21
21
Samuel François’nın Barok, Heykelsi ve Sürreal Dünyası
Moda direktörlüğü ve mücevher tasarımcılığı. Farklı ritimlere sahip ancak birbirini besleyen iki alan. Samuel François’nın yaratıcı dünyasında, editoryal üretimin hızı ile zanaatkarlık aynı anda var oluyor.
Yazar Selin Yıldız
Fotoğraf: Sofia Sanchez & Mauro Mongiello
Röportaj: Selin Yıldız
Numéro Magazine’de uzun yıllardır moda direktörü olarak çalışan Samuel François, derginin görsel dilinin merkezinde yer alan isimlerden biri. Studio Berçot’da moda eğitimi aldıktan sonra moda kariyerine başlayan François, moda alanındaki bu kolektif üretim pratiğini, 2017’de kurduğu kendi mücevher markasıyla daha kişisel bir alana taşıyor. Editoryal süreçlerin hızına karşılık, mücevher üretiminde daha yavaş, deneme ve zanaat odaklı bir süreç benimsiyor. Tasarımlarında göz, kemik ve kafatası gibi beden referansları öne çıkarken barok, sürrealist ve maksimalist bir çizgi bu estetik dili besliyor.
Yıllardır Numéro dergisinde üretim yapıyorsunuz. Numéro’da kolektif bir görsel dil içinde çalışırken kendi mücevherlerinizde tamamen kişisel bir alan açıyorsunuz. Bu iki üretim biçimi arasındaki farkı nasıl deneyimliyorsunuz?
İkisi farklı ritimlerde ilerleyen ama birbirini tamamlayan üretim biçimleri. Editoryal çalışma hızlıdır; sonucu çabuk alırsınız ve neredeyse anında bir tatmin sağlar. Buna karşılık mücevher üretimi çok daha fazla zaman, geliştirme, deneme ve geri dönüp düzeltmeler yapmayı gerektirir. Ayrıca dökümcü, finisajcı, yaldızcı ve mineci gibi farklı meslek gruplarının da sürece dahil olmasını içerir. Her iki yaratım biçimi de sezgiye ve ilhama dayanır ancak mücevher tarafında prototipleri bizzat kendim tasarlayıp parçaları en sonunda bir araya getirdiğim için en çok çalışan yine kendi elim oluyor.
Avalon Vega markanızla couture üzerinden tasarıma başladınız ve 2008’de Paris Haute Couture haftasında ilk İlkbahar/Yaz koleksiyonunuzu sundunuz. Ardından bu alandan uzaklaşıp mücevherle yeniden üretime döndünüz. Bugünkü estetik anlayışınızda o dönemin izlerini hala görmek mümkün mü?
Aslında hazır giyim tasarımında da bir girişimim oldu ve bu çocukluğumdan beri arzumdu. Arkadaşım Daniel Fumaz ile birlikte tasarladığımız bu koleksiyon, antik dönem, 70’ler sineması gibi estetik açıdan tekrar eden pek çok saplantımı açığa çıkarıyordu ve o dönemde mücevherleri de yine ben tasarlıyordum. Hatta bazı parçalar, bugünkü işlerimde sıkça karşınıza çıkan büyük metal çiçekler, antik zincirler, cam gibi unsurları o zamanlarda da taşıyordu.
Tasarımlarınızda beden parçaları (gözler, ağızlar, kafalar, kemikler) dikkat çekiyor. Bedene referans vermek neden ilginizi çekiyor?
Göz, benim için her zaman çok önemli bir sembol oldu. Aynı zamanda beden parçalarını sıkça kullanan sürrealizme güçlü bir eğilimim var. Şiirsellik, hafif bir kayma ve ince bir sertlik barındıran bir yaklaşım. Özellikle beden parçalarının kalıplarını bitkisel formlarla bir araya getiren Claude Lalanne’ın çalışmalarına büyük bir hayranlık duyuyorum. Onun işlerini çok genç yaşta, Yves Saint Laurent ile yaptığı iş birlikleri sayesinde keşfettim ve bu duyarlılık o günden beri bana eşlik ediyor.
Mücevherlerinizde Schiaparelli’ye yakın maksimalist bir çizgi hissediliyor. Kendinizi bu tür estetik akımlar ya da referanslar üzerinden tanımlar mısınız?
Schiaparelli’yi elbette her dönemi ve farklı evreleriyle çok seviyorum. Ayrıca markanın güncel kreatif direktörü Daniel Roseberry ile de birçok estetik eğilimi paylaşıyorum. “Maksimalizm” meselesine gelince, bir erkek olarak oran algımın bir kadına kıyasla biraz farklı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca parçalarımı birer mikro heykel gibi kurguladığım için onları biraz daha iddialı ve hacimli tasarlamayı tercih ediyorum. Unutmayalım ki ben mücevher dünyasından çok moda dünyasından geliyorum; bu yüzden de elim otodidakt yani kendi kendine gelişmiş ve çok fazla kalıplaşmış değil.
Tasarımlarınızdaki bu net imgelerin ardında çoğu zaman bir hikaye mi yatıyor yoksa onları daha çok saf biçimler olarak mı kurguluyorsunuz?
“Mikro heykel” terimini kullansam da ve form benim için çok önemli olsa da parçalarımı saf formlar olarak düşünmüyorum. Daha çok zihnimdeki imgelerin, anıların ve arzuların beni yönlendirmesine izin veriyorum; bunları da mum üzerinde şekillendiriyorum. Önceden kurgulanmış bir hikaye yok; aksine süreç boyunca, ilk mum maketinden son montaja kadar ilerlerken ortaya çıkan keşifler ve açılımlar var.
Sizce moda direktörlüğündeki diliniz ile kişisel tasarım anlayışınız hangi noktalarda kesişiyor, hangi noktalarda ayrışıyor?
İlk soruya verdiğim yanıtta da söylediğim gibi, burada esasen iki farklı ritim söz konusu. Moda sanat yönetimi ya da stilizm, ekip içinde yürüyen ve zihin ile duyulara hitap eden, adeta bir tiyatro sahnelemesi gibi işleyen bir süreç. Buna karşılık mücevher üretimi (benim için) daha duyusal ve daha manuel; gerçek anlamda bir sanatçı/ zanaatkar pratiği. Bu iki yön, parçalarımı sahnelediğim anda -fotoğraflar ve sunumlar aracılığıyla- bir araya gelip kesişiyor.

Samuel François
Mücevherlerinizle kurduğunuz ilişki zanaat temelli bir süreçten geçiyor. Bu yöntemlerin size çizim ya da dijital tasarımdan farklı olarak sunduğu şey nedir? Geleneksel üretim biçimleriyle özel bir bağ kurduğunuzu düşünüyor musunuz?
Zanaatkarlığa ve geleneksel tekniklere çok bağlıyım; anlamak için dokunmaya ihtiyaç duyarım ve güncel teknolojilere hakim değilim. 3D modellemeye başvurduğum oluyor ama yalnızca ters çevirme ya da ölçek değiştirme gibi işlemler için. Sonrasında ise elim çoğu zaman yeniden devreye giriyor; hem de neredeyse takıntılı bir şekilde.
El işçiliğine önem veren bir tasarımcı olarak bir parçanın elde yapılmış olduğunu hissettiren kusurlar, izler, patina ve dokular sizin için ne kadar belirleyici?
Otodidakt biri olarak zamanla işim daha da inceliyor; eskiden dikkat etmediğim bazı şeyler (kusurlar) artık beni neredeyse rahatsız edebiliyor. Ama bir parçanın insan eliyle şekillendirilmiş olduğunu görmek beni derinden etkiliyor. Kusursuz bitişler bazen beni düşündürüyor; makine üretimi bir yüzeyin kusursuzluğu da hoşuma gidebiliyor. Yine de asimetriye, karşı koyulmaz bir şekilde çekiliyorum.
İtalya sizde sadece bir coğrafya değil, bir ruh hali gibi işliyor. Napoli, Roma ya da Venedik’e duyduğunuz bu çekimin kaynağı sizce nerede yatıyor?
İtalya’ya duyduğum ve hala beni derinden besleyen bu çekimin, sanırım 70’ler sinemasından ve Federico Fellini, Pier Paolo Pasolini gibi yönetmenlerden geldiğini düşünüyorum. Tarihsel ve mimari katmanların zenginliği, her kentin kendine özgü aşırı çeşitliliği benim için tükenmez bir ilham kaynağı. Antik müzelerden “Kurşun Yılları”na, “Stile Liberty”den baroğa kadar uzanan bu geniş yelpaze beni sürekli besliyor.
Daha önceki röportajlarınızda Yunanistan’a olan ilginizden de bahsetmişsiniz. İtalya ve Yunanistan dışında sizi besleyen başka coğrafyalar var mı?
Yunanistan elbette ve Boğaz’a kadar uzanan tüm Akdeniz... Ama aynı zamanda Güney Amerika da. Ben tam bir şehir tutkunuyum; bu yüzden Napoli, Venedik ve Roma’ya (çok yakında Cenova ve Torino’yu da ekleyeceğim) ek olarak Havana, Buenos Aires ve Rio de Janeiro’yu da söylemem gerekiyor. Tüm bunlar çok “Latin” bir ruh taşıyor. Ve biraz da dini.
“Barok” kelimesi işlerinizi tanımlamak için sıkça kullanılıyor. Sizin için barok bir estetik kategori mi yoksa daha içgüdüsel bir yaklaşım mı?
Bazı insanlar doğuştan barok bir duyarlılığa sahiptir; sanırım ben de onlardan biriyim. Daha önce de söylediğim gibi asimetriye, harabelere, kırmızıya, altına, siyaha ve beyaza, karşı konulmaz bir çekim hissediyorum...
Sofia Sanchez & Mauro Mongiello, Paolo Roversi, Elina Kechicheva, Sølve Sundsbø gibi çok farklı görsel dünyalara sahip isimlerle çalıştınız. Bir fotoğrafçının evrenine dahil olurken nelere dikkat ediyorsunuz?
Yalnızca bana ilham veren fotoğrafçılarla çalışmaya özen gösteriyorum. Bu, onların evreni, tekniği ya da kişiliği olabiliyor. Yaratıcı bir diyalog olmadan çalışmak benim için oldukça zor. Elbette kendi evrenim bir fotoğrafçınınkiyle tam örtüşmese bile onun beklentilerine akıllıca uyum sağlayabiliyorum. Ama bir çekimin sadece bir iş alışverişinden ibaret olmamasını, daha fazlasına dönüşmesini istiyorum.
“Bazı insanlar doğuştan barok bir duyarlılığa sahiptir; sanırım ben de onlardan biriyim.”
