11 May 2026

Derinlemesine Camille Razat

Etkileyici bir oyuncu olan Camille Razat, uluslararası başarı yakalayan Emily in Paris dizisinde başrol karakterinin en yakın arkadaşına hayat vererek dikkatleri üzerine çekmişti. Onu en son gerçek bir polisiye vakadan esinlenen yeni dizi Les Disparues de la Gare’da izledik.

  • Yazar Sidonie Valjean 

  • Fotoğraflar: P.A. Hüe de Fontenay 

    Moda Editörü: Rebecca Bleynie 

    Ceket ve etek, PRADA Küpe “Sublima” SWAROVSKI

    Büyük ses getiren Emily in Paris dizisinde rol alan Camille Razat, ana karakter Emily’nin en yakın arkadaşı Camille Lalisse’i canlandırıyordu. Bir sanat galerisinde çalışan şampanya üreticisi bir ailenin kızıydı. Rahat tavırları, umursamaz şıklığı ve fazlasıyla Fransız duruşuyla, Paris’in idealize edildiği bu dizide sofistike genç Parizyen fantezisini temsil ediyordu. Genç oyuncu, bu ani şöhretin tuzağına düşebilir; doğallıkla taşıdığı bu auranın kendisiyle ve izleyiciyle arasına giren bir perdeye dönüşmesine izin verebilirdi. Ancak Haute-Garonne doğumlu Razat, kendi yolunu yazmayı ve oyunculuğa duyduğu mutlak sevgiden beslenen potansiyelini keşfetmeyi seçti. 2018 yılında, tiyatro sahnesindeki ilk deneyimi için kendine büyük bir meydan okuma seçmişti. Alman sinemasının zorlu bir temsilcisi olan Volker Schlöndorff’un yönettiği oyunda, sahnede altı karakteri canlandırdı ve baştan sona performansını sürdürdü. Emily in Paris’ten ayrılmayı seçen Camille Razat, Les Disparues de la gare adlı karanlık bir polisiye dizide rol aldı. Dizi, 2000’li yılların başında Perpignan istasyonunda meydana gelen gerçek cinayetleri konu alıyor. Ayrıca Pio Marmai ve Alice Isaaz’ın da rol aldığı Netflix yapımı Néro dizisinde de rol aldı. Aynı zamanda, Tazar adlı şirketinin başında yapımcı olarak da çağının kültürüne etki etmek ve sinemada nihayet kadınların sesini duyuran harekete katılmak niyetinde.

    Bomber ceket, BALENCIAGA Eldivenler,  AGNELLE Kolye “The Vienna Collection” SWAROVSKI

    Body, GUESS Pantolon ve kemerler, SCHIAPARELLI

    Triko ve pantolon, TOM FORD Stiletto ayakkabılar, BALMAIN Küpe “The Vienna Collection” SWAROVSKI Saç: Alex Lagardère (Forty-One Studio + Agency) Makyaj: Sarah Atallah (Agence Aurélien) Manikür: Nafissa Djabi (B. Agency) Fotoğraf asistanı: Paolo Caponetto Moda editörü asistanları: Thibaud Romain ve Aristide Declerck Retouch: A. De Pedrini Prodüksiyon: Open Space Paris

    Oyunculuğa duyduğunuz tutkuyu ne zaman ve nasıl keşfettiniz? 

    Bunu çok erken yaşta keşfettim. Çocukken hikayeler uydurmayı, ailem için küçük gösteriler yapmayı, kılıktan kılığa girmeyi çok severdim. Ancak asıl kırılma anı sahnede, Cours Florent’da ilk kez oynadığım anda yaşandı. O dönem, kendimi gazeteci olmaya hazırladığım için bu eğitime, sahne hakimiyeti ve hitabet becerilerinin ileride bana büyük fayda sağlayacağını düşünerek kaydolmuştum.

    Genç yaşta modellik yaptınız. Kamera önünde poz verirken de aynı zevki duyuyor muydunuz?

    Pek sayılmaz. Modellik bana titizliği, ışık ve kadrajla ilişki kurmayı öğretti. Ama modellikte bir imajı canlandırıyorsunuz. Oyunculukta ise bu imajın ardındaki gerçeği arıyorsunuz. İkisi de kendinizle çok farklı bir ilişki kurmanızı gerektiriyor.

    Bugün kariyerinizde modayı bir oyun alanı olarak mı görüyorsunuz?

    Kesinlikle. Moda, karakterler yaratmaya, hikayeler anlatmaya olanak tanır. Bu alanı denemek, eğlenmek için kullanmayı seviyorum. Kırmızı halı etkinliği benim için her zaman biraz garip olmuştur. Fakat çok özenli bir görünüm, kendine belli bir mesafe koymanı ve kendini fazla ciddiye almamanı sağlar.

    2018 yılında Volker Schlöndorff’un yönettiği Le Vieux Juif Blonde adlı tiyatro oyununda rol aldınız. Bununla ilgili ne gibi anılarınız var?

    Bu oyun benim için bir şok oldu ve gerçek bir okuldu. Sahnede bir buçuk saatlik bir monoloğu altı farklı karakteri canlandırarak oynamak çok yoğun bir egzersizdi. Bu deneyim bana disiplin ve hassasiyet öğretti. Aynı zamanda kendimi bırakmayı da öğretti. Kısacası çok önemli bir deneyimdi.

    Emily in Paris ve bunun ardından gelen şöhret hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Minnettarlık duyuyorum. Dizi bana uluslararası bir görünürlük sağladı fakat aynı zamanda daha derin, daha köklü roller oynamak istememi de sağladı.

    Onun ardından kariyeriniz için kesin bir gelişim planınız var mıydı?

    Zaten hazır. Kendi film yapım şirketimi, Tazar’ı kurdum. Şu ana kadar beş kısa film yaptık ve

    birkaç uzun metrajlı film üzerinde çalışıyoruz. Daha sonra Emily in Paris’in tam tersi iki dizi çekme şansım oldu ve başka güzel projeler de yolda. Bu geçişten, bir bakıma boşluktan korktuğumu itiraf etmeliyim. Ama bugün kendimle o kadar uyumluyum ki, diziyi bırakıp başka maceralara atılma kararımdan hiç pişman değilim.

    Les Disparues de la Gare dizisinde, Emily in Paris’in göz alıcı ve biraz yapay dünyasından çok farklı, karanlık ve gerçekliğe dayalı bir evreni keşfediyorsunuz. Bundan ne gibi dersler çıkardınız?

    Dizinin çok insani olan yaklaşımını sevdim. Bu klasik bir polisiye değil. Daha çok zamanın geçişini ve acıyla nasıl yaşayabileceğimizi anlatıyor. Benim canlandırdığım karakter Flore Robin, tüm bunların içinde kendini bulmayı öğreniyor. Genç bir polis memuru olarak ortaya çıkıyor ve bu dünyada büyümesini ve yaşlanmasını izliyoruz. Bu feminist, iyi yazılmış ve bir kadın tarafından yönetilen bir dizi. Böyle bir projede yer alabildiğim için mutluyum.

    Bir gün kamera arkasına geçmeyi düşünüyor musunuz?

    Evet. Bir bakıma, yapımcılık da hikaye anlatmaktır. Daha da ileri gitmek, bir gün yönetmenlik yapmak istiyorum ama kendime baskı yapmıyorum. Prodüksiyon şirketim Tazar, bir deneyim alanı; ortaklarımla birlikte sinemada görmek istediğimiz toplumsal konuları keşfetmemizi sağlayan bir kolektif.

    Şu anda üzerinde çalıştığınız projeler neler?

    Gaël Morel’in yönettiği, Stendhal’ın Le Rouge et le Noir romanından uyarlanan bir dizinin çekimlerini yeni bitirdim. 2026’nın başında Mounia Meddour’un bir filmini çekmeye başlamalıyım ve henüz hakkında konuşamayacağım ama çok istediğim bir projeyi gerçekleştirmeyi diliyorum.

    Sizce şu anda sinema gerçekten kadın seslerine alan açıyor mu?

    Evet, yavaş ama emin adımlarla. Gerçek bir değişim var. Hafsia Herzi, Kristen Stewart veya Florence Longpré gibi kadın yönetmenler, şimdiye kadar anlatılanlardan farklı hikayeler anlatıyorlar ve bunu büyük bir başarıyla yapıyorlar. Oyuncu ve yapımcı olarak bu açılıma küçük de olsa katkıda bulunmaya, farklı bakış açılarına, başka hikayelere yer vermeye çalışıyorum.

    “Les Disparues de la Gare klasik bir polisiye roman değil. Daha çok zamanın geçişini ve acıyla nasıl yaşanacağını anlatıyor. Benim canlandırdığım karakter Flore Robin, genç bir polis memuru olarak ortaya çıkıyor ve bu dünyada büyümesini ve yaşlanmasını izliyoruz.”