30 Nis 2026

Görünmeyenin peşinde

Gündelik hayatın içinde çoğu zaman fark edilmeden geçen anlara dikkat kesilen bir oyuncu. Öykü Karayel, bir bakışta, bir nefeste, söylenmeyende yoğunlaşan duygunun izini sürüyor.

  • Yazar Yeşim Yeşilçimen 

  • Fotoğraf Gabriel Vorbon

    Moda Editörü Bengisu Gürel

    Gündelik hayat çoğu zaman fark edilmeden akan anlardan oluşuyor. Senin oyunculuğunda ise tam da bu “küçük” anların içinde büyük bir yoğunluk hissediliyor. Sen bu yoğunluğu nasıl tanımlarsın?

    O fark edilmeden akıp giden anlar çok ilgimi çekiyor. Çocukluğumdan beri algımın bu yönlere doğru merakla çekildiğini hissediyorum. Kalabalıklar içinde devrilen bir bakış, diyaloğun içinde alınan derin bir nefes, sevinirken buruklaşan bir çift göz… Bütün bunlar merakımı inanılmaz cezbediyor. İnsanların bir şey söylemelerindense susmaları daha çok ilginç geliyor. Sanat da biraz o yüzden var. İnsanın gölge tarafına duyduğumuz o merak yüzünden. Onlar bir eser yoluyla dışarı vurulduğunda biz de kendimizi arınmış hissediyoruz. Ben de bir şeyleri icra ederken öyle bir yoğunluğun peşinde oluyorum.

     

    Bir Başkadır’da Meryem karakteriyle neredeyse hiçbir şeyi büyütmeden, sınırlı bir alanda çok güçlü bir etki yarattın. O karakterde neyi özellikle geri tutmayı seçtin?

    Meryem’in naif bir yerden yaptığı isabetli analizler, bazen kendiyle tezat bir durum oluşturduğunda komik anlara vesile oluyordu; haliyle oynaması çok eğlenceliydi. Bazen bir şeyi oynarken fazla eğlenmek de bir handikap olabiliyor. Bu sefer kendini kaptırıp sınırları genişletmeye, fazla fazla yapmaya başlıyorsun. O sınırların içinde kalmak, naifliği kaybetmemek önemli oldu benim için.

     

    Berkun Oya gibi çok detaylı ve güçlü yazan bir yönetmenle çalışmak oyuncu olarak seni özgürleştiriyor mu yoksa daha mı dikkatli olmaya itiyor?

    Berkun bir taraftan çok iyi bir oyuncu. Yazdığı her şeyi o gözle de yazıyor. Oyuncuyu inanılmaz rahatlatan bir şey bu ve sıkça rastladığımız bir durum değil. O yüzden onun diyaloglarının dışına çıkmak gibi bir isteği olmuyor oyuncuların. “Bu replik benim ağzıma oturuyor mu, şöyle söylesem daha mı iyi olur?” gibi şeyler düşünmüyorsun. Sadece nasıl daha iyi aktarırım diye kafa yoruyorsun. Ekstra bir mesai yükünden kurtulmuş oluyorsun aslında. Bir anlamda özgürleştiren bir şey bu. Bir de bazı sınırlar insanı özgürleştirir. Çünkü bir sınır varsa, o sınırı aşma eğilimi gösteriyor insan ruhu. Bu sefer yaratıcı zihin devreye giriyor ve o kısıtlı alanda, çizgileri aşmadan kendini aşmaya çalışıyor.

     

    Bir Başkadır’ın yeni sezonu konuşulurken, o dünyaya tekrar dönme fikri sende nasıl bir karşılık buluyor?

    Bazı dostluklar vardır ya araya yıllar girmiştir ama kaldığın yerden devam edersin. On sene, yirmi sene önceki sululuğuna bir anda geri dönersin; iki tarafta da hiç tereddüt olmaz. Yaptığın her şaka, her tespit yine karşılık bulur. Benim için öyle bir dostla bir araya gelmek gibiydi.

     

    Umami projesinde ise çok gündelik bir mekanın içinde, kesintisiz bir yoğunluk var. Sıradan bir alanın bu kadar güçlü bir sahneye dönüşmesi seni nasıl etkiledi?

    Restoranlardaki dinamik, sahneye o kadar müsait ki. Orada da başroller var, yan roller var, yan rol olup gözü yükseklerde olanlar var. Kendi içinde kocaman bir drama mutfağı. Çocukluğumdan beri şef dünyasını ilgi ve keyifle takip ederdim. Umami, şahsi ilgi alanımla mesleğimin gerçekten kesiştiği bir iş oldu. O anlamda benim için yeri ayrı.

     

    Bir rol seni zorlamıyorsa, o rolle ilişkin değişiyor mu?

    Beğendiğim hikayelerin ve oynamayı tercih ettiğim rollerin genellikle derinlikli tarafları oluyor. O tarafları bulup yüzeye çıkarmanın ve bunu olabildiğince gerçekçi bir şekilde yapmaya çalışmanın zorluğu mutlaka oluyor. Bazen fiziksel olarak beni zorlayacak şeyler de çıkabiliyor. Onların üzerine gitmek, kaçmamak artık benim için daha da heyecan verici bir hal aldı.

     

    Evcilik filminde ilişkiler çok tanıdık ama aynı zamanda rahatsız edici bir alan da açıyor. Bu ikili duyguyu kurarken senin odağın neydi?

    Uzun süreli ilişkilerde, ilişkiye de partnere de yabancılaşmak aslında çok tanıdık bir duygu. Bazı ilişkilerde, bir noktadan sonra karşındaki insanı değil, onun sende bıraktığı fikri sevmeye başlıyorsun. Bu da ister istemez bir mesafe yaratıyor. O mesafeyle yüzleşmek ise oldukça rahatsız edici. Çoğu zaman kaçtığımız, ertelediğimiz bir şey bu. Ama bastırılan her duygu bu sefer yıkıcı bir şiddetle kendine bir çıkış yolu buluyor. Senaryonun bu incelikli tarafı performansları da derinleştiriyor mecburen.

     

    Kendini “dingin”, “dengede”, “duyguları çok uçlarda yaşamayan biri” olarak tarif ediyorsun. Bu iç denge, oyuncu olarak seni koruyan bir alan mı yoksa bazen kırılması gereken bir kabuk mu?

    Aslında duyguları uçlarda yaşamamak, bir denge tutturmaya çalışmak bana objektif bir yaklaşım ve kendime dışarıdan bakabilme şansı veriyor. Yaptığım şeyi bir farkındalıkla yapabilmeme, seyircinin ne göreceğini ya da hissedeceğini önceden sezebilmeme vesile oluyor. Ancak bu durum, bir oyuncu olarak aynı zamanda en büyük kabusum çünkü yaratıcı zihnin devreye girmesi büyük ölçüde o dış gözü kapatabilmekle ilgili. Bazen kendinle ilgili sürprizlere açık olma hali performansta can alıcı etkiler yaratabiliyor. Benim eğilimim ise maalesef böyle bir fırsatın kaçmasına sebep olabiliyor.

     

    Platonik: Mavi Dolunay Otel’de ton tamamen değişiyor; daha hafif, daha oyunlu bir alan var. Böyle bir dünyaya girdiğinde oyunculuk reflekslerin nasıl değişiyor?

    Başta çok zorlandım çünkü meseleye tarz ve tür mantığıyla yaklaştım. Bu türe ait beklentiler, gereklilikler neler diye düşününce bir süre işin içinden çıkamadım. Sonra meselenin sadece karakterimin sahiciliğiyle ilgili olduğunu; aslında komedi işlerinde de buradan bakıldığında mizah unsurların çalıştığını fark ettim. Bana o anlamda daha önce hiç deneyimlemediğim refleksler kazandırdığını düşünüyorum.

     

    Bugün geriye baktığında, seni değiştiren şeyin oynadığın roller mi yoksa o rolleri oynadığın süreçler mi olduğunu düşünüyorsun?

    Süreçler elbette. O rollerle bütünleşme sürecindeki cebelleşme, yollar arama, bulamama, bulma… Bütün bunlar insanın mesleğinde gelişmesi için başına gelmesi gereken şeyler.

    Son Yemek ve Artakalan gibi projelere baktığımızda, yine farklı dünyalara açılan bir çizgi var. Yeni projelerde seni en çok heyecanlandıran şey ne oluyor?

    Biraz genel olarak hayatımdaki konfor alanından çıkmakla ilgili meselem işime de yansıdı. Eskiden kendime yakın şeylere çekilme eğilimim vardı. Şimdi o sınırlar biraz dar gelmeye başladı. “Benlik değil” diye düşündüğüm şeylerin içine girip oralara bakmaya, oralardan dersler çıkarmaya merak saldım. Artık yapamayacağımı düşündüğüm şeyler beni daha çok heyecanlandırıyor.