30 Nis 2026

Her Seferinde Farklı: Saadet Işıl Aksoy

Bağımsız filmler, festivaller, diziler. Saadet Işıl Aksoy yaptığı her işe derinlik ve kendisinden bir parça katıyor.

  • Yazar Sena Yavuz 

  • Fotoğraf Emre Güven

    Moda Direktörü Ayça Elkap


    Riskler alan, sınırlarını aşan ve kendisine her zaman yeni hedefler koyan biri Saadet Işıl Aksoy. Bunu kariyer yolculuğunda yaptığı proje seçimleriyle çok net görebiliyoruz. Gerek televizyon projeleri gerekse bağımsız sinema projelerinden anlıyoruz ki asla tekrara düşmüyor. Yeni yöntemlerle, yeni bakış açılarıyla kendisini aşarak rolünü icra ediyor. Onunla tüm bu süreçler ve bugünkü Saadet hakkında konuştuk.

     

    Seni beyaz perdede en son Confidente (Sırdaş) filminde izledik. Şu an geliştirme ya da hazırlık aşamasında olan yeni filmler var mı? Gelen projeleri değerlendirirken senin için belirleyici olan şeyler neler; seçim yaparken hangi filtrelerden geçiriyorsun artık?

     

    “Hayatımın o döneminde o hikayenin ve karakterin bende duygusal bir karşılığı var mı?” Bu, karar verirken benim için en önemli kriter. Diğer tüm teknik detaylar daha sonra geliyor önem sıralamasında.

     

    Giyinmek senin için daha çok anlık bir hal mi, yoksa zamanla oluşmuş bir yön duygusu mu? Kendi stilinle oynadığın karakterler arasında bir geçiş ya da mesafe kurduğun oluyor mu?

     

    İkisi de. Tabii zaman içinde oluşmuş bir ton duygum var fakat ben bilinçli olarak konfor alanından çıkmayı seven biriyim ve bunu giyim konusunda da yapıyorum. Bazen sadece öyle hissettiğim için kendimi şaşırtabiliyorum. Oynadığım rollerde kostüm seçiminden kendi stilim adına ilham aldığım mutlaka oluyor fakat bir karakter yaratırken işime en çok yarayan kendi stilimle karakterin tarzı arasına çizgi çekmek oluyor. Tabii Clark Kent gibi kostümü giyer giymez Superman olmuyoruz ama kostümün karakter yaratırken ona yakın bir etkisi var. Karakterin canlanıp kanlanmasında oldukça etkin bir rol oynuyor giysiler.

     

    Bu sayıdaki temamız gündelik hayatın sıradanlığının içindeki estetik. Senin hayatında çok basit ya da sıradan olduğunu düşündüğün ama sana sanki bir film sahnesiymiş gibi hissettiren, bu şekilde bir iz bırakan bir anın var mı?

    O sıradanlığın içinde gerçekten andaysam, sadece olduğum anı ve yeri yaşıyorsam tam olarak o film sahnesindeymişim gibi bir his oluyor ve gün içinde bunu sıklıkla yaşarım.

     

    Audition’larda hala heyecan ya da stres hissediyor musun? Yoksa bu süreç zamanla senin için daha tanıdık hatta sıradan bir hal mi aldı?

    Binlerce audition yapmışımdır bugüne kadar. Mesleğimle ilgili yurt dışında da çok koşturduğum için inanılmaz bir tecrübem var bu konuda. Bundan çok sıkıldığım ve tükenmiş hissettiğim dönemler oldu ama geldiğim noktada audition’lara başka bir oyun alanı fırsatı olarak bakmayı öğrendim. Bu sayede yüzlerce harika senaryo okuyorum ve o kısıtlı zamanda yepyeni karakterlerle tanışıyor, yeni hikayelerin içine atıyorum kendimi.

    2005’ten bu yana edindiğin oyunculuk deneyimi, set dinamiklerine ve hikaye anlatıcılığına olan bakışını nasıl değiştirdi? Senaryo yazmak gibi bir yola girmeyi hiç düşündün mü? Yolun başındaki Saadet’e sorsak, hikayeyi kurmayı mı, onu hayata geçirme sürecini yönetmeyi mi yoksa yine karakteri canlandırmayı mı seçerdi?

     

    Bu mesleğe ben öncelikle sinemaya olan sevgimden dolayı girdim. Aslında o hayranlıkla izlediğim filmlerin bir parçası olmak için deliriyordum ve bunu en hızlı oyuncu olarak yapabileceğimi düşünüp kendimi mesleğin içine attım. Yıllar içinde oyunculuğun da bir hikaye anlatma sanatı olduğunu öğrendim ve işime hikaye anlatıcılığı olarak baktım. Başa dönsem muhtemelen yine bu yolu seçerdim ama bundan sonraki yolumda sadece oyuncu olarak değil; başka şekillerde de hikaye anlatıcılığına devam etmek istiyorum.

     

    En son Ayşe dizisinde Serap karakteriyle izledik seni. Bu karakteri kurarken yüzeyde görünenle içeride tutulan arasında nasıl bir denge kurdun?

    Diziyle ilgili sürprizi bozmadan cevap verecek olursam Serap bana çok özgürlük alanı tanıyan bir karakterdi hikayedeki yeri itibarıyla. O özgürlük alanını çok da suistimal etmeden ama riskler de alıp böyle bir alanın tadını çıkararak karakterin sınırlarını çizmek benim için önemliydi. Her karakterin çok farklı tarafları oluyor ve hepsini göz önünde bulunduruyorum tabii çalışırken. Fakat her zaman kendime tek bir yön koyuyorum mutlaka ve hepsini onun etrafına inşa ediyorum. Serap için de şuydu: Serap benim için Ayşe’nin çocukluğu.

     

    Kaan Müjdeci’nin Iguana Tokyo filmi, pandemi öncesinde merakla beklenen ama tam da o karantina dönemine vizyon tarihi denk gelen işlerden biriydi. O dönemki izlenme koşulları ve sonrasındaki dolaşımıyla birlikte düşündüğünde, bu film bugün senin kariyerinde nasıl bir yerde duruyor? O projeye dönüp baktığında sende nasıl bir karşılığı var?

     

    Kaan Müjdeci hala görüştüğüm ve çok sevdiğim bir arkadaşım. Saygı duyduğum ve her yeni projesini heyecanla beklediğim bir yönetmen. Riskler alan ve benden bekleneni yapmayan, konfor alanından mütemadiyen çıkan bir oyuncu olarak anılmak isterim genel olarak. Iguana Tokyo da bana tam olarak bu alanı tanıyan bir film oldu. Tabii pandemi dönemine denk gelmesi şanssızlık oldu ama bundan 10 yıl ya da 20 yıl sonra da açıp izlediğimde “Bu filmi iyi ki yaptım!” diye gurur duyacağım bir iş.

    Anne olduktan sonra sette senin için artık aynı olmayan bir şey var mı?

    Kendimle kurduğum ilişki derinleşti. Bir yandan sağlam hale geldi ama bir o kadar da kırılganlaştı diyebilirim. Haliyle bu çalışma şeklime yansıyor.

     

    Penélope Cruz’la aynı sahneyi paylaşırken kendini daha çok koruyan bir yerde mi buldun yoksa risk almaya daha açık bir yerde mi?

    O dönem genç bir oyuncu olarak bu kadar iyi yazılmış bir hikayede bu kadar hayran olduğun bir oyuncuyla böylesine derinlikli sahnelerde oynama şansını elde etmiş olmak insana müthiş bir cesaret veriyor. Ben açıkçası risk almaya açık bir yerdeydim, bence o film de başka türlüsüne alan tanımıyordu zaten.

     

    Serhat Karaaslan’ın Görülmüştür’ü ve Ali Vatansever’in Saf’ı gibi ilk veya ikinci uzun metraj filmlerde yer aldığını görüyoruz. Bu projelerde, yönetmenlerin yeni bir dil kurma sürecinde oyuncu olarak nasıl bir sorumluluk ya da özgürlük hissediyorsun?

    Her yeni filmde bambaşka çalışma yöntemleriyle tanışıyorum ve bu iki film de benim oyuncu olarak başka taraflarımın gelişmesine katkı sağladı. Özellikle sinemada bana “oyun alanı” tanıyan, bu mesleği ta en başta niye seçmiştim bunu hatırlatan işler yapmaya çalışıyorum. Bu iki film de benim için öyleydi.

     

    Hayatta olan ya da artık aramızda olmayan, “birlikte çalışmayı çok isterdim” dediğin biri var mı?

    Çok var ama en son Hamnet’i izledikten sonra kendisiyle ilgili çok fazla kamera arkası videosu ve röportaj izlediğim için şu an ilk aklıma Chloé Zhao geldi. Nomadland’i de çok sevmiştim ama filmlerini sevmemin ötesinde çalışma yönteminden de çok etkileniyorum. İyi bir insan olmaya çaba gösteren yetenekli insanlardan çok ilham alıyorum, Zhao da onlardan biri.

     

    Şu sıralar daha çok bir şeyin peşinde misin, yoksa bir şeyden kaçıyor musun?

    Şu aralar daha çok duruyorum ve etrafımda bir şeyler olurken izliyorum sanırım.