05
05
Türk Ayakkabı Tasarımında Yeni Nesil: Yaratıcılık, Zanaat ve Gelecek
İDMİB 5. Ayakkabı Tasarım Yarışması, genç tasarımcıların özgün fikirlerini sektörün üretim gücüyle buluşturdu. Jüri Başkanı Emel Güven Bardız ve Kreatif Direktör Gamze Saraçoğlu ile yeni nesil tasarım anlayışını, özgün bir yaratıcı dil oluşturmanın önemini ve Türk ayakkabı tasarımının geleceğini konuştuk.
Yazar Numéro
EMEL GÜVEN BARDIZ
İDMİB 5. AYAKKABI TASARIM YARIŞMASI JURİ BAŞKANI

İDMİB Ayakkabı Tasarım Yarışması’nın jüri başkanı olarak genç tasarımcıların çalışmalarını değerlendiriyorsunuz. Bir tasarımla ilk karşılaştığınızda dikkatinizi çeken ve sizi etkileyen temel unsurlar neler oluyor?
Bir tasarımla ilk karşılaştığımda öncelikle bana yeni bir şey söyleyip söylemediğine bakıyorum. Tasarımcının kendi bakış açısını, kendi hikâyesini ve dünyayı yorumlama biçimini o üründe hissedebiliyor muyum, bu benim için çok önemli. Çünkü bugün hepimiz çok fazla görsele maruz kalıyoruz, dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan bir trendi neredeyse aynı anda görebiliyoruz. Böyle bir ortamda özgün bir tasarım dili oluşturabilmek daha da kıymetli hale geliyor.
Elbette estetik, oran, malzeme kullanımı, renk, detayların birbiriyle ilişkisi ve tasarımın bütünlüğü de değerlendirmemizin önemli bir parçası. Ancak bütün bunların ötesinde tasarımın bir karakteri olması gerektiğine inanıyorum. İlk bakışta sizde bir merak uyandırması, sizi biraz daha yakından bakmaya davet etmesi önemli. Bazen teknik açıdan çok kusursuz olmayan bir çalışma bile güçlü ve özgün bir fikir taşıyorsa sizi etkileyebiliyor.
Genç tasarımcılarda özellikle cesareti ve merakı görmek istiyorum. Yarışmaların en güzel taraflarından biri de aslında bu. Henüz ticari dünyanın kalıplarıyla tamamen çevrelenmemiş gençler çok daha özgür düşünebiliyorlar. Bizim de jüri olarak bu özgür düşünceyi desteklememiz, ama aynı zamanda onu geliştirerek güçlü bir tasarıma nasıl dönüştürebilecekleri konusunda yol göstermemiz gerektiğini düşünüyorum.
Türk ayakkabı sektörünün üretim alanındaki birikimini tasarım ve marka kimliği açısından değerlendirdiğinizde, bugün hangi noktada olduğumuzu düşünüyorsunuz?
Türkiye ayakkabı üretiminde gerçekten çok güçlü bir bilgi birikimine sahip. Bunun arkasında yalnızca bugünün teknolojik üretim altyapısı değil, yıllara dayanan çok önemli bir zanaat kültürü de var. Malzemeyi tanıyoruz, deriyi biliyoruz, üretimin farklı aşamalarında ciddi bir tecrübeye sahibiz ve farklı taleplere hızlı cevap verebilecek esnek bir üretim yapımız bulunuyor. Bunlar uluslararası rekabette çok önemli avantajlar.
Ancak günümüzde yalnızca iyi üretmek yeterli değil. Dünyada tüketicinin bir ürünü tercih etme nedenleri çok değişti. İnsanlar artık ürünün nerede ve nasıl üretildiği kadar ne anlattığına, hangi değerleri temsil ettiğine ve markanın kendileriyle nasıl bir ilişki kurduğuna da bakıyorlar. Dolayısıyla üretim gücümüzü tasarım, iletişim ve güçlü bir marka kimliğiyle desteklememiz gerekiyor.
Bence sektörümüz açısından en önemli dönüşüm alanlarından biri de bu. “İyi üreten ülke” olmanın ötesine geçerek tasarımıyla ve markalarıyla tanınan bir ülke olabilmek. Bunun için tasarımcı ile üreticinin birbirinden ayrı dünyalar olarak değil, aynı yaratıcı sürecin parçaları olarak çalışması gerekiyor. Türkiye’nin sahip olduğu üretim deneyimini genç tasarımcıların yaratıcılığıyla buluşturduğumuzda ortaya uluslararası pazarda çok güçlü hikâyeler çıkabileceğine inanıyorum.
Bir ayakkabının tasarım açısından güçlü olması kadar üretilebilir ve ticari açıdan sürdürülebilir olması da önemli. Jüri değerlendirmelerinde yaratıcılık ile bu gereklilikler arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Bir tasarım yarışmasında elbette ilk olarak yaratıcılığı, özgün fikri ve tasarımcının ortaya koyduğu dünyayı görmek istiyoruz. Özellikle genç tasarımcıların daha kariyerlerinin başında kendilerini tamamen ticari kaygılarla sınırlandırmalarını doğru bulmuyorum. Önce hayal etmeleri, soru sormaları, farklı malzemeleri ve formları denemeleri, hatta zaman zaman sınırları zorlamaları gerekiyor. Çünkü yenilik çoğu zaman bu özgür düşünce alanından çıkıyor.
Ancak ayakkabı aynı zamanda çok özel bir tasarım nesnesi. Yalnızca bakılan değil, giyilen, hareket edilen ve günlük hayatın içinde kullanılan bir ürün. Bu nedenle ergonomi, malzeme seçimi, dayanıklılık, üretim tekniği ve kullanım deneyimi tasarımın ayrılmaz parçaları. Çok etkileyici görünen bir tasarımın gerçek hayatta karşılığının olup olmadığını da düşünmek gerekiyor.
Jüri değerlendirmelerinde dolayısıyla “Bu tasarım güzel mi?” sorusuyla yetinmiyoruz. Fikir ne kadar özgün, tasarımcı bu fikri ne kadar tutarlı geliştirmiş, malzemeyi ne kadar doğru kullanmış, tasarım üretime geçtiğinde karakterini koruyabilecek mi gibi pek çok farklı noktaya bakıyoruz. Ben yaratıcılık ve üretilebilirliği birbirinin karşıtı olarak da görmüyorum. Tam tersine, iyi tasarım çoğu zaman bu iki alanın doğru biçimde buluştuğu yerde ortaya çıkıyor. Asıl başarı, yaratıcı fikri kaybetmeden onu gerçek ve güçlü bir ürüne dönüştürebilmek.
Bu yıl yarışmaya katılan genç tasarımcıların çalışmalarında önceki dönemlerden farklı olarak dikkatinizi çeken yeni bir estetik anlayış ya da tasarım yaklaşımı oldu mu?
Yeni nesil tasarımcıların dünyaya çok daha geniş bir pencereden baktığını görüyoruz. Bugün genç bir tasarımcı yalnızca moda dünyasını ya da sezon trendlerini takip etmiyor. Sanattan mimariye, teknolojiden doğaya, kültürel mirastan sosyal değişimlere kadar çok farklı alanlardan besleniyor. Bu da tasarımlara daha katmanlı ve kişisel bir anlatım kazandırıyor.
Bu yılki çalışmalarda da özellikle tasarımın arkasındaki fikre daha fazla önem verildiğini görmek dikkat çekiciydi. Yalnızca estetik olarak farklı bir ayakkabı yapmak yerine, “Ben bu tasarımla ne anlatıyorum?” sorusunun daha fazla sorulduğunu hissediyoruz. Malzemeye yaklaşımda, detaylarda ve formlarda da daha cesur arayışlar var.
Bir diğer önemli konu da sürdürülebilirlik ve sorumlu tasarım anlayışının gençler için artık ayrı bir başlık olmaktan çıkmaya başlaması. Yeni nesil, bir ürünün yalnızca nasıl göründüğünü değil, nasıl üretildiğini, hangi malzemenin kullanıldığını ve ürünün yaşam döngüsünü de daha fazla sorguluyor. Bence bu çok değerli bir değişim. Çünkü geleceğin tasarımcısının yalnızca estetik açıdan güçlü işler üretmesi değil, içinde yaşadığı dünyaya karşı da duyarlı olması gerekiyor.
Bunun yanında gençlerin kendi kültürlerine ve geçmişlerine bakışlarında da farklı bir yaklaşım görüyorum. Geleneksel unsurları olduğu gibi kullanmak yerine onları daha çağdaş, daha kişisel bir tasarım diliyle yeniden yorumlama eğilimindeler. Bu yaklaşımın uluslararası alanda da özgün bir kimlik yaratabilmek açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de yetişen genç tasarımcıların uluslararası moda ve ayakkabı sektöründe daha görünür olabilmeleri için sizce hangi fırsatlara ve destek mekanizmalarına ihtiyaçları var?
Yetenek elbette çok önemli ama tek başına yeterli değil. Çok yetenekli bir tasarımcının doğru insanlarla, doğru platformlarla ve doğru zamanda buluşamadığı için görünür olamadığını görebiliyoruz. Bu nedenle genç tasarımcılara yalnızca eğitim vermek değil, onların sektörle gerçek anlamda temas kurabilecekleri alanlar yaratmak gerekiyor.
Tasarım yarışmalarını bu açıdan son derece değerli buluyorum. Çünkü yarışmalar gençlere yalnızca çalışmalarını sergileme ve ödül kazanma fırsatı sunmuyor. Aynı zamanda sektör profesyonelleriyle tanışmalarını, üretim süreçlerini görmelerini, geri bildirim almalarını ve profesyonel dünyanın beklentilerini anlamalarını sağlıyor. Bir genç tasarımcının kariyerinin başında doğru bir mentorla karşılaşması veya doğru üreticiyle çalışma fırsatı bulması bazen bütün kariyerinin yönünü değiştirebilir.
Bunun devamında uluslararası fuarlara, tasarım haftalarına ve sektörel etkinliklere katılımın desteklenmesi çok önemli. Gençlerin dünyadaki tasarım ekosistemini yerinde görmeleri, farklı ülkelerden tasarımcılarla ve markalarla temas etmeleri gerekiyor. Bunun yanında üreticilerle ortak projeler, staj ve mentorluk programları, koleksiyon geliştirme destekleri ve tasarımların prototipten gerçek ürüne dönüşmesini sağlayacak mekanizmalar yaratılmalı.
Türkiye'nin burada çok önemli bir avantajı var: Güçlü bir üretim altyapısına sahibiz. Eğer bu üretim deneyimini gençlerin yaratıcılığı, yeni teknolojiler ve doğru marka stratejileriyle buluşturabilirsek yalnızca başarılı tasarımcılar değil, uluslararası ölçekte güçlü Türk markaları da çıkarabiliriz. Bu yarışmanın da genç tasarımcıların önünü açması ve sektörle aralarında güçlü bir köprü kurması açısından önemli bir misyon taşıdığına inanıyorum.
Bugün genç bir tasarımcıya yalnızca tek bir tavsiye verme şansınız olsaydı, bu ne olurdu?
Kendi sesinizi bulmaya çalışın, derdim. Çünkü bugün dünyada ne olup bittiğini takip etmek hiç olmadığı kadar kolay. Bir trend dünyanın bir ucunda ortaya çıkıyor ve birkaç saat içinde hepimizin ekranına geliyor. Bunun çok büyük avantajları var ama aynı zamanda tasarımcılar açısından bir benzeşme riski de yaratıyor. Herkes aynı referanslara baktığında birbirine benzeyen işler ortaya çıkabiliyor.
Bu nedenle genç bir tasarımcının kendisine sürekli “Ben neyi farklı görüyorum, neyi merak ediyorum, ne anlatmak istiyorum?” diye sorması gerektiğine inanıyorum. Trendleri elbette takip etsinler, teknolojiyi kullansınlar, dünyada yapılanları çok iyi bilsinler; ama bütün bunları kendi süzgeçlerinden geçirerek yorumlasınlar.
Aynı zamanda çok araştırmalarını ve mümkün olduğunca çok üretmelerini tavsiye ederim. Çünkü özgün bir tasarım dili masa başında karar verilerek ortaya çıkmıyor. Deneyerek, hata yaparak, bazen başarısız olarak, malzemeyi tanıyarak ve tekrar tekrar üreterek gelişiyor. Eleştiriden de korkmasınlar. Doğru eleştiri bir tasarımcının gelişimindeki en değerli araçlardan biri.
Ve belki de en önemlisi, hızlı sonuç alma baskısına kapılmasınlar. Tasarım uzun bir yolculuk. Kendi kimliğini oluşturmak zaman istiyor. Dünyayı takip ederken kendi hikâyelerine, kültürlerine, meraklarına ve sezgilerine güvenmeyi başarırlarsa, onları diğerlerinden ayıracak olan tasarım dili de zaman içerisinde kendiliğinden güçlenecektir.
GAMZE SARAÇOĞLU
İDMİB 5. AYAKKABI TASARIM YARIŞMASI KREATİF DİREKTÖR

İDMİB Ayakkabı Tasarım Yarışması’nın kreatif direktörü olarak genç tasarımcıların yaratıcı süreçlerine yakından tanıklık ediyorsunuz. Bu yıl sizi en çok heyecanlandıran tasarım yaklaşımları neler oldu?
Bu yıl beni en çok heyecanlandıran, genç tasarımcıların ayakkabıyı yalnızca estetik bir nesne olarak değil, bir düşünce alanı olarak ele almaları oldu. Malzeme, beden, hareket, teknoloji, sürdürülebilirlik ve zanaat arasında yeni ilişkiler kurmaya çalışıyorlar.
Bugün tasarımın en önemli meselelerinden birinin “yeni bir form üretmekten” çok, bildiğimiz formlara yeni anlamlar yüklemek olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık neredeyse hiçbir şey tamamen yeni değil. Asıl özgünlük, tasarımcının var olan bilgiye nasıl baktığında ve onu nasıl dönüştürdüğünde ortaya çıkıyor.
Bu yıl özellikle geleneksel üretim bilgisini çağdaş teknolojiyle yan yana getiren yaklaşımlar ilgimi çekti. Zanaatin hafızasıyla geleceğin imkânlarının aynı objede buluşması bana çok güçlü geliyor. Çünkü iyi tasarım biraz da geçmişle gelecek arasında kurulan bir diyalog.
Bir tasarımın yalnızca estetik açıdan başarılı olması ile kendine özgü bir hikâye anlatması arasında nasıl bir fark görüyorsunuz? Sizin için bir tasarımı unutulmaz kılan nedir?
Estetik bizi bir tasarıma yaklaştırabilir; fakat onunla ilişki kurmamızı sağlayan şey anlamdır.
Bugün görüntünün çok hızlı üretildiği ve tüketildiği bir çağdayız. Her gün binlerce imgeyle karşılaşıyoruz. Bu nedenle yalnızca “güzel” olmak artık yeterli değil. Hatta güzelliğin kendisi bile giderek daha kolay üretilebilir hâle geliyor.
Ben bir tasarıma baktığımda arkasındaki düşünceyi merak etmek isterim. Neden bu form? Neden bu malzeme? Hangi hafızadan, hangi kültürel referanstan ya da hangi kişisel deneyimden geliyor?
Bence unutulmaz tasarım, ilk bakışta kendini tamamen açıklamayan tasarımdır. İçinde biraz soru, biraz gerilim, biraz da keşfedilecek alan bırakır.
Tasarımcı ile obje arasında görünmez bir bağ hissediyorsanız, o tasarım artık yalnızca estetik bir ürün olmaktan çıkıp bir ifadeye dönüşüyor.
Moda dünyasında trendlerin giderek daha hızlı değiştiği bir dönemde, genç tasarımcıların kendi yaratıcı kimliklerini koruyabilmeleri için nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini düşünüyorsunuz?
Bugün bence en büyük mesele görünür olmak değil, bütün bu görsel gürültünün içinde kendine ait bir bakış geliştirebilmek.
Algoritmalar hepimize benzer görüntüler gösteriyor, trendler dünyanın her yerine aynı anda ulaşıyor ve doğal olarak tasarım dili de giderek homojenleşiyor. Bu nedenle genç bir tasarımcının yalnızca moda dünyasına bakmasının tehlikeli olduğunu düşünüyorum.
Tasarımcı kendisini besleyen alanları çoğaltmalı. Sanat, mimari, edebiyat, sinema, müzik, sosyoloji, tarih, zanaat… Hatta bazen gündelik hayatın sıradanlığı bile bir koleksiyon için moda arşivlerinden çok daha güçlü bir başlangıç noktası olabilir.
Ben yaratıcı kimliğin “bulunan” bir şey olduğuna da çok inanmıyorum. Zaman içerisinde biriken merakların, deneyimlerin, hataların ve tekrarların sonucunda oluşuyor.
Dolayısıyla genç tasarımcılara trendlerden kaçmalarını değil, trendleri okuyup onlarla aralarına entelektüel bir mesafe koymalarını öneririm. Çağı anlamak başka bir şey, çağın estetiğini tekrar etmek başka bir şey.
Ayakkabı, bir görünümü tamamlayan aksesuar olmanın ötesinde, başlı başına güçlü bir tasarım objesi. Sizce bir ayakkabının tasarım hikâyesi nerede başlıyor?
Bence bedenle başlıyor.
Ayakkabı çok ilginç bir obje çünkü bedenle mimari arasında bir yerde duruyor. Bir taraftan insan anatomisine ve harekete cevap vermek zorunda, diğer taraftan kendi başına heykelsi bir form taşıyor.
Aynı zamanda insanlık tarihinin en eski işlevsel objelerinden biri. Korunma ihtiyacından doğuyor ama zaman içerisinde statünün, kimliğin, aidiyetin, hatta kimi dönemlerde toplumsal dönüşümlerin göstergesine dönüşüyor.
Bu nedenle ayakkabının hikâyesinin yalnızca eskizde başladığını düşünmüyorum. Öncesinde bir beden, bir hareket, bir ihtiyaç ve bir kültürel bağlam var.
Sonrasında tasarım devreye giriyor: oran, ağırlık, denge, malzeme, strüktür… Birkaç milimetrelik değişiklik bile bütün karakteri dönüştürebiliyor.
Belki de bu yüzden ayakkabı tasarımını küçük ölçekli bir mimari gibi görüyorum. Hem bedeni taşıyor hem de bedenin dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştiriyor.
Yarışma kapsamında genç yeteneklerle bir araya gelmek, kendi tasarım anlayışınızı ve yaratıcılığa bakışınızı nasıl etkiliyor? Onlardan öğrendiğiniz ya da sizi şaşırtan şeyler oluyor mu?
Kesinlikle. Hatta yaratıcı üretimde kuşaklar arasındaki ilişkinin tek yönlü olmasını hiçbir zaman doğru bulmadım.
Deneyim size çok önemli bir bilgi birikimi kazandırıyor; ama aynı zamanda bazı kabuller de getiriyor. Neyin üretilebilir olduğunu, neyin satılabileceğini, neyin teknik olarak mümkün olduğunu biliyorsunuz. Bu bilgi çok değerli, fakat zaman zaman yaratıcılığın sınırlarını da görünmez biçimde çizebiliyor.
Genç tasarımcıların avantajı ise henüz bu sınırların tamamını kabul etmemiş olmaları.
Bazen “neden olmasın?” diye sordukları bir şey, bizim yıllar içerisinde sorgulamayı bıraktığımız bir kabule dokunuyor. Ben bunu çok kıymetli buluyorum.
Onlarla çalışırken benim rolümü yalnızca bilgi aktarmak olarak görmüyorum. Daha çok onların kendi sorularını doğru biçimde kurabilmelerine yardımcı olmaya çalışıyorum. Çünkü tasarım eğitiminde de yaratıcı yönetimde de artık doğru cevabı vermekten çok doğru soruyu üretebilmenin önemli olduğuna inanıyorum.
Ve onlar da bana sürekli yeniden bakmayı öğretiyorlar. Bence yaratıcılığın en temel koşullarından biri bu: Bildiğiniz bir şeye, ilk defa görüyormuş gibi tekrar bakabilmek.
Bir tasarımcı olarak kendi kariyerinize dönüp baktığınızda, yaratıcı kimliğinizi şekillendiren en önemli kırılma noktası neydi? Bugün aynı yolun başındaki genç bir tasarımcıya ne söylemek isterdiniz?
Kariyerime dönüp baktığımda beni şekillendiren tek bir kırılma noktasından söz edemem. Aslında yaratıcı kimliğimi en çok dönüşüm dönemlerinin oluşturduğunu düşünüyorum.
Kendi markamı kurmak, koleksiyonlar yapmak, farklı disiplinlerle ve markalarla çalışmak, yıllardır genç tasarımcılarla bir arada olmak ve zaman içerisinde sanata, kültüre ve tasarımın düşünsel tarafına daha fazla yaklaşmak… Bunların her biri tasarıma bakışımı değiştirdi.
Gençken yaratıcı kimliğin ulaşılması gereken belirli bir nokta olduğunu düşünüyordum. Bugün tam tersini düşünüyorum. Kimlik sabitlenmeye başladığı anda yaratıcılık da biraz tehlikeye giriyor. Çünkü yaratıcı olmak, kendi bildiğiniz şeyi bile zaman zaman sorgulayabilmek demek.
Bugün genç bir tasarımcıya vereceğim en önemli tavsiye, kendisini yalnızca “tasarımcı” olarak tanımlamaması olurdu.
Dünyayı merak etsin. Okusun, seyahat etsin, sanat görsün, insanları gözlemlesin, başka disiplinlerle ilişki kursun. Kendi kültürel hafızasını tanısın ama ona nostaljik bir yerden değil, bugünün dünyasından bakmayı öğrensin.
Ve acele etmesin.
Çünkü bugün bize sürekli hız dayatılıyor: hızlı üretmek, hızlı görünür olmak, hızlı başarılı olmak… Oysa gerçek bir yaratıcı dilin oluşması zaman istiyor.
Ben bugün başarının yalnızca ne kadar üretildiğiyle değil, insanın yıllar sonra hâlâ merak edip etmediğiyle de ilgili olduğunu düşünüyorum.
Çünkü tasarımın özü belki de cevap vermek değil; dünyaya bakmaya ve ona yeni sorular sormaya devam etmek.