21 May 2026

Anlam Arslanoğlu de Coster ile anlam haritası

Anlam Arslanoğlu de Coster, küratöryel pratiğinde, en basit görünen deneyimlerin içinde saklı olan katmanları açığa çıkarıyor. Onun için sergi bakılan değil; hissedilen, hatırlanan ve bazen açıklanamayan bir karşılaşma.

  • Yazar Kumru Yaren Cengiz 

  • Fotoğraf: Elif Kahveci

    Anlam Arslanoğlu de Coster, nesneleri ve duyguları görünür kılmaktan çok fark ettirmeye çalışıyor. Başka bir deyişle gündelik olan ile sembolik olan arasında bir ayrım gözetmiyor. Biri diğerinin içinde tamamlanıyor.

    İstanbul, Paris ve Londra arasında şekillenen, kurumsal yapılardan bağımsız projelere uzanan kariyeri de aslında bu geçiş haliyle paralel ilerliyor. İstanbul Modern, SALT ve Musée des Arts Décoratifs gibi kurumlarla başlayan, Artsy’de sanat dünyasının dijital dönüşümüne temas eden, bugün ise Fairplay ve Zeyrek Çinili Hamam’daki programla farklı bir yere evrilen bir yolculuk.

    Zeyrek Çinili Hamam’ın altındaki sarnıçta kurguladığı sergilerde mekan hiçbir zaman sadece bir alan değil. Daha çok, işleri çağıran, yönlendiren ve aralarındaki ilişkiyi kuran bir gösterge. Hatta bazen de zorlayan ve sınırlandıran bir yerde... Bu yüzden ortaya çıkan şey mekansal bir sergiden ziyade içine girilen bütünlüklü bir deneyim hali gibi çalışıyor.

    Margaret R. Thompson’ın Türkiye’deki ilk kişisel sergisi Temenos: İç Deniz de böyle bir noktada yer alıyor. 17 Nisan – 30 Ağustos 2026 tarihleri arasında izlenebilen sergi, kendini bize yine aynı yerden açıyor: Aşağıya doğru bir hareket, içe doğru bir yönelim, yüzeyin altına bakma ihtiyacı. Bakmaya cesaretiniz var mı?

    Anlam De Coster’ın cevaplarında ise dikkatimizi çeken, anlamın dışarıda değil; kurulan ilişkide ortaya çıktığı fikri. Bir nesnede, bir mekanda ya da bir anlatıda değil; dikkat edildiği anda açılan bir yerde beliren gerçeklik. Belki de bu yüzden onun kürasyonları didaktiklikten uzak; hissettirmeye yakın duruyor.

    Sanatla bu kadar iç içe yaşayan biri olarak bir küratörün bakışı gündelik hayatını değiştiriyor mu? Bir müzede ya da galeride değil de tamamen sıradan bir yerde -bir sokakta, bir kafede, bir vitrinde- sizi son zamanlarda durduran bir şey oldu mu?

    Sadece gözlerim değil, tüm duyularım oldum olası sürekli çevremi tarıyor. İstanbul ve Paris gibi çok katmanlı şehirlerde yaşamanın en güzel yanı her baktığınız yerde keşfedilecek sonsuz detay olması. Yıllar içerisinde dünyaya bakışınız değiştikçe, her gün geçtiğiniz sokaklarda bile daha önce dikkatinizi çekmemiş mimari öğelerin, bilgilerin, bitkilerin ya da yeni dükkanların adeta birden görünür olabilmesi inanılmaz. Bu anlar için yaşıyorum diyebilirim. Bu duruma verebileceğim sayısız örnek var ama bunlardan bir tanesini paylaşabilirim. Paris’te yıllarca yüzlerce kez geçtiğim bir sokakta daha önce hiç fark etmediğim bir sahaf keşfettim ve içinde hep aradığım bir kitabı buldum. Bir daha aynı sokaktan geçtiğimde tekrar o kitapçıyı orada bulamayacağım diye korkuyorum.

    Küratöryal yaklaşımınızı tanımlamanızı istesek; yaptığınız kürasyonlar spesifik olarak bir sanatçıdan mı yola çıkıyor yoksa bir fikirden mi doğuyor?

    Karma sergiler bir fikirden hatta o fikrin neredeyse bir saplantıya dönüşmesinden doğuyor. Hangi sanatçıların ve eserlerin dahil olacağı bir araştırma ve kuluçka sürecinden sonra şekilleniyor. Kimisi aslında o sergi üzerinde bilinçli olarak çalışmaya başlamadan önce arka planda pişiyor oluyor. Sanatçıların kişisel sergilerinin küratörlüğünü üstlendiğimde ise tabii bambaşka bir süreç söz konusu. Her serginin oluşumunun farklı saikleri var. Zeyrek Çinili Hamam’ın Bizans sarnıcındaki programında ise yaklaşımımı hamamların tarih boyunca üstlendiği toplumsal rol üzerine Koza Güreli Yazgan ile konuşmalarımız ve mekanın kendisi belirledi. Daha önce Türkiye’de kişisel sergi açmamış ve pratiği (benim için) bu yapının ruhuyla konuşan sanatçıları davet ediyorum ve bu mekana özgü eserler yaratmaları için alan açmaya, eşlik etmeye gayret ediyorum. Her defasında sanatçılar aracılığıyla bu külliyatın farklı yönlerine dair yepyeni bakış açıları keşfetmek ve bu küçük ama dipsiz alanda yeni dünyalar yaratmak beni çok heyecanlandırıyor.

    Numéro Istanbul’un bu sayısının teması gündelik hayatın sıradanlığının içindeki estetik. Sizin sergilerinizde de hamam, su, ritüeller gibi günlük hayatın akışında yer alan deneyimler var ama bir yandan da neredeyse mitsel bir boyut kazanıyor. Sizce sıradan olan ile sembolik olan arasında nasıl bir geçiş var?

    Gündelik olanla sembolik olanın birbirinden ayrı olmadığını düşünüyorum; aksine biri diğerinin içinde sürekli potansiyel olarak mevcut. Aslında çok sıradan gözüken şeyler ve eylemler, tarih öncesi çağlardan beri hep arketipler ve evrensel anlamlar taşıyagelmiş. Eski masallar, deyişler, efsaneler, objeler, mimari formlar hep bunlar üzerine kurulu. Örneğin ateşi sadece ısınmak, aydınlatmak ve yemek yapmak gibi somut ihtiyaçlarla özdeşleştirebiliriz ama sembolik açılımlarını düşündüğünüzde üzerine sonsuz kitap yazılabilir, sergi yapılabilir. Ya da müzelerde sergilenen antik çağlardan gündelik hayata dair objeleri gözünüzün önüne getirin: Hepsinin formları, süslemeleri ve taşıdıkları sembollerle rutin jestlere nasıl anlam ve kutsallık kattığını görüyoruz. Karahantepe, Göbeklitepe gibi merkezler ve mağara resimleri de bana inanç, hikaye anlatımı ve ritüellerin yemek-içmek kadar temel bir ihtiyaç olduğunu düşündürüyor. Tam da bu soruları yanıtlamak için bir müzenin kafesine gittiğimde, müzenin kitapçısında Simone Weil’in insan ve kutsallık üzerine bir denemesine denk geldim. Weil’e göre insanı kutsal kılan haklar, kişilik ya da demokrasi gibi kavramlar değil; gerçek, güzellik ve adalet gibi kişisel olmayan iyiliklere erişebilme kapasitesi. Kutsal olanın bir insanın kendi sınırlarını aşıp kişisel olmayan bir iyiliğe temas ettiği o an olduğunu savunuyor, ki bu aslında tam da ritüeller ve mitlerin insana tarihsel olarak sağladığı şey. Sıradan sahneler ya da deneyimlerin içinde müthiş bir ahenk ve estetik bulabileceğimiz gibi gündelik nosyonlar hem kişisel, hem de kolektif ölçekte bağ kurabildiğimiz hikayelere de gebe. Bence o geçiş, dikkat, kurulan ilişkiler ve bağlamla ilgili. Benim ilgilendiğim mesele de genellikle üzerinde çok da düşünmediğimiz kavramların, elementlerin ya da sembollerin tarih boyunca farklı disiplinlerden sanatçı ve düşünürlerin dünyalarındaki yansımalarını araştırmak. Ve bu araştırmanın sanatçıların pratiklerinde yeni yollar açmasına vesile olmak.

    Bazı mekanlar işi taşır, bazılarıysa neredeyse işe direnç gösterir. Zeyrek’in sarnıcı sizin için hangisi?

    Zeyrek Çinili Hamam’ın Kurucu Direktörü Koza Güreli Yazgan beni hamama davet ettiğinden beri yaklaşımımız hamamı ve altında keşfedilen Bizans sarnıcını bir dekor ya da arka plan olarak değil, sergilerin omurgası olarak kurgulamak. Dolayısıyla bu yapının mimari, tarihsel, kültürel ya da sembolik dünyasından beslenebilecek sanatçılarla çalışmaya gayret ediyoruz ve mekan da bize çok cömert davranıyor. Bazen tarihi anlamda bu kadar “ağır” bir kültür mirasının gölgesinde yeni iş üretmek sanatçılar için zorlu olsa da sarnıç çoğunlukla işleri çağırıyor, şekillendiriyor, birbirleriyle ilişkilendiriyor ve sanatçıların üretiminde yepyeni sayfalar açıyor.

    Margaret R. Thompson’ın pratiğinde sizi ilk yakalayan şey ne oldu?

    Margaret’la ilk iletişime geçtiğim dönem, Galerist’te gerçekleşen Yanardağ Sevdalısı sergisi üzerine araştırma yaptığım sürece denk geldi. İlksel sular (primordial waters) kavramını sergiye nasıl taşıyacağımı düşünürken aklıma Margaret geldi. Benim bilinç düzeyimde ulaşamadığım yerlere erişimi olduğunu ve bu zamanın ötesinde dönem ve diyarları resimlerine taşıdığını hissettim. Agnes Pelton, Georgia O’Keeffe, Leonora Carrington gibi çok sevdiğim sanatçılarla olan ruh akrabalığı da beni çekmiş olabilir. Margaret R. Thompson’ın işleri bir şeyi temsil etmekten çok, algı katmanlarına açılan geçitler gibi işliyor. Eserleri görsel bir deneyime ek olarak benim için bedensel ve sezgisel bir ilişkiye de alan açıyor. İngiliz sanatçı Chantal Powell bir panelde “belki de

    sanatçının görevi her şeyi aydınlatmak değil, henüz görünür olmayanı tutmak, bir taşıyıcı olmaktır.” demişti. Margaret R. Thompson, benim için tam da bunu başarıyor.

    Dönüşüm, arınma, eşik, iniş gibi fikirler sizin sergilerinizde sık sık karşımıza çıkıyor. Siz bu hattı geriye dönüp baktığınızda bilinçli bir yönelim olarak mı görüyorsunuz, yoksa iş seçtikçe kendiliğinden belirginleşen bir iz şeklinde mi?

    Bilinçli bir yönelim değildi kesinlikle. Bazı izlerin yarattığı yol ancak uzun bir süre yürüdükten sonra ortaya çıkıyor. Çıkış noktası şahsi hayatımda yaşadığım bazı kırılmalarla başlayan kendi yeraltıma seyahatim olmuş olabilir ama hamamdaki ilk sergi olan Kalıntıların Şifası’nın Pompeii’den Eleusis ve Delphi’ye uzanan araştırma süreci bu yönelimi kristalize etti. Mitoloji, arkeoloji, doğa ve psikanaliz üzerine okumaya başladığınızda ister istemez pek çok yolun kesiştiğini görüyorsunuz. Hamam bir eşik mekan olarak işliyor ve dönüşüm bu ritüelin kalbinde yatıyor. İlginç bir şekilde o dönemden beri beni çeken sanatçıların da benzer denizlerde yüzdüğünü fark etmeye başladım.

    “Gündelik olanla sembolik olan birbirinden ayrı değil bence. Biri diğerinin içinde sürekli potansiyel olarak mevcut.”

    Daha önce sanatçılar için bir tür kültürel çevirmenlik yaptığınızdan söz etmişsiniz. Farklı coğrafyalardan gelen sanatçılarla çalışırken, açıklamak ile ötesindeki sınırı nasıl koruyorsunuz?

    Bugüne kadar Zeyrek Çinili Hamam’a davet ettiğimiz yabancı sanatçıların neredeyse hiçbiri hayatlarında Zeyrek’e ayak basmamıştı. Pek çoğu daha önce bir Türk hamamında yıkanmamıştı. Dolayısıyla benim ilk rolüm temel tarihsel çerçeveyi ve bu çatı altında restorasyon sürecinden beri biriken ve onların pratiğiyle ilişkili bilgileri aktarmak. Bunu yaparken hep ilgi alanları doğrultusunda sonsuz olasılıkları filtrelemek ve oryantalizmden, didaktik yönelimlerden kaçınmaya çalışmak gerekiyor. Tabii bu tek taraflı bir iletişim değil, bu süreç içerisinde ben de onlardan çok şey öğreniyorum.

    Sizce iyi bir sergi, izleyicinin zihninde hangi biçimde kalmalı? Net bir fikir olarak mı, tek bir görüntü olarak mı, bedensel bir his olarak mı, yoksa açıklayamadığı bir rahatsızlık mı olmalı?

    Bir sergiden geriye zihnimizde, bedenimizde ya da kalbimizde bir şey kalıp kalmayacağı, kalır ise bunun nasıl bir form alacağı o kadar değişken ki... Sizin de sorunuzda dem vurduğunuz gibi kimi sergiler ilettiği fikirlerle zihne damga vururken kimileri kalp yaralarına dokunabilir. Kimisi renkleri ve dokularıyla görsel bir hatıra bırakırken kimisi pozitif ya da negatif duygularla anılabilir. Bazen de kocaman bir hiçlik kalır.

    Margaret R. Thompson’ın ‘Temenos: İç Deniz’ serisinden The Invitation adlı eseri, 2026. Fotoğraf: Brandon Soder

    Arkaik olana, mite, ritüele ve sembole duyduğunuz ilgi nostaljik değil. Daha çok çağdaş bir eksikliğe işaret ediyor gibi. Sizce bugünün insanı tam olarak neyi kaybetti de yeniden bu alanlara dönmeye başladı? Bu kadim döngüselliğin neresindeyiz?

    Bu tip şeylerden bahsederken yanlış anlaşılmaktan çok korkuyorum çünkü bazı söylemler kulağa «new age» gibi geliyor ama içten içe büyük bir değişim içinde olduğumuzu hissediyorum. Dünyanın her yerinde ezoterik öğretilere, paranormal olaylara ve tarih öncesinin sırlarına duyulan merakın artması tesadüf değil; bununla ilgili pek çok veri var. Sonsuz bir savaş, şiddet, stres, geçim sıkıntısı ve adaletsizlik sarmalında sıkışıp kalan çağdaş şehirli insan için bilimin farklı dallarındaki ilerlemelerin -kuantum fiziğinden nörobilime- spiritüel geleneklerin yüzyıllardır söyledikleriyle örtüşmesi ilginç bir yakınsama anı yaratıyor. Bence pek çoğumuz için daha evvel hayatlarımızın merkezine koyduğumuz kurum ve sistemler anlamını yitirdi fakat onların yerine koyacak bir anlam ve inanç çerçevesi bulamıyoruz. Modernite bize muazzam bir özgürlük verdi ama sanki bizi biz yapan, bizi birbirimize, doğaya, kozmosa bağlayan her şeyi tek tek elimizden aldı. İnsan zihni anlamsızlığa dayanamıyor; boşluğu mutlaka dolduruyor. Şu an yaşadığımız bu dönüş, bence bir nostalji değil; o boşluğa dair kolektif bir arayış.

    Sizin için başarı duygusu daha çok hangi anda geliyor? Bir serginin açılışında mı, araştırma sürecinde mi yoksa yıllar sonra o işin hala konuşulduğunu gördüğünüzde mi?

    Başarı duygusunu hissedebildiğim bir an pek hatırlamıyorum maalesef. Thomas Bernhard’dan not ettiğim bir alıntı vardı; hayatta sadece iki yer arasında seyahat halinde olduğu an mutlu olabildiğini söylüyordu. Bir yere varmayı değil, yolculuğu sevdiğini. Kendimi de biraz buna benzetiyorum. En büyük heyecanı ise araştırma sürecinde yaşadığımı söyleyebilirim, her yerde karşıma çıkan işaretleri ve karnımdaki kelebekleri hissettiğim o dönemin tarifi yok. Yıllar sonra o işin konuşulduğunu, insanlara şahsi anlamda dokunduğunu görürsem çok duygulanıyorum ve bu beni üretmeye devam etmek için motive ediyor.

    Size son dönemde kürasyon olarak en çok heyecan ve ilham veren sergi hangisiydi?

    Paris’teki Marmottan Müzesi’nde gördüğüm Uyku İmparatorluğu, sunduğu tematik küratöryel araştırma anlamında son dönemde en etkilendiğim sergilerden biri oldu. Bildiğim kadarıyla sanatta uyku konusunu inceleyen ilk sergiydi ve bilim tarihçisi bir nörologla birlikte hazırlanmıştı. Keşke rüyalar ve kabuslar arasında sonsuz açılımı olan bu konunun güncel sanattaki yansımalarını inceleyen bir sergi yapabilsem.