26 Eki 2026

NO GENRE, JUST ATTITUDE: BU FESTİVAL BİZİM

Beşinci yılına giren “Bu Festival Bizim”, müziği türlere ayırmaktan çok, kendi sesini bulmuş isimleri bir araya getirmekle ilgileniyor. Kreşendo'nun kurucusu ve “Bu Festival Bizim”in direktörü Beril Sarıaltun'la müzik zevkini, festivalin beş yıllık serüvenini ve İstanbul'da bir festivali ayakta tutmanın değişen koşullarını konuşuyoruz.

  • Yazar Kumru Yaren Cengiz 

  • İstanbul'un müzik takvimi kalabalık. Konserler, festivaller, yeni mekanlar, yeni isimler... Kreşendo'nun “Bu Festival Bizim”i beş yıldır iyi müziğin peşinde. Bu yıl Melody's Echo Chamber, Lady Shaka, Güneş, Dilan Balkay ve Stella and the Longos'u ağırlayan festival, 12 Kasım'da Komünite'de başlayıp 13 ve 14 Kasım'da Paribu Art'ta devam edecek.

    Beril Sarıaltun'un müzikle ilişkisi festival programının çok ötesine uzanıyor. Plak koleksiyonundan Tatyos Efendi çıkabiliyor, son günlerde evinde Fontaines D.C. çalıyor. Beşinci yılın programını hazırlarken hangi isimleri yan yana getirmek istediğini, İstanbul'da bağımsız bir festivalin nasıl sürdürülebildiğini ve kendi müzik merakının onu nerelere götürdüğünü konuştuk.

    Melody’s Echo Chamber, Güneş, Lady Shaka, aisu, 2Much!… Bu yılın programında birbirinden oldukça farklı müzik dünyaları var. Bu isimleri aynı festivalde buluştururken aralarında nasıl bir ilişki kurdunuz? Özellikle yan yana dinlenmesini istediğiniz iki performans var mı?

    Program ilk bakışta dağınık görünebilir, ama biz her günü bir hikaye olarak kurduk. 13 Kasım’ın teması rüya ve gece: Melody’s Echo Chamber’ın masalsı dünyasından OD BAND’in voltajına, oradan Lady Shaka’nın dans pistine uzanan bir yolculuk. 14 Kasım ise yeni pop’un İstanbul’u: Güneş, aisu, ARKADAŞ ve Okay Vivian, bu şehirde bugün üretilen pop’un en heyecanlı hali. Hepsini birbirine bağlayan şey tür değil, tavır. Hepsi kendi sesini bulmuş, kimseye benzemeye çalışmayan müzisyenler. Bu yılki temamız da tam olarak bu. Yan yana dinlenmesini en çok istediğim ikili Melody’s Echo Chamber ve Dilan Balkay. Biri dünyanın öbür ucundan, biri ilk festivalimizden beri bizimle. İkisinin de müziğinde insanı kendi iç dünyasına çeken, rüya gibi bir taraf var. Aynı gece arka arkaya dinlendiklerinde birbirlerini çok güzel tamamlayacaklarını düşünüyorum.

    2MUCH!

    "Bu Festival Bizim" beşinci yılına geldi. İlk edisyonu düzenleyen Beril ile bugünkü Beril arasında, müzik seçimleri ve festival yönetimi açısından ne değişti? Artık daha cesur davranabildiğiniz kararlar var mı?

    İlk festivali düzenleyen Beril bu işe deneyimi olmadan girmişti ve her şeyi kura kura öğreniyordu. Bugünkü Beril hala öğreniyor, ama artık neyi yapmaması gerektiğini de biliyor (en azından deniyor). Ücretsiz modelden biletli festivale geçmek de verdiğimiz en cesur kararlardan biriydi. Bir de “hayır” demeyi öğrendim. Festivalin hikayesine uymayan bir şeye hayır demek, bazen evet demekten çok daha önemli. Daha cesur olamamamın önünde beni aşan bir gerçeklik var, orayı bir kenara koyuyorum. 

    Bu yılın programında yer almasından özellikle heyecan duyduğunuz bir sanatçı var mı? Onu İstanbul'da dinleyiciyle buluşturmayı neden istediniz?

    Stella and the Longos’u ayrı bir yere koyuyorum, ileride buralar değerlenecek dediğim bir isim. Ama festivalin geri kalanında beni en çok heyecanlandıran isim Lady Shaka. Onu Boiler Room’dan tanıyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır: dans etmemenin mümkün olmadığı, ne yapacağı hiç tahmin edilemeyen, epey ilginç bir DJ. Gecenin sonunu ona bırakmamızın sebebi de bu. İstanbul’un dans eden kalabalığıyla onun enerjisinin buluşmasının çok eğlenceli olacağını düşünüyorum. İnanılmaz bir şey olacak.

    Aisu

    İstanbul'da konser düzenlemenin maliyeti artarken dinleyicinin de bir etkinliğe ayırabileceği bütçe sınırlanıyor. Hem istediğiniz programı gerçekleştirmek hem de festivali erişilebilir tutmak için nasıl kararlar alıyorsunuz? Son yıllarda bu dengeyi kurmak zorlaştı mı?

    Evet, zorlaştı, saklamaya gerek yok. Yabancı sanatçı ücretleri döviz üzerinden belirleniyor, prodüksiyon maliyetleri her yıl artıyor, dinleyicinin de bir konsere ayırabileceği bütçe giderek daralıyor. Her festival bizim için başlı başına bir mali risk. Yine de festivali olabildiğince erişilebilir kılmaya çalışıyoruz. Bu yıl hem erken bilet hem de öğrenci bileti uyguladık. Paribu Art da bu yaklaşımımıza uyumlanıyor, bu bizim için çok kıymetli. Festivali günlere bölmek de insanların kendine en yakın hissettiği günü seçebilmesini sağlıyor. Bir de festivali yalnızca o iki-üç günle sınırlı görmüyoruz. Yıl boyunca yerel yönetimlerle ve kamusal alanlarda yaptığımız ücretsiz projeler, Unkapanı’ndaki mekanımızdaki etkinlikler ve başka festivallerle, organizasyonlarla kurduğumuz iş birlikleri sayesinde hem riski paylaşabiliyor hem de festivale gelemeyen insanlarla bağımızı koparmıyoruz.

    Kreşendo'nun çalışmalarında toplumsal cinsiyet eşitliği önemli bir yer tutuyor. Beş yılda müzik sektöründe kadınların sahnedeki ve sahne arkasındaki varlığı açısından gerçekten değiştiğini gördüğünüz şeyler neler? Hangi konularda hala aynı sorunlarla karşılaşıyorsunuz?

    Değişen en önemli şey görünürlük ve konuşulabilirlik. Beş yıl önce “Festival afişlerinde neden bu kadar az kadın var?” sorusunu sormak bile tuhaf karşılanabiliyordu. Bugün bu soru soruluyor, kurumlar ve festivaller buna cevap vermek zorunda hissediyor. Kadın prodüktörlerin, DJ’lerin, kendi müziğini kendi üreten kadın müzisyenlerin sayısı ve görünürlüğü de gözle görülür biçimde arttı. Ama hala aynı yerde takılıyoruz. Festival programlarının büyük kısmı cinsiyet temsili konusunda sınıfta kalıyor. Sahne arkası ise çok daha yavaş değişiyor. Ses mühendisliği, prodüksiyon, teknik ekipler, menajerlik ve karar verici pozisyonlarda kadınlar hala çok az. Bir kadının sahnede olması yetmiyor, o sahneyi kuran ve o kararları veren ekiplerde de olması gerekiyor. Kreşendo’nun bu meseleye hem programla hem araştırmayla hem de topluluk olarak bakmaya devam etmesinin nedeni de bu.

    Stella & The Longos'u 12 Kasım'daki açılış gecesi için seçtiniz. Bu performansı Komünite'de, ana festival programından ayrı bir gecede gerçekleştirme fikri nasıl ortaya çıktı?

    Bazı müzikler kalabalık bir festival alanından çok daha yakın bir mesafede dinlenmeyi hak ediyor. Stella and the Longos, 1980'lerin çok kültürlü Fransız prodüksiyonlarını bugünün seslerine taşıyan bir proje. Detayları, katmanları olan bir müzik. Onu iki günün yoğunluğu içinde bir slota sıkıştırmak yerine kendi gecesini vermek istedik. Komünite bunun için çok doğru bir yer. Daha yan yana, baş başa bir buluşma. Aynı zamanda festivale yumuşak bir giriş. Ana günlerin enerjisine geçmeden önce seyirciyle daha samimi bir ortamda tanışmak, festivalin havasını yavaş yavaş kurmak istedik.

    Beş yıldır hem sanatçılarla hem dinleyicilerle yakın temas halindesiniz. Geçmiş edisyonlardan sonra aldığınız ve sonraki festivalin programında ya da organizasyonunda gerçekten bir şeyi değiştirmenize neden olan bir geri bildirim oldu mu?

    Geçen yıl festivale gelenlerden en çok duyduğumuz şey, festival alanında daha fazla etkileşime girmek istedikleriydi. Konserler arasında yalnızca beklemek değil, birbiriyle tanışabilecekleri, bir şeyler keşfedebilecekleri, festivalin hikayesinin içinde dolaşabilecekleri bir alan istiyorlardı. Bu yıl alanı tam olarak bu geri bildirime göre tasarlamaya çalışıyoruz. Daha önce de seyirciyi dinleyerek büyük bir karar almıştık. İkinci festivalde ücretsiz etkinliklere gelen seyircinin farklı bir yaklaşımı olduğunu fark ettik. İnsanlar programa değil, ücretsiz etkinliğe geliyordu. Biletli modele geçiş kararımız bu gözlemden doğdu. Bugün festivale gerçekten bu programı görmek için gelen bir topluluk olduğunu görüyoruz.

    Okay Vivian 

    "Bu Festival Bizim" artık yalnızca konserlerden oluşmuyor. Atölyeler, konuşmalar ve pop-up alanları da programın parçası. Festivalde ilk kez karşılaşan insanların sonrasında birlikte bir şeyler ürettiğine ya da yeni projelere başladığına tanık oldunuz mu? Aklınızda kalan bir örnek var mı?

    İlk festivalimizde Elif Dikeç’in şefliğinde özel bir orkestra projesi yapmıştık. O orkestrada gitar ve bas gitar çalan İpek Ektaş ve Seda Kireççi bugün çok büyüdü. İpek kendi projelerinin yanında Melike Şahin’le çalışmaya başladı. Seda’yı da bugün pek çok müzisyenle sahnede görebilirsiniz. Beş yıl önce aynı orkestrada yan yana gelen müzisyenlerin bugün sektörün farklı köşelerinde iz bıraktığını görmek çok güzel. İlk festivali bizimle olan sanatçıların büyüdüğünü görmek de öyle. Sena Gül mesela. Bu yıl albüm lansmanını ayrıca yapacağı için onu programda değerlendiremedik, ama önümüzdeki yıl neye dönüşeceğini heyecanla bekliyorum.

    Sürekli başkalarının ne dinlemek isteyeceğini de düşünerek çalışıyorsunuz. Peki son zamanlarda tamamen kendi merakınızla keşfettiğiniz ve dinlemekten vazgeçemediğiniz bir müzisyen ya da albüm hangisi?

    Benim müzik dinleme deneyimim iki ayrı dünyadan oluşuyor. Biri plaklarımı açtığım zamanlar, diğeri de merakla beklediğim yeni müzikler. Plak açtığımda genelde güncel caz sahnesine gidiyorum. Özellikle world müzikle, hip hop’la iç içe geçen, türlerin sınırlarını zorlayan tarafına. Bir de Tatyos Efendi’nin dünyası var. Ona son dönemde ilginç bir şekilde düştüm ve o günden beri dönmekten vazgeçemiyorum. Bazen de kendimi klasik müzikte buluyorum. Plaklarım o kadar karışık ki, o karmaşanın içinden anlamlı akışlar çıkarmaya çalışmak başlı başına bir keyif. Yeni müzik tarafında ise ne zaman neye kapılacağım hiç belli olmuyor. Geçen hafta evde bir Dopamine Chamber, Fontaines D.C. patlaması yaşandı mesela. Daha gotik formlara mı düşüyorum bilmiyorum. The Last Dinner Party’yi de çok seviyorum, keşke getirebilsek.  Bir şeyi de fark ettim: Bazı müziklerin konserine gidilir, bazıları evde dinlenir. Kneecap mesela konser olarak müthişti, ama evde açıp dinlemeyebilirim. Evde daha çok odaklanıp içine düşebileceğim müzikleri seviyorum. Çok iş yaparken arka planda müzik dinleyen biri değilim; müziği konsantre bir şekilde, gerçekten dinlemeyi seviyorum. Sanırım asıl cevabım şu: Her şeyi dinlemeyi çok seviyorum. Belki festival programının neden bu kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunu da biraz bu açıklıyor olabilir.

    Festival boyunca hiçbir organizasyon sorumluluğunuz olmasa, telefonunuzu kapatıp hangi performansı en önden, yalnızca dinleyici olarak izlemek isterdiniz?

    Bu çok zor bir soru, çünkü iki günde de herkesi çok merak ediyorum. Festival boyunca koşturmanın arasında olabildiğince müziği dinlemeye çalışıyorum. Ama seçmem gerekirse, Dilan Balkay ve Melody’s Echo Chamber’ı arka arkaya en önden izlemek isterdim. Şanslı olduğum bir gece de var: 12 Kasım. Komünite’deki açılış o kadar hengameli bir gün olmayacak, o gün Stella and the Longos’u çok temiz dinleyeceğim bence.

    Kapak Fotoğraflar: Beril Sarıaltun