20
20
Junya Watanabe : Giysilerin Kaderi
Yazar Hakan Bahar
Bir giysinin de bir kaderi vardır. Bir ceketin ceket, bir pantolonun pantolon, bir şapkanın ise yalnızca şapka olarak kalacağı varsayılır. Çünkü giysiler yalnızca bedenimizi örten nesneler değildir; ait oldukları dönemin, sınıfın, kültürün ve yaşam biçiminin hafızasını da taşırlar. Takım elbise ciddiyeti, eşofman rahatlığı, beyzbol şapkası ise sokak kültürünü çağırır. Her parçanın yıllar içinde oluşmuş bir dili, bir geçmişi ve ait olduğu bir dünya vardır.
Moda tarihi büyük ölçüde bu diller üzerine kuruludur. Giysiler tanımlanır, sınıflandırılır ve birbirlerinden ayrılır. Terzilik başka bir yerde durur, spor giyim başka bir yerde. Lüks ile gündelik, yüksek kültür ile popüler kültür uzun yıllar boyunca görünmez sınırlarla birbirinden uzak tutulmuştur. Oysa bazen bir tasarımcı, bir giysinin ne olduğunu değil, ne olabileceğini merak eder. İşte o anda ceket sökülür, omuzlardan kayar ve bambaşka bir forma dönüşür. Jean artık yalnızca bir pantolon değildir; yeni bir siluetin başlangıcı olur. Beyzbol şapkası zincirler, broşlar ve taşlarla neredeyse bir mücevhere dönüşür. Bir eşofman takımı terzilik kumaşından dikilirken, klasik bir ceket spor giyimin üzerine yerleşen heykelsi bir nesneye dönüşebilir.
Paris’te defilenin düzenlendiği salona girdiğimde, bu düşüncenin beni beklediğini henüz bilmiyordum. İlk dikkatimi çeken şey koleksiyon değil, mekanın kendisiydi. Yüksek kemerler, tavandan sarkan kristal avizeler, altın varaklı süslemeler ve geçmiş yüzyılların ağırlığını taşıyan duvarlar… Her ayrıntı klasik Avrupa zarafetini temsil ediyordu. Böyle bir atmosferde insan ister istemez kusursuz kesimli takım elbiseler, ölçülü renkler ve geleneksel terzilik bekliyor. Fakat ışıklar söndüğünde salona giren ilk siluet, bu beklentiyi tek bir adımda dağıttı. Başında Kappa logolu bir beyzbol şapkası, omuzlarından zincirler sarkan yeniden kurulmuş bir ceket, geniş paçalı pantolon ve spor giyimin kodlarını taşıyan ayrıntılar… Daha ilk görünümde anlaşılıyordu ki Junya Watanabe giysiler tasarlamıyor; onların kaderini yeniden yazıyordu.
Bling Bling Bling adını taşıyan koleksiyon, ilk bakışta gösterişi çağrıştırıyor. Oysa defile ilerledikçe “bling”in burada mücevherden çok bir düşünme biçimi olduğu anlaşılıyor. Afrika kökenli Amerikalı kültüründe doğan, hip-hop ile bütün dünyaya yayılan bu estetik; Watanabe’nin elinde yalnızca süsleme olmaktan çıkıyor, birbirine ait olmadığı düşünülen kültürleri aynı beden üzerinde buluşturan bir dile dönüşüyor.
Kappa, Needles, Levi’s, New Balance, Tricker’s, Luigi Borrelli… Bunlar yalnızca iş birliği yapılan markalar değildi. Her biri erkek giyiminin farklı bir hafızasını temsil ediyordu. Napoli terziliği ile spor giyim, Amerikan denim kültürü ile Japon tasarım anlayışı, iş kıyafetleri ile couture aynı siluetin içinde buluşuyordu. Belki de bu yüzden koleksiyonda en çok şapkalara baktım. Normalde bir spor takımına ya da bir şehre ait olmayı simgeleyen beyzbol şapkaları, burada zincirlerle, broşlarla, küçük taçlarla, madeni paralarla ve sahte banknotlarla kaplanmıştı. Bazılarının siperliğini dev metal halkalar deliyor, bazılarının üzerine iri harflerle JW MAN yazısı yerleşiyordu. Şapkalar artık bir aksesuar değil, koleksiyonun manifestosuydu.
Aynı tavır terzilikte de hissediliyordu. Savile Row’un kusursuz ceketi sökülüyor, omuzlardan aşağı sarkan heykelsi bir yapıya dönüşüyordu. Bouclé kumaşlardan eşofman takımları dikiliyor, Levi’s 501’ler alışılmış biçimlerinden çıkarılıyor, spor ayakkabılar omuz hattını tanımlayan nesnelere dönüşüyordu. Bir giysinin yalnızca işlevi değil, kimliği de değişiyordu. Her cep, her düğme, her kumaş, her logo yeni bir anlam taşıyordu. Watanabe bu anlamları silmiyor, üst üste bindiriyordu. Kappa ile Napoli terziliği, hip-hop ile Savile Row, MLB şapkalarıyla inci kolyeler aynı siluetin içinde birlikte var olabiliyordu. Ortaya çıkan şey bir kolajdan çok, erkek giyiminin sözlüğünü yeniden yazma girişimiydi.
Streetwear mı, tailoring mi? Watanabe bu soruya cevap vermiyor; sorunun kendisini geçersiz kılıyordu. Bir giysiyi ait olduğu kategoriden çıkarıyor, başka bir bağlamın içine yerleştiriyordu. Onu yeniden tanımlamıyor, yeniden hayal ediyordu. Defile sona erdiğinde salondaki alkışların nedeni yalnızca başarılı tasarımlar değildi. Kırk yılı aşkın süredir kendi estetik evrenini kuran bir tasarımcının, hala giysilere yeni sorular sorabildiğini görmekti.
Salondan ayrılırken aklımda taşlarla kaplı şapkalar ya da zincirlerle çevrili ceketler kalmadı. Daha sessiz ama daha kalıcı bir düşünce kaldı. Belki de giysilerin gerçek kaderi, üzerimize giyildikleri anda değil; alıştığımız anlamlarından kurtulup başka ihtimallere dönüşebildikleri anda yazılır.