26 May 2026

New Era

Karl Lagerfeld’in 36 yıl süren mirasını, Chanel gibi köklü ve özüne bağlı bir markanın kolay kolay başkasına emanet etmesi elbette düşünülemezdi. Sağ kolu Virginie Villard bu yüzden ölümünden sonra beş sene modaevinin baş tasarımcısı rolünü üstlendi. Ve yeniliğe dair bekleyiş, inanılmaz bir sürprizle, Matthieu Blazy’nin gelmesiyle sonuçlandı.

  • Yazar Gülen Yelmen 

  • Soğuk bir New York günü. Ayazdan sokakta yürümek neredeyse imkansiz. Matthieu Blazy’nin eskiden yaşadığı New York’un en cool mahallesi Bowery metro istasyonunun önünde, yağmurda bekliyoruz. Kapılar açılıyor, içeri güruh halinde girip şu anda kullanılmayan metro istasyonunun merdivenlerinden aşağı iniyor ve soğuk demir sıralarda yerlerimizi alıyoruz. En ufak bir zorlama dekorun olmadığı alışılagelmiş bir metro istasyonundayız. Hızla bir tren geliyor, boş... Derken simsiyah paltolar giymis izleyicilerin aksine rengarenk New Yorklu working women geçidi başlıyor trenin önünde. Tüy gibi hafif eteklerle kelebeği andıran kadınlar, telaşlı, işe yetişmeye çalışan modern döpiyesli, elinde gazete koşuşturan deri ceketli, desenli kalın kazaklı kadınlar. Ve seyirci bir anda 80’lerin New York’una ışınlanıyor. Güçlü, çalışan kadınları simgeleyen Superman baskılı kalın trikoları izlemek bir filmin içinde gibi hissettiriyor. Karanlık bir metro istasyonunda kırmızının griyle dansını, yeşilin sarıyla buluşmasını ve New York yeraltı kültürünün zarif, köklü Fransız markasını nasıl modernize ettiğini izliyoruz nefesler tutulmuş şekilde...

    Ve işte tam da o zaman anlıyorum Chanel’in baş tasarımcı olarak Blazy’yi seçmesinin nedenini. Tıpkı Coco Chanel’in 1930’larda yaptığı ve devrim niteliğindeki jarse erkek pantalonunu kadınlara giydirme fikri, 2000’lerin başında Lagerfeld’in şık gece elbiselerini sneakerlarla buluşturması ve Blazy’nin klasik Chanel takımlarını günümüze bu şekilde uyarlaması bir tesadüf olamaz!

    Belki de Coco Chanel yaşasaydı 2026 için bu tasarımları yapardı diyerek defilenin sarhoşluğuyla bu filmden çıkıyorum çünkü benim gibi X kuşağı birçok kadının gençlik aşkı Jon Bon Jovi ile buluşmam var!

    Bon Jovi sanki geçen ay gördüğü bir arkadaşını tekrar görmüşçesine ‘Selam n’aber, gel şurada oturalım.’ diyor. Metro treninin bankında otururken konuşmaya başlıyoruz. O kadar sıcak biri ki, sarılma hissi uyandırıyor insanda; ona dokunmadan duramıyorum. Hala yakışıklı ve karizmatik; üstelik Soul Kitchen projesiyle evsizlere açık restoranı ve dünya çapında yaptığı insani yardımlarla daha da yücelmis bir Jon var bu sefer karşımda...

    2011’de İstanbul’da performans sergilediniz. Bu şehirde sizi en çok etkileyen ne oldu? İstanbul’u ve insanlarını düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor?

    Trafikten sonra mı? Boğaz kenarındaki o harika otellerin oluşturduğu büyüleyici mimari. Asya’ya açılan bir kapı olması. Yemekler. Güzel kadınlar. Hepsini çok net hatırlıyorum. Trafik yüzünden otelden stadyuma helikopterle gitmek zorunda kaldığımızı özellikle hatırlıyorum. Ama İstanbul’u çok seviyorum ve umarım yakında tekrar gelirim.

    20 yıl sonra tekrar turne yapmak hakkında ne düşünüyorsunuz? Paul McCartney, The Rolling Stones gibi...

    Biliyorsunuz, bir ameliyat geçirdim ama artık sağlıklıyım. Bu yüzden Wembley Stadium, Croke Park gibi yerlerde konserler vereceğim... 2026 için hepsi bu. 45 yıl sonra hala turneye çıkıyor olacağımı hiç hayal etmemiştim fakat sağlıklığıma kavuştum ve tekrar sahneye çıkıp kendimi denemek istiyorum. Ve sahnede hala harika olduğumu bir kez daha kanıtladıktan sonra 2027’de İstanbul gibi yerlere yeniden gelip konserler vereceğim.

    Şöhretin ve bir rock yıldızı olmanın beraberinde getirdiği bağımlılıklardan ve olumsuz etkilerden kendinizi nasıl korudunuz?

    Bence bu biraz klişe. Bono, Bruce Springsteen, Michael Stipe ya da Lenny Kravitz’e bakın... Hepsi çok sağlıklı. Yani bence bu, insanların içine düştüğü bir klişe; dergilerde okuduğunuz şeyler gibi. Elbette herkes kadar biz de eğlendik ama bunu aşırılıklara kaçmadan da yapabildik.

    Evet ama bunu nasıl dengelediniz? Bir yandan da aslında çok mutlu bir evliliğiniz var.

    Tabii onun da etkisi var. Ama bence büyük resimde beni asıl yükselten şey müzikti. Bu benim için gerçekten önemliydi ve ona asla saygısızlık etmedim.

    İnsani ve toplumsal fayda sağlama yönünüze gelecek olursak, insanlara yardım etmeyi seviyorsunuz. Ama bu sadece Amerika ile mi sınırlı? Örneğin Filistin’deki insanlara yardım etmek hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Amerika ile sınırlı değil. Ben oldukça aktif biriyim öyle ki Ukrayna’da savaşın ilk günlerinde maddi destek sağlıyordum. Oraya gidemiyorduk Covid nedeniyle ve ulaşım zorlukları vardı. Ama en başından itibaren José Andrés ile birlikte gıda yardımları için bağış yapmıştık. Ve Filistin’deki masum çocuklar için gerçekten içim sızlıyor. İçinden geçtiğimiz zamanlar çok travmatik.

    40 yıl içinde müzik endüstrisinde yaşanan değişimleri nasıl yorumluyorsunuz? Artık albüm satın almıyoruz ve insanlar da albüm kaydetmek istemiyor değil mi?

    Sürekli evrilen bir yapı bu. Plaklara yeniden bir ilgi var ama kimse artık eskisi gibi 20 milyon albüm satmayacak. Ama bunun çok da kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sadece farklı bir durum. Streaming meselesi, sanatçılar için adil bir şekilde gelir getirisi sağlandığı sürece, müziğin daha geniş kitlelere ulaşması açısından iyi. Ama hala evriliyor. Benim için müzik zaten sürekli değişen bir konu. Her şeyin döngüsel olarak geri geldiğini gördüm. Boy band’ler gelip gitti sonra tekrar geldi. Country müzik de öyle, yok olup geri döndü. Şimdi de gitarın yeniden yükselişe geçtiğini düşünüyorum. Belki Oasis bunun öncülerinden biri oldu ve yeni bir jenerasyon geliyor. Oğlumun bir grubu var ve bana tekrar gitar odaklı müzikleri keşfettiriyor. Yani bu dalga geri geliyor.

    Şu anın rock yıldızı olarak kimi görüyorsunuz? Kimi rock yıldızı olarak sayabilirsiniz?

    Ben daha çok insanların kim olduklarından ziyade şarkılarını seviyorum. Yani duvara posterini asıp “Ben de böyle olmak istiyorum” diyeceğim figürlerden çok yaptıkları müzik ilgimi çekiyor. Ama yeni yetenekleri de kesinlikle küçümsemiyorum. Dediğim gibi, şu sıralar duyduğum yeni rock’n roll grupları içinde Inhaler (Bono’nun oğlu) aklıma geliyor; sesini gerçekten beğeniyorum. Çok iyi şarkılar yapıyorlar. Öte yandan Zach Bryan gibi iyi şarkı yazarları da var. Yani müzik farklı türlerde hala çok canlı. Şarkılar yazacak, hikayeler anlatacak söz yazarlarının, pop şarkılar söyleyen pop kadınlarının, country söyleyen country erkeklerinin her zaman olacağına eminim. Evrim devam etse de sanat hala yaşıyor. Sadece kültürel olarak önceki jenerasyonlar kadar etkili olmayı başarmaları gerekiyor.

    Genç müzisyenlere hayatta başarılı olmak için ne tavsiye edersiniz?

    Kendileri olmaları. Başkalarının peşinden koşmamaları, sırf popüler diye birini taklit etmemeleri.

    Peki kadere mi inanıyorsunuz yoksa çok çalışmaya mı?

    İkisine de. Yani ben belli bir zamanda, belli bir yerde doğdum ve bu da yardımcı oldu. 60’larda New York–New Jersey’de doğdum, 70’lerde burada büyüdüm. Bu bir avantajdı. Ancak sıkı çalışmanın yerini tutacak hiçbir şey yok.

    Hayatınızdaki en büyük hata neydi?

    Saçlarımın beyazlamasına izin vermemdi!

    Peki modayla ilişkiniz nasıl?

    Aslında çok da bir ilişkim yok. Chanel beni davet etti ve ben de “konfor alanımdan çıkmam lazım” diye düşündüm. Gianni Versace hayattayken onun için kampanyalar çekmiştim ama hiç defilelerine katılmamıştım. Şimdi Chanel defilesi için davet edildiğimde bu kez gelmek istedim. New York’ta bir gün daha kaldım. Geldiğime çok memnunum. Kıyafetler muhteşemdi, koleksiyon inanılmazdı. Sunum, müzik, modeller... Hepsi çok havalıydı. Burada olmak benim için gerçekten büyük bir zevkti.