29
29
Bir İhtimal Olarak Dünya: Cem Sağbil
İnsan bu dünyada nasıl var olur? Bu sorunun peşinde, cevapların sınırlarından azade bir sanat üretimiyle görüyoruz Cem Sağbil’i. Onun heykelleri mekansal sınırların ötesinde ve anlamını zamanın içerisinde kendisi doğuran varlıklar gibi.
Yazar Kumru Yaren Cengiz
Fotoğraf Ege Emiştekin

Cem Sağbil’in heykelleriyle karşılaşmak çoğu zaman planlı bir deneyim değil. Bazen bir parkın girişinde, bazen yürürken yolunuzun üzerinde. Fark etmeden karşılaşabilirsiniz.
İç mimarlık eğitimi aldıktan sonra Stuttgart’a giderek 1981’de Stuttgart Güzel Sanatlar Akademisi’nde seramik ve heykel çalışmalarına başlayan Cem Sağbil’in mekanla kurduğu ilişki bugün hala işlerinde hissediliyor. Zira figür onun için hiçbir zaman tek başına duran bir form değil; bulunduğu mekanla birlikte çalışan, o mekanın içinde anlam kazanan bir yapı.
Çağdaş Türk heykeltıraşları arasında kendine özgü bir yerde duran sanatçı, aynı zamanda Paris’in kamusal alanlarında kalıcı eseri bulunan tek Türk heykeltıraş. 10. Bölge’de, Alban Satragne Parkı’nın girişinde yer alan Ay Tutan Adam ve Hemera, ilk kez 2009’da “Fransa’da Türkiye Mevsimi” kapsamında sergilendikten sonra şehrin bir parçası haline gelerek Paris Belediyesi koleksiyonuna dahil edildi.
Bu yerleşme hali önemli çünkü bu heykellerle karşılaşmak için bir galeriye gitmek gerekmiyor; aksine gündelik hayatın içinde, bir anda karşınıza çıkıyorlar. O kısa karşılaşma anında heykel tek bir anlamda sabitlenmek yerine sürekli yer değiştiriyor. Gündelik hayatınızın bir parçası haline geliyor. Sanat ve yaşam bir müzeye, bir galeriye bilinçli gidilerek kurulan bir bağın ötesinde yeni bir düzlemde buluşuyor.
9 Nisan’da 2026’da İzmir’de Mehmet Tüzüm Kızılcan Sanat Galerisi’nde açılan Dünya Hala Çiçek Açıyor sergisi, bu düşünceyi derinleştiriyor. Buradaki figürler anlatmıyor; daha çok zamanın izini yansıtan bir hali taşıyor. Uzağa bakan bedenler, yüzeye gömülen izler, zamana direnen formlar… Hepsi bir karakterden çok ortak bir hafızadan süzülen imgeler gibi.
Cem Sağbil’in işlerinde karşıtlıklar birbirini kesmiyor, birbirine karışıyor. Gün geceye, kadın erkeğe, doğu batıya değiyor. Diyalektik içerisinde ahenkli bir denge kuruluyor. Ve belki de tam bu yüzden bu işler, bugünün ağırlığını taşırken başka bir şeyi de açık tutuyor. Dünya yalnızca yıkımın değil, hala anlam üretmenin de yeri. Dünya hala çiçek açıyor. Ve bu ana fikirdeki işlerin yer aldığı sergi 31 Mayıs’a kadar devam ediyor.
Figüratif heykeli ısrarla sürdürüyorsunuz. Figür sizin için hala güçlü bir anlatım mı yoksa başka bir düşüncenin taşıyıcısı mı?
Figür benim için hiçbir zaman sadece bir beden olmadı. İnsan figürü, insanın dünyadaki hikayesini taşıyan en güçlü araçlardan biri. Heykel aracılığıyla bir şey söylemek istiyorum ve bunu figüratif bir dil üzerinden yapmak bana doğal geliyor. Otuz bin yıl önce Lascaux mağaralarında da insanlar figürler çiziyordu; bugün de sanatçılar figürle çalışıyor. Aslında mesele figüratif olup olmamak değil, o figürün içinden kendi dilinizi kurabilmek. Benim figürlerim çoğu zaman belirli bir zamana ait değildir. Daha çok insanın doğayla, zamanla ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiyi düşünmek için ortaya çıkarlar.
Paris’teki Hemera ve Ay Tutan Adam heykellerinizin kalıcı koleksiyona dahil olma süreci nasıl gelişti? Bir eserin bir şehrin gündelik hayatına kalıcı olarak yerleşmesi sizin için ne ifade ediyor?
Paris’teki süreç aslında uzun bir hikaye. İlk olarak davet edildiğim bir sergide bu iki heykel dış mekanda sergilendi. Daha sonra parkta üç yıl kadar kaldılar ve zaman içinde Paris Belediyesi bu eserleri satın alarak kalıcı koleksiyonuna dahil etti. Bir heykelin, bir kentin hayatına karışması sanatçı için çok özel bir durum çünkü o eser artık sadece sizin atölyenize ya da bir sergiye ait olmaktan çıkar. İnsanlar onun yanından geçer; bazen fark etmeden, bazen durup bakarak. Zamanla o heykel şehrin hafızasına karışır. Bu benim için çok değerli bir şey.
Bir söyleşinizde “kamusal alanda heykel izleyiciyle randevuya çıkmaz” demiştiniz. Kamusal alandaki rastlantısal karşılaşmalar, heykelin anlamını nasıl değiştiriyor?
Bir müzeye gittiğinizde oraya özellikle bir eser görmek için gidersiniz. Ama kamusal alanda durum farklıdır. Bir heykelle yürürken, işe giderken ya da bir parkta otururken karşılaşırsınız. Heykel izleyicisini seçmez; herkesle karşılaşır. Bu durum eserin anlamını sabit olmaktan çıkarır. Işığa, mevsime, günün saatine hatta insanların ruh haline göre yeniden okunur. Heykel atölyeden çıkar ve hayatın içine karışır. Bence kamusal heykelin en güzel tarafı da bu.
Heykellerinizdeki gün/gece, kadın/erkek, doğu/batı gibi karşıtlıklar sizin için estetik bir tercih mi yoksa daha derin bir varoluşsal mesele mi?
Bu benim için estetik bir tercih değil. Hayatın kendisi zaten bu karşıtlıklar üzerine kurulu. Gün ve gece, akıl ve duygu, kadın ve erkek… Bunlardan biri olmazsa diğeri de anlamını kaybeder. Heykellerimde bu karşıtlıklar aslında bir çatışmadan çok bir denge arayışını anlatıyor. Doğada mutlak bir denge yok ama bir harmoni var. Ben de o harmoninin peşindeyim.

İç mimarlık geçmişinizden heykel ve seramiğe uzanan yolculuğunuzda, eserlerinizin Paris’in kamusal alanında mimari dokuyla bütünleşmesi, sanat pratiğinizde nasıl bir dönüşüm sağladı?
Mekanla düşünmek benim için çok önemli. Bir heykel yalnız başına duran bir nesne değildir; bulunduğu yerle birlikte anlam kazanır. Bir meydan, bir park ya da bir bina heykelin parçası haline gelir. Paris gibi tarihsel katmanları güçlü bir şehirde çalışmak bunu daha da hissettiriyor. Böyle bir şehirde bir iş yaparken bağırmadan varolmanız gerekir. Daha sade ama daha güçlü bir dil ararsınız.
Bugüne dek sizi üretmeye iten temel soru neydi ve bugün hala neyi sorguluyorsunuz? Sanırım en temel soru hep aynı kaldı: İnsan bu dünyada nasıl varolur?
Heykel yaparken aslında bu sorunun etrafında dolaşıyorum. İnsan doğayla nasıl bir ilişki kurar? Zamanla nasıl yaşar? Bir beden dünyada nasıl yer kaplar? Bu soruların kesin cevapları yok. Ama sanat belki de bu soruları sormaya devam etmenin bir yolu.