21
21
The Voice Is Not Yours
Gillian Wearing’in işleri, insanların ne söylediğinden çok nasıl söylediğine bakıyor. Sokakta tutulan bir kartondan, başka bir bedenden konuşan bir sese ya da neredeyse “fazla gerçek” duran maskelere kadar uzanan bu pratik, kimliğin sabit bir şey değil, sürekli kurulan bir yapı olduğunu gösteriyor.
Yazar Kumru Yaren Cengiz

Confess All On Video. Don’t Worry, You Will Be In Disguise. Intrigued? Call Gillian..., Gillian Wearing, 1994
Me as Arbus, Gillian Wearing, 2008
Bir cümle tek başına varolmaz. Onu taşıyan bir ses vardır, o sesin ait olduğu bir beden, o bedenin bulunduğu bir bağlam. Gillian Wearing’in işleri bu üçlü arasındaki ilişki bozulduğunda ortaya çıkan boşluğu gösterir çünkü anlam, söylediğimizle değil; nasıl ve kim tarafından söylendiğiyle birlikte oluşur.
1963 yılında İngiltere’nin Birmingham kentinde doğan Gillian Wearing, Londra’da yaşayan ve çalışan bir sanatçı. 1990’larda Young British Artists çevresiyle birlikte anılan Wearing, fotoğraf, video ve performans arasında dolaşan işleriyle tanınıyor. 1997’de Turner Prize kazanan sanatçı, Signs that say what you want them to say..., Confess All... ve 2 into 1 gibi çalışmalarıyla kimlik ve kendini ifade etme biçimlerine odaklanıyor. İşleri Tate, MoMA ve Centre Pompidou koleksiyonlarında yer alıyor.
Bir takım elbiselinin elindeki kağıtta “I’m desperate” yazdığında mesele artık o cümle olmaktan çıkıp o cümleyi o bedende görme biçimimiz haline geliyor. Küçük bir kayma, o bedene dair bütün ön kabulleri açığa çıkarıyor. Seste de mesele aynıdır. Birinin sesi başka bir bedende dolaşmaya başladığında, söylediği şeyden çok o sözün nasıl kurulduğu görünür hale gelir. Maskelerde ise mesele sadece bir başkasına benzemek değildir; bir kimliğin hangi koşullarda “ikna edici” göründüğünü test etmektir. Genç bir yüzün yaşlı bir bedende, bir ebeveynin yüzünün başka birinde ya da sanatçının kendi yüzünün kendisinden ayrılarak yeniden kurulması... Bunların hepsi, kimliğin sandığımız kadar doğal olmadığını gösterir. Her yüz, beraberinde bir davranış, bir ton ve bir beklenti taşır. Bu beklentiler yer değiştirdiğinde ortaya çıkan şey sadece tuhaflık değil; o kimliği “doğal” kılan bütün kabullerin açığa çıkması hali. Rol ile benlik arasındaki mesafeyi görünür kılmak ise Gillian Wearing’in tüm işlerinin özeti.
Tüm bu işler bugün bambaşka bir yerden okunuyor. Herkesin kendini sürekli ifade ettiği, kendi görüntüsünü ve dilini kurduğu bir ortamda, kısa cümlelerle konuşmak artık istisna değil, normdur. Ama bu durum, yine de soruyu ortadan kaldırmıyor. Aksine daha görünür hale getiriyor: Bir söz gerçekten kime aittir?
Gillian Wearing’in yaptığı ise bu soruya cevap vermek değil. O soruyu sabit tutmak. Çünkü o sınır hiçbir zaman netleşmez. Söz ile beden, ifade ile kimlik arasındaki mesafe kapanmaz. Ve tam da o aralıkta, kendilik dediğimiz şey sürekli kayar.
Sizin işlerinize bakarken şöyle bir his oluşuyor: İnsanlar sonunda “gerçeklerini” söylüyor gibi ama aynı anda bunun da bir performans olduğunu hissediyoruz. Sizce bir insan kendini ifade ettiği anda da başka bir performans mı sergiliyor?
Evet, kesinlikle. Konuşurken aslında hep bir tür hazırlık halindeyiz; kelimeleri seçiyor, nasıl anlaşılacaklarını, karşımızdaki kişide nasıl bir etki yaratacaklarını düşünüyoruz. Bu anlamda konuşmak, her zaman kendimizi performe ettiğimiz, düzenlediğimiz ve bir şekilde yazdığımız bir alan. Ama Signs serisinde durum farklıydı. Tepkiler çok daha spontane ve daha az filtrelenmişti. Çünkü insanların isteğime cevap vermek için neredeyse hiç zamanları yoktu. Kalabalık bir sokaktaydım ve çoğu kişinin zaten acelesi vardı.
Bu “insanların kendilerini nasıl sunduğu” meselesine ilk ne zaman takıldınız? Goldsmiths döneminizde bu yaklaşım zaten var mıydı, yoksa Signs serisine gelene kadar başka bir yerden mi çalışıyordunuz?
Sanırım bu meseleye hep ilgim vardı. Özellikle insanların gündelik fotoğraflarına bakarken. Aileler, arkadaşlar fotoğraflarda genelde kendilerini en iyi halleriyle göstermeye çalışıyor. Ama gerçeklik çoğu zaman o görüntüyle örtüşmüyor. Bu yüzden orada hep bir kurgu var. İnsanların kendilerini belli bir şekilde göstermek için görüntüyü nasıl kurdukları uzun zamandır düşündüğüm bir şey.

Me as Mapplethorpe, Gillian Wearing, 2009 (Robert Mapplethorpe’un Self Portrait, 1988 işine referansla. Robert Mapplethorpe Foundation izniyle)
Sık sık ses ile bedeni ayırıyorsunuz. Birinin sesi başka bir bedende dolaşmaya başladığında oluşan o yabancılaşma o sözü daha mı “gerçek” kılıyor sizce?
Mesela birinin başka birinin sesini lip-sync ile konuşması gibi bir durumda, dikkat bir anda ne söylendiğinden çok bunun nasıl kurulduğuna kayıyor. Ortaya tuhaf bir his çıkıyor. Ama bu tuhaflıkla birlikte anlam genişliyor, yeni çağrışımlar devreye giriyor ve ortaya çıkan etki, o sözleri doğrudan o kişinin kendisi söylüyor olsaydı hissedeceğimizden daha güçlü oluyor.
Signs that say what you want them to say... serisinde insanlara boş bir kağıt veriyorsunuz o an akıllarından geçenleri yazmaları için. İnsanlar o an yazdıkları cümlelerin gerçekten içlerinden mi geldiğini yoksa o anda “nasıl görünmek istediklerini” mi yazdıklarını fark ediyor muydunuz? Küçük de olsa müdahaleleriniz ya da seçimleriniz oluyor muydu?
Hiçbir müdahalede bulunmadım. Sorduğum şey her zaman çok basitti: “Ben bir sanatçıyım ve insanlardan bir kağıda istedikleri herhangi bir şeyi yazmalarını istiyorum.” Her kişiyle yalnızca bir ya da iki fotoğraf çektim, uzun konuşmalar yapmadım. Bu yüzden bütün süreç spontane ilerledi. Yazdıklarıyla ilgili hiçbir açıklama istemedim. Anlamı açık bıraktım; o anlamı izleyenin kendisinin kurması gerekiyor.
Aynı seride takım elbiseli birinin “I’m desperate” yazması gibi örneklerde, kıyafetin ve sınıfsal kodların yarattığı beklenti bir anda kırılıyor. Bu tarz anlarda sizi daha çok ilgilendiren şey o kişinin iç dünyasını görünür kılmak mı, yoksa bizim o kişiyi okuma biçimimizin çökmesi mi?
İkisi de benim için önemli. Ama Signs’ta böyle bir etkiyi baştan kurmadım. Açıkçası, işin o yöne gideceğini de bilmiyordum. “I’m desperate” yazan kağıdı tutan adamın fotoğrafını çekerken de özel bir anlam yüklemedim. O an için sıradan bir görüntüydü. Fotoğrafı daha sonra elime aldığımda fark ettim. O işin gücü de orada ortaya çıktı.
Bugün dönüp erken işlerinize baktığınızda, o insanlara aynı soruları tekrar sorsanız aynı cevapları alır mıydınız? Yoksa bugün herkes kendini daha farklı bir şekilde mi “kuruyor”?
Bugün aynı şekilde cevap vereceklerini sanmıyorum. Özellikle sosyal medyanın varlığı ve söylediklerinin görünür hale gelme ihtimali yüzünden insanlar daha temkinli olabilir. Ama şunu da söyleyebilirim: Signs serisine 90’ların başında başladığımda, insanların bu kadar açık olacağını ben de beklemiyordum. Sonuçta insanlara sormadan nasıl cevap vereceklerini hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz.
Signs serisindeki davranışı bugün herkes sosyal medyasında sürekli yapıyor. Sizce bu iki durum arasında temel fark ne?
Twitter ilk çıktığında, birçok kişi Signs’ı onun erken bir versiyonu gibi görmüştü. Az kelimeyle, hızlıca bir şey söylemek. Aslında mantık aynı. İnsanlar kısa cümlelerle bir şey paylaşıyor; bu bazen çok kişisel, bazen daha genel oluyor. Bugün sosyal medyada gördüğümüz de bundan çok farklı değil.
Bugün aynı işleri üretmeye başlasaydınız, yine sokakta insanlarla mı çalışırdınız? Yoksa bugünün görsel kültürü içinde bu yöntem artık işlemez mi?
Bugün Signs gibi bir fikir geliştirmek zor olurdu diye düşünüyorum. O dönemde ortam çok daha rahattı ve zaten işe yaramasını sağlayan da buydu. İnsanlara yaklaştığımda çoğu bu fikri seviyordu. Bugün ise herkesin düşüncelerini paylaşabileceği mecralar var, o yüzden bir Signs serisini yeniden yapmam gerekmiyor. Ama o görüntüler hala etkileyici. Üzerinde bir cümle yazan bir kağıdı tutmanın kendisinde güçlü bir şey var. İnsanı durduruyor, baktırıyor, tekrar bakmaya zorluyor. Çarpıcı bir yanı var ve bunun etkisini kaybedeceğini sanmıyorum.
Maskelerle yaptığınız otoportrelerde, birine dönüşmüyorsunuz gibi. Daha çok o kişinin sizdeki izine dönüşüyorsunuz. Birini “taklit etmek” ile onunla “özdeşleşmek” arasında sizin için nasıl bir fark var?
Maske bir süre sonra sadece bir maske olmaktan çıkıyor. Günün büyük bölümünü onunla geçirince hem sana hem de o kişiye ait bir şeye dönüşüyor. Aynaya baktığında gördüğün yüz başkasına ait ama yabancı gelmiyor. İnsan buna alışıyor. O anda ben de o maskenin birazı oluyorum. Bu durum bir rahatlık da getiriyor. Kendini düşünme hali geri çekiliyor. Öncesinde o kişiyle ilgili ne varsa -fotoğraflar, videolar, okuduklarım- hepsi birikiyor ve sette bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir oyuncunun karakteri kurması gibi. Her çekimde kime bürüneceğime bu özdeşleşme hissine göre karar veriyorum. Bazen beni etkilemiş sanatçılar oluyor, bazen de geçmişten, kendime yakın hissettiğim figürler.
Maskelerle yaptığınız otoportrelerde silikon kullanıyorsunuz ve bu maskeler neredeyse “fazla gerçek” duruyor. Bu hiper-gerçeklik hissi sizin için neden önemli?
Maskelerin, göz çevresindeki kesimi fark etmek için ikinci kez bakmanız gerekecek kadar gerçek görünmesini istedim. Amacım, insanların, bunun başka birine ait gerçek bir yüz olabileceğine inanmasıydı, bana ait olduğuna değil. 2000 yılında kendi yüzümden yaptığım ilk maskede sert bir malzeme kullanmıştım. Uzaktan bakınca bunun gerçek olmadığı hemen anlaşılıyordu. Silikona geçtiğimde ise hedefim, kişinin gerçek yüzüne mümkün olduğunca yaklaşmaktı. Asıl sormak istediğim şuydu: Bir şey ilk bakışta tamamen gerçek görünüyorsa ve ancak yakından bakınca bu yanılsama bozuluyorsa, bu durum daha güçlü bir duygusal etki yaratır mı?
Confess All... gibi işlerde insanlar maske takarak itiraf ediyor. Maskeyi bir koruma aracı olarak mı kullanıyorsunuz, yoksa maske aslında insanları daha ileri gitmeye cesaretlendiren bir araç mı?
İkisi de önemliydi. Confess All... videosu insanların kendilerini güvende hissetmelerini sağladı, aynı zamanda onlara bir özgüven verdi. Nasıl göründükleri ya da nasıl konuştukları üzerinden yargılanmayacaklarını biliyorlardı. Önemli olan sadece söyledikleriydi. Bu da kendilerini daha açık ve daha rahat ifade etmelerini sağladı.
Sosyal medyada herkes kendi görüntüsünü, sesini, hikayesini kurguluyor. Sizin ses ile bedeni ayırdığınız işler düşünüldüğünde, bugün insanların kendi “sesleriyle” konuştuğunu söyleyebilir miyiz, yoksa herkes zaten bir tür başkasının diliyle mi konuşuyor?
Biz, etrafımızdaki insanlar ve kendimizi yakın hissettiğimiz şeyler tarafından şekilleniyoruz. Eski belgesellere baktığınızda insanların bugün olduğundan daha farklı konuştuğunu fark edersiniz. Bunun arkasında sınıf, eğitim ve maruz kaldıkları medya gibi birçok etken var. İnternet dünyayı genişletmiş gibi hissettirdi ama ironik bir şekilde, algoritmaları yönlendiren ve öne çıkan şeyler bizi en çok biçimlendirenler oluyor. “Meme” kültürü -sadece o bilinen görselleri kastetmiyorum- bunun iyi bir örneği. The Selfish Gene’de, “meme” kavramını ortaya atan Richard Dawkins, hayatta kalan şeylerin en yaygın olanlar olduğunu söyler; çoğalır, yayılır ve güçlü bir gen gibi varlığını sürdürür. Bunu Instagram akışlarında da görüyorsunuz, benzer içerikler sürekli karşınıza çıkıyor. Sosyal medyada, filmlerde, kitaplarda insanlar aynı fikir ve sembol havuzundan besleniyor. Bunlar, ilişki kurduğumuz ve bizi etkileyen işaretler, anlam taşıyıcılar. Sanatçının işi de tam burada başlıyor: Bu akışı bozmak, aynı tekrarların dışına çıkmanın yollarını aramak.
2 into 1 işinde anne ve çocukların birbirlerinin sözlerini taşıması çok sert bir etki yaratıyor. Bu işte sizi asıl ilgilendiren şey aile içindeki güç ilişkileri miydi, yoksa bir sözün başka bir bedene geçtiğinde tamamen başka bir anlama dönüşmesi mi?
Bu iş, bir ailenin ne kadar iç içe yaşadığıyla ilgili; zaman içinde paylaşılan duyguların ve sözlerin birbirine karışmasıyla. Sesler yer değiştirdiğinde, birinin sözleri başka birinin ağzından çıktığında, iş daha da karmaşık bir hale geliyor. Kimin ne söylediği, hatta neden söylediği bulanıklaşıyor. Bu sözler başka bir aile üyesinin etkisiyle mi şekilleniyor, yoksa kişi aslında karşısındakinin düşüncelerini mi tekrar ediyor? Kimlik ile bağ arasındaki sınırlar siliniyor ve her şey daha belirsiz bir hal alıyor.
Çocukluk, yetişkinlik, annelik, babalık, kadınlık, erkeklik ya da sınıfsal aidiyet gibi kimliklerin her biri önceden belirlenmiş davranış kalıplarıyla birlikte geliyor ve siz o kalıpları çok küçük bir kaydırmayla altüst ediyorsunuz. 10–16 bu açıdan çok çarpıcı, çünkü çocukluğa ait sandığımız sözler yetişkin bedenlere geçtiğinde yalnızca tuhaflaşmıyor, o rolleri ne kadar doğal sandığımız da açığa çıkıyor. Bu tür kaymalar kurarken özellikle peşine düştüğünüz şey nedir?
10–16’da mesele, içimizde hala varlığını sürdüren o kırılgan “çocuk” taraf. Yetişkinin içinde sessizce duran bir parça bu; hiçbir yere gitmiyor. Zamanın içimizde bıraktığı izde acı veren bir şey var. Özellikle ses bu kadar gençken, onu taşıyan bedenin çok daha yaşlı olmasıyla ortaya çıkan o farkta. Sanki roller yer değiştiriyor ya da insan, kendi geçmişteki haliyle bir yerde karşılaşıyor gibi.
Sizce insanın performansın dışında kaldığı bir an var mı, yoksa yalnızken bile kendimizi bir rol içinde mi kuruyoruz? İşlerinizde rol ile “gerçek benlik” arasındaki sınır sürekli kayıyor. Sizce bu ikisi gerçekten ayrı şeyler mi, yoksa “gerçek benlik” dediğimiz şey de bu performansların bir ürünü mü?
Buna en çok yaklaştığımız anlar genelde en yakın olduğumuz insanlarla birlikteyken ya da tek başımızayken ortaya çıkıyor; düşüncelere dalmışken, dinlenirken ya da televizyon izlerken. O anlarda bir şey söylemek ya da biri olmak zorunda değiliz. Sadece var olabiliyoruz. Yanımızda taşıdığımız rollerden ve beklentilerden, kısa bir süreliğine de olsa, en çok bu anlarda sıyrılıyoruz.

Me as Eva Hesse, Gillian Wearing, 2019. Tüm görseller Gillian Wearing’e aittir. Maureen Paley, Londra; Regen Projects, Los Angeles; Tanya Bonakdar Gallery, New York izniyle kullanılmaktadır.