11
11
Bir hayalle başladı
Bir hayal çoğu zaman sadece bir hayaldir ama Safa Şahin’in hikayesinde, hayaller adeta bir yol haritası gibi işliyor. Klasik ayakkabılardan başlayıp sneaker’lara yönelen bu yolculuk, Nike’tan Balmain’e, ardından Bottega Veneta’ya ve şimdi Chanel’e uzanıyor. Her seferinde farklı olanı yaratmaya odaklanırken bugün yüksek modanın en arzu uyandıran sneaker’ları onun çizgileriyle şekilleniyor.
Yazar Selin Yıldız
Şu sıralar üzerinde çalıştığınız projelerden biraz bahsedebilir misiniz?
Şu anda Under Armour’da çalışıyorum. LeBron James’ten sonra dünyada ikinci sırada görülen, NBA’in en önemli oyuncularından Stephen Curry için ayakkabı tasarlıyorum. Seri Jordan gibi, numaralar halinde ilerliyor. Curry 13 ve Curry 14 modellerinin tasarım süreci bana ait. Bunun yanı sıra FILA ile de çalışıyorum. Ayrıca Chanel’de yeni görevime başlamış durumdayım.
Daha önce Matthieu Blazy ile Bottega Veneta’da beraberdiniz ve şimdi Chanel’de yeniden birliktesiniz. Çağımızın en yetenekli kreatif direktörleri arasında gösterilen biriyle çalışmak nasıl bir deneyim? Aranızda hiyerarşik bir ilişki mi söz konusu yoksa kolaboratif ilerleyen bir takım çalışması mı?
Matthieu ile çalışmak gerçekten çok özel bir deneyim. Son derece mütevazı, oldukça samimi biri. Aramızda klasik bir patron-çalışan ilişkisi yok; daha çok arkadaş gibiyiz. Genelde kreatif direktörlerin yanında tasarımcılar daha çekingen olur. Fakat bizim kendi aramızda şakalaştığımız, fikir alışverişinin çok doğal aktığı bir ilişkimiz var. Aslında bir kreatif direktörle çalışırken en kritik nokta, onun dilini doğru okuyabilmek. Zira son derece yoğun çalışıyorlar ve çoğu zaman sadece birkaç brief verip gidiyorlar. O brief’i doğru yorumlayıp güçlü bir sunuma ve ikna edici tasarımlara dönüştürmek gerekiyor. Ben bu süreci iki katmanlı yürütüyorum: Bir yandan verilen brief doğrultusunda beklentiyi birebir karşılayan bir çalışma hazırlıyorum. Buna ek olarak tamamen kendi bakış açımdan, daha özgür, alternatif bir dünya kuran ikinci bir board oluşturuyorum. Bunun nedeni, çoğu kreatif direktörün ayakkabı ve çanta dünyasından gelmemesi; genellikle tekstil kökenli olmaları. Dolayısıyla sektördeki mikro trendleri, yeni inovasyonları, örneğin yeni geliştirilen bir deri türünü ya da Çin gibi pazarlarda nelerin yükseldiğini her zaman yakından takip edemeyebiliyorlar. Bizim uzmanlık alanımız tam da bu detaylar. Bu bilgileri hikayeleştirerek sürece dahil ettiğimizde, bazen onun sunduğu fikirlerin bir kenara bırakılıp tamamen benim önerdiğim yönden ilerlemeye karar verdiğimiz de oluyor. Bu karşılıklı güven ve açık iletişim, birlikte çok iyi çalışmamızı sağlıyor. Bottega Veneta’da da böyleydi. Chanel’e geçtikten sonra da beni yeniden ekibe davet etti. Orada da aynı iş birliği ruhuyla devam ediyoruz.
![]() |
![]() |
Chanel ile bu noktada kesişmek, kişisel yolculuğunuzda nasıl bir anlam taşıyor?
Öncelikle çok büyük bir şirket ve açıkçası bunun için şükrediyorum. Kariyerimde kademeli olarak yükselerek ilerliyorum ve şu ana kadar çalıştığım en büyük moda markasındayım. Modaya yön veren bir modaevinin içinde bu deneyimi yaşamak gerçekten çok özel. Tasarımcı açısından şöyle bir avantaj da var: Bütçeler çok daha büyük. Küçük bir markada çalıştığınızda maliyetten dolayı sezonda “iki ayakkabı yapalım” denebiliyor ve başarı ihtimali düşüyor. Büyük markalarda ise beş ayakkabı yapabiliyorsunuz; böylelikle iki ya da üçü başarılı oluyor. Bir de ofiste, dünyanın dört bir yanında, daha önce en büyük markalarda çalışmış insanlar var. Dior, Maison Margiela, Givenchy gibi farklı yerlerde deneyim kazanmış insanlarla birlikte çalışmak da çok değerli.
Sanat ve tasarıma olan ilginiz ne zaman başlamıştı?
Çok hayal kurduğumu hatırlıyorum. Hep resim çiziyordum. Çok değişik şeyleri birbirine bağdaştırırdım 10-12 yaşlarındayken. Bu bir karaktere dönüşmüş olabilir. Bazen eşim hayal dünyasında yaşadığımı düşünüyor çünkü! Hala o tarafım baki, fakat aslında bu iş için biraz da öyle olmak gerekiyor çünkü gerçek dünya oldukça acımasız ve sizi aşağı çekebilecek çok olay var. Öte yandan hayal dünyası benim için kariyer odaklı. Örneğin “Louis Vuitton’da olsam şunu yapardım” diye hayal etmekle başlıyor bence her şey. Nike’ta çalışma hikayem tam böyle mesela. Sneaker patladığında Nike’ta olsam nasıl olurdu diye düşünüp bütün ayakkabılara Nike logosu koymaya başlamıştım. Bazen de onların yaptığı ayakkabıdan daha iyisini tasarlamak için kendime meydan okuyordum. Daha sonra Nike bana yazdı, ki bu bir hayalimin gerçeğe dönüşmesiydi.
Bir dönem grafitiyle uğraşmışsınız. Aranızda halen bir bağ var mı? Sneaker tasarımına yönelmeniz ve sokak sanatına duyduğunuz ilgi arasında bağlantı kurabiliriz değil mi?
Evet, uzun bir dönem grafitiyle uğraştım ve bu zamanla benim için bir yaşam stiline dönüştü. Hala çiziyorum ve düzenli olarak görüştüğüm, tanınmış grafiti sanatçısı arkadaşlarım var. Grafitiyi çok seviyorum çünkü sneaker ile sokak kültürü arasında güçlü bir bağ olduğuna inanıyorum. Aslında sneaker tasarımına yönelmeyi hep istiyordum ama ayakkabı tasarımı eğitimi aldığım dönemde daha çok yüksek topuklu, deri odaklı ve klasik erkek ayakkabılarının üretimini öğrenmiştim. Sneaker ise oldukça komplike bir alandı ve o dönem Türkiye’de çok fazla üretilmiyordu. Dolayısıyla üretimini bilen kişi sayısı azdı; eğitimler de bu doğrultuda şekilleniyordu. Biz daha çok Avrupa’yı rol model almıştık. Okul yıllarımdan beri sneaker çizmek hep hayalimdi. Giyim tarzım da her zaman sneaker odaklıydı. Zamanla yollarım bu dünyayla kesişti. Sneaker kültürü trend haline geldikçe ben de yavaş yavaş tasarlamaya başladım ve kendimi tamamen bu sektörün içinde buldum.
Kariyeriniz boyunca Balmain, Nike, Bottega Veneta gibi farklı markalarda yer almanız dolayısıyla Paris ve Amerika gibi farklı coğrafyalarda çalıştınız. Sizce bu kültürel geçişler tasarım dilinizin şekillenmesinde belirleyici oldu mu?
İster istemez tasarımlara yansıyor. Her şehirde ne yapılabileceğimi az çok biliyorum. Mesela İtalya’ya gittiğimde sınırımın ne olduğunu hissedebiliyorum. Çin’e gittiğim zaman ise her şeyin önü çok açık, özgürüm, sadece hayal ederek her şeyi yapabilirim gibi bir havada oluyorum. Bir yandan da yine bütçe devreye giriyor. Projelere başlarken bana ilk önce fiyat sunuluyor. Örneğin “Bunu 180 dolara satacağız” dediklerinde, çok farklı malzemeler kullanamıyorum. Aslında ben bu süreci yemek yapmaya benzetiyorum. Malzemeler ne kadar zenginse ortaya çıkan iş de o kadar güzelleşiyor; ama oran çok önemli. Bir yemeğe sekiz soğan koymazsınız, yarım soğan yeter. Ayakkabıda da aynı denge var: Parlak bir materyali ya da kırmızıyı küçük bir detayda kullanmak, transparan bir malzemeyi doğru dozda eklemek gerekiyor. Bu dengeyi yakaladığınız an, “Tam burada durmalıyım” dediğiniz bir nokta oluşuyor.

Bir ayakkabıyı tasarlarken onu tek başına mı düşünüyorsunuz, yoksa silüetin altına yerleşen ya da stilleri tamamlayan bir parça olarak mı kurguluyorsunuz?
Genelde ayakkabıyı tek başına düşünerek başlıyorum ama ister istemez kıyafetle ilişkisini de kuruyorum. Mesela denim pantolon klasik bir parça; “Ayakkabı bunun altında nasıl durur?” diye aklımdan geçiriyorum. Prototip geldiğinde de bakıyorum: Dar, bol ya da dökümlü bir pantolonla uyar mı, etekle nasıl durur... Bunları düşünmeden olmuyor. Sonuçta alıcının da aynanın karşısına geçtiğinde ya da dışarı çıkarken “Bu buna uydu mu?” diye bakması gerekiyor. “Bağcık olsun mu olmasın mı?” gibi detaylar da burada devreye giriyor. Mesela bağcık olmadığında ayakkabı bana çok sneaker gibi gelmiyor; o yüzden mutlaka kullanıyorum.
Nike gibi bir sokak kültürü markasında da Bottega Veneta, Balmain ve Chanel gibi lüks modaevleri için de sneaker tasarlamış biri olarak, sneaker’ların evrimi sizin perspektifinizden nasıl görünüyor?
Sneaker ilk olarak Amerika’da çıkıyor ve kelime anlamı da sinmekten, sessizce gelmekten geliyor. Eskiden ayakkabılar ses çıkarıyormuş; sneaker da bu sessizliğiyle ortaya çıkmış. Aslında sneaker’ın patlamasını sağlayanlardan biri ilk hip-hop gruplarından Run DMC. Adidas Superstar ilk çıktığında sahnede bu ayakkabıları giymişlerdi ve ardından sneaker yayılmaya başladı. Sneaker hep hip-hop ve underground kültürlerle iç içeydi. Sonra grunge, punk gibi alt kültürler çıktı. Mesela Converse bu akımların hepsi tarafından benimsendi. Herkes sneaker’ı kendi kültürüne göre yorumladı ve stilinin bir parçası haline getirdi. Bugün geldiğimiz noktada ise sneaker tamamen ana akım oldu ve tabii moda dünyası da bundan pay almak istedi. Üst segment, Adidas ya da Nike giymek yerine ayrışmak istedi. Yaklaşık 15 senedir süren bir dönüşüm bu. Sneaker kültürü 2010’larda patlayınca, büyük modaevleri “Bizde sneaker tasarımcısı yok” demeye başladı ve Adidas, Nike gibi markalardan tasarımcı transfer etmeye yöneldiler. Ben Nike’tayken neredeyse tüm moda markalarından teklifler alıyordum. Balmain’den gelen ilk teklifi kabul etmedim. Bir yıl sonra tekrar yazdılar; bu kez baş tasarımcı teklifiyle geldiler ve kabul edip Paris’e gittim. Bugün sneaker kültürü tamamen globalleşti ve konfor ön plana çıktı. Deri ayakkabılar daha çok resmi toplantılarda ve kırmızı halıda kaldı. Sokağa baktığımda artık klasik deri ayakkabıyı nadiren görüyorum.
Peki sizce fonksiyonellik ve konfor nasıl bir yer buluyor kendine? Özellikle lüks modaevleri, tüketiciler için ne ifade ediyor?
Bu tamamen kitleye göre değişiyor. Çok üst segmentteki alıcılar için konfor her zaman öncelik olmayabiliyor. Örneğin bazıları ayakkabıyı sadece bir kez, kırmızı halıda giymek için alıyor ve sonra kenara atıyor. Bu durumda konfordan ziyade gösteriş öne çıkıyor. Bizim yaklaşımımız da markaya göre değişiyor aslında. Genelde şöyle bir denge kurmaya çalışıyoruz: Yüzde 20 daha uçuk ve gösterişli parçalar; yüzde 80 markanın DNA’sını koruyan ama en azından dört-beş saat ayağı rahatsız etmeyecek, giyilebilir ayakkabılar. Stiletto mesela sneaker’dan çok daha konforsuz bir parça ama insanlar onu giyerken “Bu konforlu değil” demiyor; güzel görünmek için giyiyor. Sneaker bazen dar olabiliyor, tabanı bükülmeyebiliyor, çok metalik malzeme kullanıldığında ağırlaşabiliyor ve ister istemez konfordan ödün veriliyor. İnsanlar da konforsuz olduğunu düşünüyor. Bazen de özellikle konforu merkeze alan tasarımlar yapıyoruz. Yani konforla estetik arasında sürekli gidip gelen bir denge var.
Chanel sneaker tasarım geçmişi çok yeni değil ve kuvvetle muhtemel, yeni göreviniz için arşivleri taramış, derinlemesine araştırma yapmışsınızdır. Modaevinin geçmiş dönemde yaratılmış sneaker’larını nasıl yorumluyorsunuz?
Benim bakış açımın dışında olduğunu söyleyebilirim. Ben kendi vizyonumu getirmek için uğraşıyorum yavaş yavaş. DNA’yı seneler içinde güzel bir şekilde korumuşlar ama geçmiş tasarımlar benim tarzımı yansıtan modeller değil.
Sizin için sneaker dünyasının en ikonik, ilham veren tasarımları hangileri?
Açıkçası sneaker dünyasından çok fazla ilham almıyorum. Elbette bakıyorum, karşıma çıkıyor ama bana bir araba tasarımcısı ya da endüstriyel tasarımcılar daha fazla ilham verebiliyor. Çok fazla baktığınızda ister istemez etkileniyorsunuz. Mesela bir tasarımı görüp aradan bir yıl geçtikten sonra bir ayakkabı yaratıyorsunuz ama o tasarımı nerede gördüğünüzü unutmuş oluyorsunuz. Farkında olmadan benzer bir şey üretme riski doğuyor.

