir müdahale. 

    Kendi markası TAGG ile İstanbul merkezli bir dil kuran Gündoğdu, kadın bedeni, güç algısı ve kimlik üzerine çalışan bir tasarım pratiği geliştiriyor. Bu yaklaşım yalnızca koleksiyonlarında değil, üretim modelinde de karşılık buluyor. Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu’nun 70. oturumu kapsamında New York’ta yaptığı konuşmada, kadınların karar mekanizmalarındaki rolünü ve üretim süreçlerindeki yerini vurguluyor; kadın emeğini merkeze alan bir modelden söz ediyor.

    TAGG’in silüetinde omuz hattı, bel kırılımı ve oranlar belirgin. Ama bu netlik, sabit bir form kurmak için değil, o formu esnetmek için kullanılıyor. Maskülen olarak kodlanan ceketler deforme ediliyor, akışkan ve sert materyaller bir araya geliyor. Kadın bedeni bazen daha görünür, bazen daha geri planda. Tasarım tek bir duruşu tekrar etmiyor; duruşun kendisini tartışmaya açıyor.

    Gökay Gündoğdu’nun tasarımında asıl etki askıda değil. Parça giyildiğinde, hareket ettiğinde ortaya çıkıyor. Bu yüzden yaptığı iş ilk bakışta değil, deneyimle netleşiyor.

    TAGG’i anlatırken sürekli “duruş”, “güç” ve feminen-maskülen denge etrafında dönen bir dil kuruyorsunuz. Bu üç kavram zamanla markanın kimliğini netleştiriyor ama aynı zamanda bir çerçeve de oluşturuyor. Sizce TAGG bugün hala bu çerçevenin içinde mi derinleşiyor, yoksa o dili kırıp başka bir yere gitme ihtiyacı hissediyor musunuz?

    “Özellikle tasarım yapan insanlar için dünyaya tamamen kayıtsız kalıp yalnızca ticari reflekslerle üretmek mümkün değil diye düşünüyorum.”

    Duruş, güç ve o denge elbette benim için hala çok önemli kavramlar. Ama bunu hiçbir zaman sınır çizen bir çerçeve olarak görmedim. Tam aksine benim için kıyafet; kadının kendi gücünü hatırladığı, kendini kısıtlanmış değil özgür hissettiği ve ondan beklenendense kendi dilini ortaya koyabildiği bir ifade alanı. TAGG’de yaratmak istediğim şey insanları belli bir kimliğin içine yerleştirmek değil, onlara kendi kimliklerini daha net ifade edebilecekleri bir alan sunmak. Bu yüzden formlar, kalıp oyunları, kumaş seçimleri ve işçilik benim için yalnızca estetik kararlardan ziyade hepsi bu hissi destekleyen araçlar. Tasarımın görevi sınırlamak değil, yeni bir alan açmak.

    “İyi tasarım ilham verir.” diyorsunuz ama bugün moda dünyasında ilham ile tekrar arasındaki çizgi çok ince. Siz o çizgiyi nasıl ayırt ediyorsunuz?

    İyi tasarım elbette ilham verir. Moda dünyasında ilham ile tekrar arasındaki çizginin ince olduğu da doğru. Ancak tekrar her zaman olumsuz bir şey değildir; bazen bir tasarım dilini güçlendiren, onu hafızada kalıcı kılan ve marka kimliğini netleştiren bir araç haline gelir. Özellikle güçlü ev kodları olan markalarda bu devamlılık çok kıymetlidir. Öte yandan moda, dünyada yaşananlardan en hızlı etkilenen alanlardan biri. Toplumsal değişimler, ekonomik kırılmalar, kültürel hareketler, insanların ruh hali, yaşam biçimleri... Tüm bunlar çok kısa sürede tasarıma yansır. Bu yüzden modayı oldukça duyarlı ve empatik bir alan olarak görüyorum. Dünyada ne yaşanıyorsa, bir şekilde silüetlerde, renklerde, kumaşlarda ya da tavırlarda karşılığını buluyor. Belki de bu yüzden sürekli trendlerden söz ediyoruz çünkü trend dediğimiz şey çoğu zaman yalnızca estetik değil; bir dönemin psikolojisidir. Bazen yenilik arayışı öne çıkar, bazen güven hissi, bazen sadelik, bazen tekrar. Ben kendi adıma bu değişimlerden elbette etkileniyorum. Her tasarımcı etkilenir fakat önemli olan bunu kendi diliniz içinde yorumlayabilmek. Günün ruhuna kulak verip kendi kimliğinizden uzaklaşmadan cevap verebilmek. Özellikle tasarım yapan insanlar için dünyaya tamamen kayıtsız

    kalıp yalnızca ticari reflekslerle üretmek mümkün değil diye düşünüyorum.

    İşlerinize bakarken hep bir kontrol hissi var; her şey çok net, çok düşünülmüş. Bu kontrol sizin için vazgeçilmez mi, bazen o kontrolü kırmak istediğiniz oluyor mu?

    Tasarımlarımda hissedilen o kontrol duygusu gerçek. Her şeyin net, dengeli ve düşünülmüş görünmesi tesadüf değil. Bunun hem karakterimle hem de çalışma biçimimle doğrudan ilgisi var. İnsan olarak da oldukça net biriyim; ne istediğini bilen, detaylara dikkat eden ve kolayca tatmin olmayan biri. Bu da doğal olarak tasarıma yansıyor. Aynı zamanda güçlü bir mükemmeliyetçilik tarafım var. Bunu bazen yorucu bir özellik olarak da görüyorum ama kalite, yüksek işçilik ve gerçekten kusursuza yaklaşan bir sonuç arıyorsanız belli bir disiplin kaçınılmaz hale geliyor. Özellikle moda gibi milimetrik kararların bütün etkiyi değiştirdiği bir alanda, detaylara hassasiyet çok belirleyici. Benim için kontrol, katılık anlamına gelmiyor. Daha çok parçanın giyen kişiye tam olarak hizmet etmesi, formun doğru oturması, kumaşın doğru davranması ve fikrin eksiksiz aktarılmasıyla ilgili. Bu yüzden o düşünülmüşlük hissinden vazgeçmeyi değil, onu her sezon daha rafine hale getirmeyi önemsiyorum.

    TAGG 2026 İlkbahar/Yaz koleksiyonu

    Someone Else koleksiyonunuzda kadınların iş hayatında kendilerinden uzaklaşma halini ele alıyorsunuz. Sizce kıyafet bu mesafeyi azaltan bir şey mi ya da bazen o mesafeyi daha görünür kılan bir araç mı?

    Bu koleksiyonu tasarlarken aklımdaki temel soru şuydu: Kadınlar iş hayatında gerçekten kendi stilleriyle mi var oluyor yoksa hala belli normların içinde kabul görmek için kendilerinden uzaklaşmak zorunda mı kalıyorlar? Koleksiyonun çıkış noktası da tam olarak bu sorgulamaydı. Güç algısını klasik biçimde yeniden üretmek istemedim. Bu yüzden büyük erkek ceketlerini deforme ederek onları bedene daha farklı oturan formlarla yeniden yorumladım. Bizim yıllardır “maskülen” ya da “feminen” diye ayırdığımız kodların birbirinin içine geçebileceğini göstermek istedim çünkü gerçek hayatta kimlikler de tavırlar da bu kadar keskin ayrılmıyor. Bu nedenle koleksiyonda bazen akışkan, bazen sert dokular bir araya geldi. Deri, gabardin, yün, ipek ya da viskon jarse gibi birbirinden farklı materyaller, zıtlıklar üzerinden yeni bir uyum kurdu. Bazı parçalarda kadın bedeninin hatları daha görünür hale gelirken bazı tasarımlarda ise tam tersine beklenen silüetin dışına çıkıldı. Kıyafet kimi zaman bu mesafeyi azaltabilir, kimi zaman da daha görünür kılabilir. Sonuçta bu, parçayı giyen kişinin ne hissetmek istediğiyle ilgili. Bazen uyum sağlamak, bazen kendini daha net ifade etmek, bazen de sadece kendine yaklaşmak için seçilen bir dil olabilir. Bu koleksiyonla anlatmak istediğim tam olarak buydu.

    TAGG’in silüet dilinde omuz hattı, bel kırılımı ve genel oranlar oldukça belirleyici. Maskülen ceketleri kadın formuna adapte ederken bu konstrüksiyonu nasıl kuruyorsunuz? Ayrıca koleksiyonlarınızda form kadar kumaş da güçlü bir rol oynuyor.

    Omuz hattı, bel kırılımı ve genel oranlar benim tasarım dilimde her zaman önemli unsurlar oldu. Özellikle cekette, bir silüetin taşıdığı tavır çoğu zaman bu detaylarda belirleniyor. Ancak kadın formuna adapte ettiğim maskülen ceketlerde tek bir yöntemle çalışmıyorum. Çoğunlukla konstrüksiyonu kalıp üzerinde çözüyorum çünkü yapı benim için çok belirleyici. Fakat drape tekniğini de sıkça kullanıyorum. Bazen drapede bulduğum hareketi kalıba aktarıyorum, bazen de kumaşla doğrudan manken üzerinde çalışarak formu geliştiriyorum. Bu tamamen yaratmak istediğim etkiyle ve kullandığım materyalle ilgili.

    Kalıp benim için güçlü bir araç ama hiçbir zaman mekanik bir sistem değil, yaşayan bir yapı. Bel hattını bazen tamamen yok edebiliyorum, bazen de güçlü bir omuzla birlikte belirginleştiriyorum. Kimi zaman omuz daha geniş oluyor, kimi zaman tüm vurgu daha sade bir hatta kayıyor. Yani her parçada aynı formülü tekrar etmiyorum. Ben tasarımda parçaları tek tek değil, bütünü görerek çalışmayı seviyorum. Form benim için çok belirleyici, kumaş da aynı ölçüde öyle. Çoğu zaman önce silüet ve kalıp üzerinden düşünüp sonra doğru materyali seçiyorum. Ama bazen karşıma çıkan bir kumaş kendi formunu dayatır; o zaman süreç tersine döner ve kumaştan tasarıma giderim. Açıkçası ikisi arasında sabit bir hiyerarşi yok. Hangisinin öne geçeceğine, anlatmak istediğim şey karar veriyor.

    Kalite ve işçilik vurgunuz çok güçlü. Ama bugün bu zaten sektörün minimum beklentisi. Sizi gerçekten ayıran şey nedir?

    Kalite ve işçilik elbette sektörün temel beklentileri arasında sayılıyor. Ancak pratikte bunun her zaman aynı hassasiyetle karşılandığını söylemek kolay değil. Bu yüzden kullandığım materyalin, işçiliğin ve üretim standardının güçlü olmasına özellikle önem veriyorum. Ama beni asıl ilgilendiren şey, askıda kendini bağırarak satan tasarımlar değil. İnsanın günlük hayatında, farklı anlarında yaşayacak parçalar tasarlıyorum. Kıyafetin gerçek etkisinin askıda değil, beden üzerinde ortaya çıktığını düşünüyorum. Bir tasarım hareket ettiğinde, yürüdüğünde, oturduğunda, yaşandığında kendini gösterir. Kalıp oyunları, işçiliğin bedendeki duruşa katkısı, materyalin tende yarattığı his ve tüm bu unsurların birleşerek oluşturduğu bütünlük çok belirleyici. Bazen son derece sade görünen bir parça, giyildiği anda bambaşka bir etki yaratabiliyor.