04
04
Yakın Temasla Kalıcı Bir Diyalog: Adler
Kuşaklar boyu anılarını ustalıklarına yansıtmış, gerçek değerlerin sürekliliğini isteyen bir ailenin dördüncü kuşak temsilcisi ve Adler Mücevher Evi’nin CEO’su Allen Adler ile devraldığı kültürel miras, yeni yaklaşımları ve markanın vizyonu üzerine.
Yazar Pelin Akşenkal
1886 yılında İstanbul’da kurulan Adler’in mükemmelliyetçilik duygusuyla, yaratıcılığın sınırlarını zorlayan, “eski geleneklerin ve yeni eğilimlerin füzyonu” felsefesiyle tasarlanan mücevherleri zaman ve mekan kavramlarının ötesine geçiyor.
Güzelliğe ve taşlara olan aşkla bütünleşen, oryantal mirasın duyarlılığı ve çağdaş ideallerden doğan tasarımlar, kontrastların uyumunu mükemmel bir şekilde yakalıyor.
Dördüncü kuşak temsilcisi olduğunuz Adler’in hikayesini sizden dinleyebilir miyiz?
Adler’in hikayesi 1886 yılında Jacques Adler’in İstanbul’a gelmesiyle başlıyor. Viyana’dan Amerika’ya gitmek üzere yola çıkan Jacques Adler gönlünü geçerken uğradığı İstanbul’un büyüsüne ve bu efsanevi şehrin havasına kaptırmış ve kalmaya karar vermiş. İstanbul adeta yeni dünyası olmuş; sanki burada doğmuş gibi şehri benimsemiş. Güneşin altın renklerinin kubbelerdeki yansımaları, çiçekli bahçeler ve Boğaz’ın iki yakasına serpiştirilmiş saraylar ona ilham vermiş. Doğu ve Batı’nın kesişim noktası İstanbul kreasyonlarına rehberlik etmiş. O dönemde, Osmanlı elitleri pek çok lüks ürününü Avrupa’dan getirtirmiş. Jacques kendi donanımını zenginleştirmek, ustalığını ve zanaatkarlığını perçinlemek için bir süre Viyana’ya gitmiş ve Avrupa estetiğini yorumlamak üzere İstanbul’a dönmüş. İlk satış noktasını Tünel’de bir pasajda açmış. O dönemde Pera, İstanbul’un en şık butiklerinin bulunduğu bir caddeydi. Yaratılan modeller de çağa bakış açısından kökten bir değişimdi. Ağır parçalar bir kenara bırakılmış, tasarımlara yeni bir estetik bakış açısı getirilmişti. Jacques’ın tasarımları Art Deco, Art Nouveau etkisiyle Osmanlı motiflerinin mükemmel bir harmanı, bir armonisiydi ki bu ilham Adler’in dört kuşağını da etkiledi. Kısa zamanda kadınların gözdesi olmuş ve ardından İstiklal Caddesi’nde beş kişilik bir ekiple iki katlı ikinci Adler mağazasını açmış. Jacques’ın oğlu Edward’ın aile işine 1937’de katılmasıyla ikinci kuşak başlamış. 1955 yılında Adler’in üçüncü mağazası yerini şehrin en lüks oteli olan Hilton’da almış. Aslında Jacques Adler’in en büyük hayali Avrupa ve Amerika’da tanınmaktı. Edward Adler’in teknik ve kreatif başarısı, buradaki işi oğlu Franklin’e devredip yeni bir atölye ve butik açmak amacıyla, ailevi bağların bulunduğu Atina’ya 1964 yılında yerleşene kadar devam etmiş. Franklin yani babam, İstanbul Hilton otelindeki uluslararası önemli müşteri portföyü sayesinde Adler adının yurtdışında duyulmasını sağlamıştı ve yeni ufuklara açılmanın şart olduğunu düşünüyordu. O yıllarda, ticaretin ve kültürün kesişme noktası ve merkezi, geleceğin Avrupa’sı Cenevre idi. Babam ve annem Leyla, İstanbul’dan ayrılıp Cenevre’ye yerleşmeye karar verdikten sonra ilk mağazayı orada 1972 yılında açtılar. Jacques Adler’in hayali, Franklin, Leyla ve Carlo Adler ile gerçekleşti.
Cenevre’deki butik sayesinde aslında kapılar dünyaya açılmış mı oldu?
Franklin Adler’in, kendi aramızda neredeyse efsane kabul ettiğimiz bir anısı var. Açılışın ardından Cenevre’de butikte otururken kapıdan birisi başını uzatıp yandaki dükkanın ne zaman açılacağını sorar. Babam da birazdan açılır, isterseniz burada bekleyin, size bir kahve ikram edeyim der. Dönüp yanındakilerle iki saniye fısıldaştıktan sonra adam kabul eder ve içeri girer. Bir süre devam eden hoş sohbetin ve bir iki kahvenin ardından kolye, küpe ve yüzükten oluşan bütün mücevher setlerini, neredeyse dükkanda ne varsa satın alır. Bu hikaye sadece şanstan ibaret değil aslında; açıklık, esneklik ve kültürel duyarlılıkla alakalı. Bir varoluş şekli.
Farklı kültürlerin zenginliği markanın temeli olmuş.
Kesinlikle öyle... Daha ilk günden itibaren Doğu’nun duygusallığı ve hassasiyeti, Batı’nın keskin belirliği ve geometrisiyle muhteşem bir sentez meydana getirilmiş. Eski geleneklerle harmanlanan ustalık ve zanaatçılık bilgisi, her jenerasyonun ortaya koyduğu yeni yaklaşımlarla zenginleşmiş. Bu farklı coğrafyalara ait kültürler ve duygular arası ikilik Adler’in bir nevi imzasını oluşturuyor: Sabit bir tarz yerine kalıcı bir diyalog.
Şimdi düşündüğünüzde aklınıza gelen, sizin ailenizin markaya en büyük katkısı ne oldu?
Babam Franklin, annem Leyla ve amcam Carlo’dan oluşan üçüncü kuşağın yeniden inşa ettikleri şirket felsefesinin özü insan ilişkilerini her şeyin merkezinde tutmaya dayanıyordu. Babam, insan ilişkileri sanatındaki zarafetiyle ünlüdür. Müşterileri onun için sadece alıcılardan ibaret değildir; onlar genişleyen dost çevresinin birer ferdidir. Kısa zamanda evimizin misafirleri ve dostlarımız haline geldiler. Daha karşılaşmanın ilk anından itibaren bu yaklaşımla gelişen dostluklar çok kısa zamanda Körfez bölgesinde Adler’in itibarı haline geldi. Sağlam derin ve samimi bir şekilde markanın DNA’sına işlemiş olan, dostluğun ön planda tutulduğu insan ilişkileri, bugün Cenevre’de, Gstaad’ta, Dubai, Abu Dabi ve Doha’da sürdürülüyor.
Bugün rekabetin şekli ve koşulları çok değişti; bir rekabet avantajı söz konusu mu?
Elbette her şey gibi rekabetin de şekli değişti. Büyük gruplar lüks markaları satın aldılar ve her anlamda çok güçlüler. Rekabeti artık dünya genelinde yaşıyorsunuz; bugün Cenevre’deki biriyle, belki dün New York’taki biriyle idi, yarın Hong Kong’taki biriyle olacak. Üstelik bugün müşteriler çok daha bilgili ve araştırmacı. Bizim şansımız esnek olabilmemiz. Bu çok önemli bir avantaj; kimseye bağlı değiliz, adapte olabiliyoruz, müşterilerimiz bize kendilerini yakın hissediyorlar ve bizimle doğrudan iletişime geçebiliyorlar. İletişimi bizzat biz kuruyoruz, ki bunun çok önemli ve değerli olduğunu düşünüyorum. Güvene bağlı köklü müşteri ilişkileri ve vizyon tutarlılığı dünden bugüne iki günde inşa edilmiyor. Yaratıcı özgürlük getiren bu yakınlık, tasarımlarımıza da yansıyor; titanyum, karbon, ağaç gibi beklenmedik malzemelerle değerli taşları bir araya getiriyoruz. Büyük gruplarda olmayan şey mahremiyet, esneklik ve özgünlük.
Böyle köklü geçmişi olan bir aile şirketinin ferdi olmak sizce bir avantaj mı, yoksa zor mu?
Hem avantajları var hem de zor. Ayrıcalıklı bir durum ama elbette zorunlulukları var. Benim şansım, eşim Daisy ile birlikte 2015 yılında aile şirketinin yönetimini devralmadan önce deneyim kazanmak amacıyla başka yerlerde çalışmış olmam. Daha da önemlisi ben sadece bir şirketi değil, bir felsefeyi de devraldım ve çok iyi bir ekiple çalışıyorum.
“Babam Franklin Adler insan ilişkileri sanatındaki zarafetiyle ünlü biridir. Müşterileri onun için sadece alıcılardan ibaret değildir; onlar genişleyen dost çevresinin birer ferdidir.”
