18
18
Mesafenin Sonu
Duvarlarımızı posterlerle kaplamayı ne zaman bıraktık? Peki posterlerle kurduğumuz o ilişki neden artık hafif bir nostalji hatta biraz yavanlık hissi taşıyor?
Yazar Kumru Yaren Cengiz
Bir zamanlar görmek bir karşılaşmaydı. Nadirdi. Beklenirdi. Bir filmi, bir dergiyi, bir röportajı, bir televizyon programını. Herkes belirli anlarda karşımıza çıkıyordu ve tam da bu yüzden o anların ağırlığı vardı. Yıldız dediğimiz figürler biraz da bu ağırlığın içinden doğuyordu. Sadece çok tanınmalarıyla değil, ne zaman ve nasıl görüneceklerinin sınırlı olmasıyla. Aradaki boşluk, o kişiyi gözümüzde büyütüyordu. Duvara astığımız poster de aslında yalnızca bir fotoğraf değildi. O boşluğun içinden bize ulaşan bir parçaydı. Yakınlık değil, mesafe taşıyordu. Ve belki tam da bu yüzden daha büyük hissediliyordu.
Eski zamanların şöhret sisteminin gücü burada yatıyor. Elizabeth Taylor, Alain Delon, James Dean, Sophia Loren gibi isimleri bugün hala bu kadar net hatırlamamızın sebebi yalnızca başarılı ya da güzel olmaları mı? Duruşları, bakışları, taşıdıkları aura parçalanmıyordu. Elbette her fotoğraf aynı değildi ama imajın çekirdeği hep sabitti. Bir oyuncu yalnızca bir oyuncu olmaktan çıkıp yıldız haline
geldiğinde, artık filmlerinin ötesine geçiyordu. Yüzü başlı başına bir olay oluyordu.
Trendlerin çalışma biçimi de bu bahsettiğimiz yerden işliyordu. Bir şeyin trend olması zaman alıyor; ortaya çıkması, görünmesi, tekrar edilmesi gerekiyordu. Dergiler, moda editörleri, mağazalar, reklam kampanyaları, müzik videoları, kırmızı halılar. Bir estetik bu yollardan geçerek kendini yavaş yavaş kabul ettirebilirdi ancak. Seksenleri düşündüğümüzde omuzlardaki vatkaları, gücü; doksanları düşündüğümüzde minimalizmi, kayıtsızlığı, kaygan bir sadeliği hatırlamamız boşuna değil. Daha önemlisi, trend üretme yetkisi daha sınırlıydı. Herkes trend başlatamazdı. Belli figürler, mecralar, merkezler vardı. Yukarıdan aşağıya işleyen bir onay mekanizması söz konusuydu.
Şimdi başka bir yerdeyiz. Bu meseleyi yalnızca “eskiden daha iyiydi, şimdi bozuldu” diye okumak haksızlık. Bugün yıldızlar daha küçük değil. Sadece başka türlü var oluyorlar. Bir yüz artık daha fazla yerde karşımıza çıkıyor. Kampanyada, TikTok’ta, paparazzi fotoğrafında, dergi kapağında, backstage videosunda, havaalanında, kendi hesabında, bir fan edit’inde. Bu kadar görüntünün içinde tek bir imajı korumak zaten imkansızken bugünün yıldızlarının sabitlik yerine, geçişler üzerinden çalışan bir varoluşa sahip olması hiç tesadüf değil.
Bella Hadid bunun en iyi örneklerinden biri. Onu tek bir görüntüyle tarif etmek zor çünkü tek bir imajı yok. Aynı şey Zendaya, Margot Robbie gibi isimler için de geçerli. Her projede, her kırmızı halıda, her basın turunda bariz bir şekilde o dönem içinde bulundukları işlere göre stillerini yeniden kuruyorlar. Ama sanılmasın ki bu yenilikler bir dağılma yaratıyor. Tersine, bugünün yıldızı olmak sürekli değişirken kendine benzer kalabilmekte yatıyor. Bugünün yıldızları kalıcılığı esneklikte buluyor. Kendini tekrar etmek yerine kendini yeniden yorumluyor. Bugünün meselesi sadece görünmek değil, kimseyi sıkmadan sürekli görünür kalmak.

Untitled #632, Cindy Sherman, 2010/2023; sanatçı ve Hauser & Wirth izniyle; Cindy Sherman / Artists Rights Society (ARS), New York
Hayran mektupları günümüzde ne kadar yaygın? Instagram’da yorum atmak, hikayesine alev atmak varken mektup ilk tercih değil gibi. Ulaşılmazlıktan gelen “yıldız” kelimesi dahi artık ulaşılmazlığını kaybediyor. Hiyerarşi bozuluyor. Daha konuşulabilir, daha dokunulabilir, hatta bazen neredeyse denk ve canımızı sıktıysa da bizden daha aşağı bir yerde... Senden başka bir dünyaya ait olduğu için hayranlık ve merak duyduğun o nokta o kadar da gizemli değil artık. Cilt bakım rutini, sabah kahvesi, hazırlık videosu, ev turu, kombin videosu The Truman Show’u gerçek kılıyor. Gözümüzde büyütmek imkansızlaşıyor.
Moda da bütün bunlardan nasibini aldı. Trend dediğimiz şey şu an nasıl oluşuyor? Bazen bir podyumdan geliyor, bazen bir ünlünün üzerinde beliriyor, bazen de gerçekten tek bir videodan fırlıyor. Sen, ben, o, yan komşu o trendi yaratabiliyor. Bir renk, bir makyaj akımı, bir ceket bağlama şekli, hatta tek bir cümle bile hayatımızı bir anda kaplayabiliyor. İki kere görmek yeterli. Hatta bazen yalnızca doğru anda, doğru kişide, doğru kadrajda olması.
Makro ve mikro trend arasındaki fark ne kadar belirgin? Eskiden makro olanlar bir dönemi tarif ederdi. Bugünün versiyonundaysa sadece büyük başlıklar gibi çalışıyor. Clean girl, sessiz lüks, old money, mob wife son yılların dönüp dolaşan ve makro olmaya en yakın trendleri. İçine giriyorsun, oynuyorsun, sıkılıyor ve çıkıyorsun. Asıl hareket mikro trendlerde. Bir anda çoğalıyor. Sonra yoruluyor. Sonra başka bir şeye karışıyor. Bitmiş sayamıyorsun bile çünkü sadece biçim değiştirmiş oluyor. Tekrar tekrar geri geliyor. Vahşi kapitalizm içinde aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk olan bu hız sayesinde moda ve medya artık yalnızca üretmiyor, sürekli tüketilmek üzere kendini tekrar ediyor. İşte bu hız, yıldız üretimini de yıldız tüketimini de elinde tutuyor. Ne kadar hızlı görünürsen, o kadar varsın. Ne kadar hızlı unutulursan, yerin o kadar çabuk dolar.
Linç kültüründen nasibini almamış birileri kaldı mı zaten? Görülmek ve şöhret demokratikleştiği kadar kırılganlaştı da. Bir cümle, bir video, bir röportaj anı, yanlış anlaşılan bir fotoğraf... Bugünün yıldızı sadece kendini göstermeyi değil, kendini toparlamayı da bilmek zorunda. Görünürlük artık sadece parlamakla ilgili değil. Darbe almak, geri çekilmek, yeniden çıkmakla da ilgili.
Her şeyin her daim performatiflik taşıdığı bu hayatta şöhret başlı başına bir performans biçimi. Ama bu, samimiyeti tamamen ortadan kaldırmıyor. Artık sahici olan kurgu olmaması değil. Kurgunun içinde bile bir tonun, bir ritmin, bir sezginin hissedilebilmesi. Zaten hepimiz sosyal medyalarımızda kendi sahnemizi yaratıp kendi performansımızı kendi seçtiğimiz roller içerisinde kurgulamaya devam ederken hangi saflıktan söz edebiliriz?
Bu yüzden Cindy Sherman hala bu kadar güncel. Onun işleri, görüntünün ne kadar kolay bir role dönüşebildiğini, kadınlık imgelerinin ne kadar kolay giyilip çıkarılabildiğini, tanıdık yüzlerin ne kadar hızlı üretildiğini yıllar önce ortaya koymuştu. Fotoğraflarına bugün bakınca sadece sanat tarihsel bir kırılma görmüyoruz. İçinde yaşadığımız görsel kültürün erken bir teşhisine de şahit oluyoruz. Yüzün kendiliğinden değil, dolaşımdaki imgelerden kurulduğunu; bir kadının nasıl görünmesi gerektiğine dair kodların sinema, moda, reklam ve popüler kültür tarafından üretildiğini; kimliğin geride kaldığını ve yitirilip kurulabilen bir şey olduğunu artık daha iyi biliyoruz.
Eskilere hayran olduğumuzu ve özlediğimizi söylesek de tekrar o günlere dönmeye izin vermiyoruz. O tekil yüzlerin gücünü, o büyük anların kalıcılığını, o posterlerin taşıdığı fanteziyi hatırlıyoruz. Ama kimseye artık o kadar uzun süre bakmıyoruz. Duvarlarımızda eski yıldızlar gibi duvarı tamamen kaplayan posterler yok. Devir, daha çok sürekli değişen bir moodboard gibi. Aynı anda hem ulaşılabilir hem ayrıksı hem gündelik hem arzu nesnesi hem kırılgan hem güçlü olmasını istiyoruz şöhretin. İmkansızı başarabilen gücünün yettiği sürece yıldızlığa hak kazanıyor. The Substance filmindeki gibi oyundan atılana kadar oyuna sadık kalmak ya da öyle ya da böyle bütün bunları reddetmek. Tüm mesele bu.

Untitled #465, Cindy Sherman, 2008; sanatçı ve Hauser & Wirth izniyle; Cindy Sherman / Artists Rights Society (ARS), New York