19 May 2026

Bir Gölgeye Karar Vermek: Kutay Soyocak

Sahne onun için bir dönüşüm alanı değil. Sınırlar çok net. Jakuzi’nin solisti Kutay Soyocak için performansın kurgu ve gerçeklik arasındaki çizgisi grileşmiyor. Siyah da beyaz da ifadesini koruyor.

  • Yazar Kumru Yaren Cengiz 

  • Fotoğraf: Ege Emiştekin

    Moda Editörü: Damlasu Tuğtekin
    Röportaj: Kumru Yaren Cengiz

    Sahne dediğimiz şey çoğu zaman fazla hızlı anlamlandırılıyor. Görünen şey, doğrudan
    “kimlik” olarak okunuyor. Oysa arada hep bir kurgu, bir seçim, bir mesafe var. Kutay Soyocak’ın bu mesafeyi özellikle koruyan bir tavrı var. Sahne onun için bir ikna alanı değil. Daha çok kendinden bir şeyi çekip büyüttüğü ama bunun kurgusal olduğunu da ayırdığı bir alan. Jakuzi’nin müziğinde de aynı gerilim var. Duygu açık, hatta kırılgan.

    Ama olduğu gibi bırakılmıyor. Ritmin içine giriyor, yer değiştiriyor, başka bir şeye dönüşüyor.

    Kutay’ı, Jakuzi ile tanısak da hikayesi doğrudan müzikle başlamıyor. Marmara Güzel Sanatlar’da heykel okurken performans sanatıyla ilgilenmeye başlıyor. Müziğe de buradan giriyor. Jakuzi’den önce küçük mekanlarda geçen, daha kapalı bir dönemi var. 2010’ların ortasında ise Jakuzi, İstanbul’daki alternatif sahneleri etkisi altına almaya başlıyor artık. Synth-pop ve new wave referanslarıyla şekillenen müzikleriyle kısa sürede Türkiye dışında da özgün tarzlarıyla üretmeye devam ediyor.

    Heykel okumaya başlayıp sahneye kayıyorsun. Bedenini ilk kez araç olarak kullandığını fark ettiğin an neydi? Heykelden sahneye geçiş bir karar mıydı yoksa yavaş yavaş mı oldu?

    İlk başta heykeltıraş olacaktım. Heykel okumaya başladığımda aynı anda performans sanatıyla da ilgilendim. Sonra da müziği, oradaki performansımın bir parçası olarak kullanmayı hayal ettim aslında. Ardından Güzel Sanatlar

    ve akademinin benim için çok yavaş ilerleyen bir şey olduğunu anladım. Benim mesajımı, hissimi biraz daha doğrudan iletmem gerekiyordu; sözlerini yazıp duygusunu şarkıyla şekillendirmek beni gitgide daha çok tatmin etmeye başladı. İnternetin müzik paylaşma konusunda yükseldiği dönemlerde, müziğimi yüklediğimde insanlara ulaştırabiliyordum. İnternet medyasının yeni

    yeni oluştuğu zamanlarda, bu gerilla yöntem tam benlik gibiydi. Hiç başka bir kuruma ya da statüye

    ihtiyacım olmadan, bir yandan da heykeldeki gibi kendi vücudum ve duruşum, tavrım üzerinden şekillendirebileceğim bir kimlik fırsatıydı. O yüzden hep istediğim, kendimde de değiştirmek istediğim ya da o duyguyu uyandırmak istediğim şeyleri performansta yaratabilirim gibi düşündüm. Heykel kafamda artık sadece mezun olmam gereken bir şey gibi oldu ve böylece eğitimimi tamamladım. Zaten mezun olduğumda ilk albümümüz çıkmıştı çoktan.

    Şarkılarında hem üzülüp hem dans ediyoruz. En özel ve hassas duygu, düşüncelerden oluşan sözler; dinleyenin kendi duygu ve düşünceleriyle de bağ kurduğu bir yerden geliyor ama dans edilebilir bir formatta karşımıza çıkması o duygu ve düşüncelerle arada bir mesafe yaratıyor. Sanki insan artık kabulleniyor ama bir yandan da umut, cılız da olsa hep var. Bu gerilim nereden geliyor?

    Bu biraz Türkiye ile alakalı olabilir. Türkiye’de kendini gerçekleştirmek bambaşka bir seviye olduğu için. Bu aslında hala sıcak bir sıkıntı. Bizim arabeske eğilimimiz de bu yüzden.

    Anlaşılamadığımızı hissettiğimiz bir yer var. Bu melankoli bence hepimize hitap ediyor. Ama bence Jakuzi’nin de konserlerde yükselttiği şey bunu aşabilme ihtimalimiz ve bununla artık eğlenceye çevirebildiğimiz durum. Biz de o melankoliye saplanmayı tercih eden bir grup değiliz. Konserdeki insanların da onu tüketmeye tercih olarak gelmesi bir sürecin parçası olduğu için artık kendi kimliğimizle ilgili özgüveni yaşamamız ve ona sahip çıkmamız gerekiyor.

    “Sahnede başka biri olabilmek” dediğinde, bu gerçekten birine dönüşmek mi yoksa kendinin başka bir tarafını açmak mı? Bunu ilk ne zaman fark ettin?

    Burada sahneye çıkan insanı direkt o kimlikle kabul etmek gibi bir şey var. Mesela bir rock grubu çıkıyorsa, oradaki artistin rock star triplerine girmesi gibi hep öğrendiğimiz kalıplar bunlar. Ben açıkçası birazcık onu kırmak istedim ve sahneye çıkmayı benim için aslında kendi kişiliğimi sabote eden bir şey gibi de gördüm. Beni zorlayan bir şeydi çünkü oraya çıkıyorsun, kendini ifade ediyorsun. Bir şarkıda bir teman, mesajın var ve onu anlatıyorsun; figüratif olarak da performansında o etkiyi yaratmak istiyorsun. Bunun kurgusal bir şey olduğunu ayırt etsin istedim seyirciler. Onu sahne üzerinden kurguluyorum, hayal ediyorum ve bunu ayırt etmek de zorundayım. Hem gücümü ve motivasyonumu o güne, o sahneye ayırıyorum. Orada onu yaratıyorum. Bir de açıkçası, böyle bir insanın sahne dışında var olmasını insanlar öngörebiliyorsa, orada işimi iyi yapamadığımı düşünürüm.

    “Maske benim için aslında özgürleştirici bir şey oldu ve aynı zamanda söylenen mesajın altını daha iyi çizen, görünürlüğün yüceltildiği bir dünyada fedakarlığı temsil eden bir araca dönüştü.”

    Kendi sesini dışarıdan duyduğunda, onu hala “kendin” olarak mı tanıyorsun yoksa ayrı bir varlık gibi mi?

    Sesimi şarkılarda anlatmak istediğim duygunun şekillendirmesine izin veriyorum. Yıllar geçtikçe daha çok kendim olarak tanımladığımı fark ettim. Aslında benim karakter yarattığımı düşündüğüm şey gölgelerimden bu işe en uygun olanını seçmekmiş. Zaman içinde ona sahip çıkarak geliştirmem, fazlalıklarını atmam üstüme daha iyi oturan bir pelerin haline geldi.

    Maskesiz olduğun anlar gerçekten daha mı gerçek yoksa maske de en az yüz kadar sahici olabilir mi?

    Maske benim için o zamanlarda kendi içimdeki aşırılığı rahatça ifade edebileceğim bir rahatlık sağlıyordu. Ve bir yandan da o anonimliğe ihtiyacım vardı. Sonra bu hayat görüşümün en önemli ayaklarından biri oldu. Maske benim için aslında özgürleştirici bir şeydi ve aynı zamanda söylenen mesajın altını daha iyi çizen, görünürlüğün yüceltildiği bir dünyada fedakarlığı temsil eden bir araca dönüştü.

    Müziğinde sürekli bir geç kalmışlık hissi var. Bu geçmişe ait olma isteği mi yoksa bugüne yabancılık mı?

    Belki ikisi de. Nostalji özlemi olduğunu sanmıyorum. Müziği daha çok kendi terazim olarak kullanmaya çalışıyorum. Vicdanımın, hayallerimin, arzularımın, yaşanmışlıkların bir terazisi olarak görüyorum. Bir nevi kendi hayatımın almanağı. O yüzden geçmiş ve gelecek, hepsi ayrı ayrı şekilleniyor içinde.

    Türkiye’de alternatif bir müzik projesiyle görünürlük kazanmak, kontrol edilebilir bir şey mi yoksa bir noktadan sonra kendi başına hareket eden bir şeye mi dönüşüyor?

    Bence 10 sene önce daha çok kendi başına hareket ediyordu kesinlikle. Artık müziğin dışında bir sürü parametre bu görünürlüğü sağlıyor. Ve maalesef bunların çok azı direkt olarak müziğin kendisiyle ilgili. Yeni müzisyenlerin sahne alacağı, kendilerini ait hissedecekleri bir kolektif bence kalmadı. O yüzden yaptıkları şeyin sosyal medya trendlerine, etkileşimlerine girmesi gerekiyor gibi bir durum var. Benim şu zamana kadar geçirdiğim zaman diliminde ben de neredeyse eski kafalı sayılabilecek bir noktadayım belki. O yüzden benim müzikte inandığım değerler hala aynı. Eminim birçok genç arkadaşım için de öyledir. İyi müzik bence her zaman bir şekilde karşılık bulur.

    O yüzden müzisyenlerin influencer olmaya zorlanmasını, herkese uyabilecek şekillere yontulmasını doğru bulmuyorum. Bu topyekün yaratıcılığı öldürebilir.

    Polo ACNE STUDIOS/ BEYMEN Pantolon DROLE DE MONSIEUR/ BEYMEN.

    Saç- Makyaj: Valbona Shaban

    Fotoğraf asistanı: Furkan Dağ

    Moda direktörü asistanı: Zeynep Özgüder