12 May 2026

Lisa Jahovic’le Bildiğimizin Ötesinde

İsimlerin bir sınır çektiği bu dünyada o sınırların ötesine geçmenin yolu nedir? Çocukken hepimizin bildiği bu yol, yetişkinlikle birlikte kaybolurken Lisa Jahovic pratiğiyle bizi tanıdık olanın çözülmeye başladığı o eşik anına geri çağırıyor.

  • Yazar Kumru Yaren Cengiz 

  • Dünyaya geldiğimiz andan itibaren her şeyi adlandırmayı öğreniriz. Yeni bir dil öğrenirken bile tanımlama cümleleriyle başlarız çünkü bir şeyi adlandırmak, onu tanımak ve sınırlarını belirlemek demektir. Belirsizlik ise toplumsal düzende çoğu zaman özgürlükten çok tedirginlik üretir.

    Londra’da yaşayan, 1985 doğumlu multidisipliner sanatçı Lisa Jahovic, fotoğraf, film ve heykel arasında dolaşan pratiğiyle, özellikle moda ve still life fotoğrafçılığı içinde farklı bir konuma sahip. 2023’te yayımlanan A Map of Absences adlı ilk monografisi, bu üretim hattını daha görünür kılarken 2024’te Flowers Gallery’de gerçekleşen The Third Drawer sergisiyle kişisel pratiğini mekansal olarak da genişletmişti. 29 Nisan 2026’da yine Londra’daki Flowers Gallery’de açılacak ve 7 Haziran’a kadar sürecek yeni kişisel sergisi de bu sürecin devamı niteliğinde.

    Ancak Lisa Jahovic’i asıl belirgin kılan yalnızca bu üretim yoğunluğu değil. Moda görselinin alışıldık, kusursuz ve kapalı dünyasının aksine onun görüntüleri her zaman açık, kaygan ve tamamlanmamış bir yerde durur.

    Gündelik hayatın içinde sürekli karşılaştığımız objeler, varlıklar ve yüzeyler onun perspektifinden, alışık olduğumuz hattan koparılır. Tam da bu noktada tanıdık olan yabancılaşır. Sıradan olan sıradan olmaktan çıkar. Ortaya, daha önce görmediğimiz, o nesnede yabancı olduğumuz, bambaşka bir estetik çıkar.

    Bu durum aslında hepimizin çok iyi bildiği bir yerden gelir. Çocuklukta, uykuya dalmak üzereyken kapıdaki camdan yansıyan bir hırkayı bir anlığına başka bir şey sanmak. Bir gölgeyi tanımadığımız bir varlık gibi izlemek. Bir tabağı direksiyon yapmak. Nesneyi olduğu şeyden çıkarıp onunla başka bir ilişki kurmak.

    Yeni sergisinde de gündelik hayatın içine sinmiş toplumsal, politik ve psikolojik baskılar daha görünür olurken annelik ve kadın bedeni de aynı yapı içinde konumlanıyor.

    Lisa Jahovic’in işleri anlamı değiştirmiyor. Sadece ters düz ediyor. Gerisi size kalıyor.

    İşlerinde sık sık tekrar eden nesneler var; ütü, yumurta, sandalye gibi. Bu tekrarlar senin için

    bir tür görsel sözlük mü oluşturuyor, yoksa her seferinde bu nesnelerle kurduğun ilişki tamamen yeniden mi tanımlanıyor?

    Bir anlamda bir sözlük oluşturuyorlar ama sabit bir sözlük değil. Aynı nesnelere tekrar tekrar dönmemin nedeni, belirli bir netlik taşımaları fakat anlamları sabit değil. Nasıl kullanıldıklarına ve hangi bağlamda, neyle ilişkilendirildiklerine bağlı olarak sürekli değişiyor.

    Nesnelerin “nasıl göründüğünü” değil, onlara nasıl baktığımızı yönlendirdiğini söylüyorsun. Peki izleyicinin bakışındaki alışkanlığı kırmakla, onu manipüle etmek arasındaki çizgiyi nasıl koruyorsun?

    Benim ilgimi çeken şey, tanıdık olanın belirsizleştiği o an. Dönüşmesinden çok, hafifçe yerinden kayması. Eğer bir eserim bir etki yaratıyorsa, o anı biraz daha uzun süre askıda tutmak. İzleyiciye nasıl bakması gerektiğini söylemekten ziyade tanımanın ritmini kesintiye uğratmakla ilgili.

    Çocuklukta nesneleri canlı gibi görmek üzerine olan ve yetişkinlikte kaybettiğimiz bu görme biçimini sen yeniden mi kurdun yoksa aslında hiç kaybetmemiş miydin?

    Hiçbir zaman tamamen kaybolduğunu sanmıyorum. Zamanla sadece daha sessizleşiyor. Bu işler de onu abartarak değil, yeniden alan açarak var oluyor. Nesnelerin tam olarak çözülmediği, hala bir şey yapabilecekmiş gibi durduğu bir halde kalmasına izin veriyorum.

    Fotoğraf, film ve heykel arasında sürekli geçiş yapıyorsun. Bir fikir ortaya çıktığında, onun hangi formda varolacağına sen mi karar veriyorsun?

    Genelde sabit bir formla başlamıyor. Önce fikir geliyor ama çoğu zaman pek belirgin değil; tam oluşmuş bir imgeden çok bir hal ya da bir jest gibi. Geliştikçe nasıl varolmak istediğini kendisi göstermeye başlıyor. Bazı fikirler bir fotoğrafın durağanlığına ihtiyaç duyarken bazıları

    zamansallığa ya da malzemenin varlığına dayanıyor.

    Fikirlerinin çoğu küçük bir gözlemden doğuyor gibi görünüyor. Ama bu gözlemlerden hangilerinin işe dönüşeceğine nasıl karar veriyorsun?

    Genelde çaba göstermeden tekrar tekrar aklıma gelenlerin peşinden gidiyorum. İçlerinde kapanmayan bir atmosfer ya da duygu oluyor. Eğer benimle kalıyorsa, genelde orada geliştirmeye değer bir şey vardır.

    Çalışmalarında hem çok güçlü bir formal kontrol hem de deneysel, hatta bazen neredeyse oyunbaz bir yaklaşım var. Bu iki alan arasında bir hiyerarşi var mı yoksa ikisi aynı anda mı işliyor?

    Aynı anda işliyorlar. Kontrol bir sınır koyuyor, deney ise o sınırı zorluyor. İş de o gerilimden doğuyor.

    Sanat pratiğinle ticari işlerin arasında net bir ayrım yapmadığını, iki alanın birbirini beslediğini söylüyorsun. Bu iki alanın birbirine fazla yaklaşmasının riskli olabileceğini düşündüğün anlar oluyor mu?

    Bu iki alan sürekli bir diyalog içinde. Birinde ortaya çıkan fikirler, formlar ya da deneyler çoğu zaman diğerine taşınıyor; böylece her ikisini de besleyen bir döngü oluşuyor.

    Moda projelerinde kaçınılmaz olarak kolektif bir üretim söz konusu; buna rağmen işlerin güçlü bir kişisel dil taşıyor. Bu kolektif yapı, üretim sürecinde neyi dönüştürüyor, neyi sabit bırakıyor?

    Birlikte çalışmak tek başıma öngöremeyeceğim katmanlar ekliyor. İşin sesi başkaları aracılığıyla genişliyor, esniyor. Ama çekirdekteki duyarlılık -forma, malzemeye ve şiirsel gerilime yaklaşımım- değişmeden kalıyor.

    Günlük hayatta artık “çok baktığın için göremediğin” bir nesne var mı?

    Stüdyoda hep aynı nesneler var. Bir sandalye, bir silgi, bir ayakkabı, bir ütü... Hepsi tanıdık. Ama her projede onlara bakışım da onlarla kurduğum ilişki de değişiyor.

    Eğer bir nesne seni temsil edecek olsaydı, bu ne olurdu?

    Önemli bir soru! Bir musluk olurdum. Gözlemci, çizgisel, heykelsi bir eğilimi olan, biraz parlak; hafif bir basınçla bazen lavabodan atlayıp dans eden bir musluk.

    İşlerin bir üretim biçiminden çok bir varoluş hali gibi hissediliyor. Sen de bunu böyle görüyor musun?

    Evet, bunu ben de hissediyorum. Benim için üretmek sadece bir süreç ya da sonuçlar bütünü değil; dünyayla kurduğum bir ilişki biçimi.

    Londra’daki Flowers Gallery’de başlayacak solo sergini şekillendiren ana fikir ne?

    Bu seri kavramsal fotoğrafçılık içinde duruyor ama aynı zamanda daha resimsel bir yöne doğru kayıyor. Filmle çalışmak ve baskı almak, zanaat meselesini de bu yapının içine dahil ediyor. Eserler, gündelik hayatın içine sinmiş o sessiz şiddeti ele alıyor. Toplumsal, politik ve psikolojik baskıların, sürekli ama düşük yoğunluklu bir sürtünme olarak varoluşunu ele alıyor. Bununla birlikte baskının hem içselleştirildiği hem de bir şekilde müzakere edildiği bir yer olarak annelik ve kadın bedeni de aynı gerilim alanı içinde ele alınıyor.