09
09
Görmek İstersen Dünya Hep Rengarenk
Yemek sofrasında duran bir kibrit kutusu, tabelalar, ambalajlar, marketteki bir kutu kurabiye ya da sıradan bir ara sokak... Michael McGregor için tüm bunlar resmedilmeye değer.
Yazar Selin Yıldız

It’s time to take you with me

Still life with pineapple
Michael McGregor’ın eserlerine baktığınızda önce rengarenk bir dünya ve sıradanlığın içinde gizlenen yalın güzellik dikkatinizi çekiyor. Zaten kendisi de işlerinin ruhunu “çocuksu bir merak” olarak tanımlıyor: Bir çocuğun yalnızca bir çiçek gördüğü için mutlu olabilmesi gibi, dünyaya bitmeyen bir merak, açlık ve arzuyla bakabilmek. 30’lu yaşlarında profesyonel olarak çizime dönen sanatçı, gerçekten bakmayı bilirseniz dünyanın sonsuz karelerden oluşan, tükenmez bir ilham kaynağı olduğuna inanıyor. Hatta insan etkisinin dünyayı şekillendirdiği Antroposen çağında parfüm ya da kola şişesi gibi gündelik objeleri, “yeni dini yansıtan nesneler” olarak tanımlıyor. Los Angeles’ta geçen yılların ardından bugün hayatını Fransa, Yunanistan ve Brezilya arasında sürdüren sanatçı, plan yapmadan dolaşıyor; karşısına çıkan nesneleri ve yaşadığı anları sanki hafızasına kaydeder gibi anında eskizlerine geçiriyor. Bazen de bunları atölyesinde yeniden derinleştiriyor. Ancak tasarım anlayışı yalnızca kağıtla sınırlı değil. Bir alkol şişesinin etiketinden Casa Monti için tasarladığı Art Suite’in duvarlarına kadar farklı yüzeyleri kendi görsel dünyasının parçasına dönüştürüyor. Sanatı yaşanabilir, içilebilir, giyilebilir ve hatta içinde uyunabilir bir şey gibi yaşıyor. Gündelik olanın içinde arıyor, onu gündelik hayata entegre etmekten geri durmuyor.
Uzun süre profesyonel olarak sanat üretmemene rağmen 30’larında yeniden çizime dönüyorsun. Sence bu yaratıcı tarafın yıllar içinde hep kendini korumuş muydu? Ayrıca biraz çocuksu bir yanı da var işlerinin. Sence insanın o çocuksu merakını koruyabilmesi, yaratıcı kalabilmek için gerekli mi?
Evet benim için öyle ama bu sadece yaratıcı bir bakış açısından çok bir yaşam vizyonuyla ilgili. Dünya kocaman, harika ve çılgın bir yer. Bazen karanlık ve şiddet dolu da gelebiliyor ve tam da böyle anlarda, bir çocuğun bir böceğe hayranlıkla bakışı gibi dünyadaki o basit güzellikleri kendime hatırlatmanın, bu çılgın dünyada pozitif bir bakış açısını korumama yardımcı olduğunu düşünüyorum.
Özellikle günlük objeleri çizerek başladın. Alkol şişeleri, sigara paketleri, kahvaltı masaları, gazeteler, çiçekler, moda objeleri, Hermès lipstick’ler, Nokia telefonlar... Günlük yaşamın içinde, bu sıradanlıkta ilham bulmaya seni iten şey neydi?
Gündelik eşyalar ve nesneler, görsel dünyamın her zaman vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Tabelalar, ambalajlar, marketteki bir kutu kurabiyenin görünüşü beni kendine çekiyor. Elbette bu şeyler satmak amacıyla uyarıcı olacak şekilde tasarlanmış ama ben onları, özellikle de onlarla etkileşim kurma biçimimiz açısından, benzersiz bir güzelliğe sahip buluyorum. Antroposen çağı, parfüm ve kola gibi pek çok komik küçük şey yaratmış; neden onları kutlamayalım ki? Bir bakıma bunlar, yeni bir dini yansıtan nesneler.
Geniş bir renk paleti kullanıyorsun ve eserlerine baktığımızda çok güçlü bir enerji hissediliyor. Direkt gerçekliği yansıtmanın ötesinde, farklı renklerin özel anlamları da var mı senin için? Dünyaya da bu gözle mi bakıyorsun?
Renkler açısından sanat ve moda dünyaları bazen o kadar siyah, beyaz ve gri olabiliyor ki. Ya da daha kötüsü... Bej. Neden tüm renkleri kucaklamayalım ki? Özellikle modada... Tamamen siyah bir kıyafeti şık buluyorum, evet ama aynı zamanda sıkıcı da. Hayatı biraz yaşamak gerekiyor bana kalırsa. Örneğin “Brat yeşili” bu fikri eğlenceli bir şekilde benimsemiş gibi hissettirmişti bana.
İşlerinde zaman zaman Matisse’in eserlerini ya da Picasso’nun hızlı eskizlerini hatırlatan bir hava hissediliyor. Sen kendi görsel dilini nasıl tanımlıyorsun? Seni en çok besleyen sanatçılar ya da estetik yaklaşımlar hangileri?
Bunu söylemen çok iyi denk geldi, ben de tam Paris’te Grand Palais’de harika bir Matisse sergisine gittim. 1941-1954 yılları arasında yaptığı eserler vardı. Sergi, sanatçının bazı kesme kağıt çalışmalarıyla sona eriyordu. Renklerin birbiriyle etkileşiminin ne kadar güzel olabileceğini, renklerin vücudumuzdaki ne kadar çok duyuyu harekete geçirebileceğini bana yeniden hatırlatan, gerçekten muhteşem bir sergiydi. Bazı sanatçılar renkleri inanılmaz bir şekilde kullanıyor. Elbette Matisse de öyle ama daha çağdaş bir bağlamda... Tal R ve Peter Doig aklıma geliyor. Aynı zamanda Grand Palais’de Hilma af Klimt sergisi de vardı; onun da renk paleti çok canlı, enerjik ve ruhani. Sanki başka bir dünyadan, tamamen kendisine aitmiş gibi geliyor.
Los Angeles gibi görsel ilhamı yüksek bir şehirde yaşamak üretimini nasıl etkiliyor?
Artık Los Angeles’ta yaşamıyorum. Zamanımın çoğunu Fransa, Yunanistan ve Brezilya arasında geçiriyorum. İnanılmaz bir ışığa sahip üç yer, birbirinden son derece farklı ışıklar ve renk ile görsel kimliği çok farklı şekillerde kucaklayan ülkeler. Gözlerim her zaman açık!
Room Service kitabı, dünyanın farklı yerlerinden otel stationery’leri üzerine yaptığın 100’den fazla anlık çizimi bir araya getiriyor. Oteller senin için neden bu kadar yaratıcı alanlara dönüşüyor?
Yılın büyük bir bölümünü seyahat ederek geçiriyorum ve sayamayacağım kadar çok otelde kalıyorum. Otelleri geçici mekanlar olarak görüyorum. Benim için genellikle bir ihtiyaçtan ibaret, ancak otel kavramının içinde büyük bir arzu yatıyor. Gündelik hayattan bir mola verme, duyularını şımartma, romantizme kapılma ya da farklı yaşam vizyonlarını keşfetme arzusu.
Casa Monti’de tasarladığın Art Suite ise artık yalnızca bir otel odası değil, duvarları senin eserlerinle kaplı, içinde yaşanabilen bir sanat işine dönüştü. İnsanların eserinin içinde uyuyabilmesi, vakit geçirebilmesi ya da gündelik hayatlarını onun içinde sürdürmesi sana klasik bir galeride sergilenmekten nasıl farklı hissettiriyor?
İnsanların bu sanat eseriyle birlikte uyanacaklarını bilmek, projenin en heyecan verici yönlerinden biriydi. Küvette uzanmayı ve bu deneyimin nasıl hissettireceğini düşündüm... Görsel, fiziksel ve duygusal olarak. Şehrin ve mahallenin tarihine saygı duyan, yumuşak ve eskitilmiş bir hava taşıyan bir şey istedim. Örneğin küvette otururken gördüğünüz resim, Casa Monti’nin bulunduğu Via Parnispera caddesinde bulunan antik bir mozaik parçasının bir versiyonu.
Kağıt ya da tuval yerine objelerin kendilerini de bir yüzeye dönüştürdüğünü görüyoruz; şişeler, mobilyalar, hatta kıyafetler... Varolan bir objenin kimliğiyle diyalog kurmak üretim sürecini değiştiriyor mu?
Tüm yüzeylere aynı şekilde yaklaşmaya çalışıyorum. Ancak boyutlar devreye girdiğinde, tüm açıları ve tüm bakış açılarını dikkate almak zorunda kalıyorsunuz. Bu değişim yumuşak ama ufuk açıcı. İnsanların nesneyle her yönden, üzerine otururken ya da uyurken nasıl etkileşime gireceklerini keşfedebilirsiniz. Bu farklı bakış açıları, esere yeni bir soluk kazandırıyor.
Voyage Voyage serginde seyahatlerinden geriye kalanlar özellikle sokaklardan ziyade detaylar, çoğu zaman dikkatimizden kaçan anlar var. Gezerken özellikle bu detaylara mı odaklanıyorsun, yoksa onlar akış içinde doğal olarak dikkatini çeken şeylere mi dönüşüyor?
Gözlerim açık seyahat ederim. Plan yapmamaya çalışırım ve sadece öylece dolaşırım. Bunu Stephen Shore ya da Martin Parr gibi bir fotoğrafçının seyahat etme tarzına benzetirim. Gözlerinizi gerçekten açık tutarsanız, her zaman ilginç bir şeyler görürsünüz.
Seyahat halindeyken ya da gündelik hayatta ilgini çeken detayların çizimini hemen yapar mısın? Bu daha spontane gelişen bir şey mi yoksa çizim pratiğin ağırlıklı olarak atölyede mi şekilleniyor?
Anlık bir fotoğraf çekmek gibi hemen çalışmaya başlamayı seviyorum. O ilk izlenim daha sonra stüdyoda yeniden işlenebilir ama benim için en özgür ve en heyecan verici olanı ilk izlenimdir.

In a Country Where They Turn Back Time

Take a holiday from the neighborhood