04
04
“No escape from reality”: Silin Liu
“Marilyn Monroe’nun yanındaki bu kadın da kim?” diye merak ettiğiniz, “Bu fotoğrafta bir tuhaflık var,” dediğiniz anda aklınıza gelmesi gereken ilk isim Silin Liu çünkü kendi hakikatinin peşinde, bir zaman yolcusu gibi tarihin içine sızıyor ve tam da en tanıdık görüntülerin ortasında ansızın karşınıza çıkıyor.
Yazar Kumru Yaren Cengiz

John F. Kennedy & Celine Liu, ‘I’m Everywhere’ serisinden, 2015

Pablo Picasso & Celine Liu, ‘I’m Everywhere’ serisinden, 2015

Mao & Celine Liu, ‘I’m Everywhere’ serisinden, 2017
Frida Kahlo & Celine Liu II, ‘I’m Everywhere’ serisinden, 2018
Silin Liu, nam-ı diğer Céline Liu. Bu isimle hiç karşılaşmadığınızı sanıyorsanız muhtemelen yanılıyorsunuz. Büyük ihtimalle karşınıza çıktı, sadece fark etmediniz. Fark etmemeniz tesadüf değil; işin bir parçası. Silin Liu’nun yaptığı şey klasik anlamda fotoğraf üretmek değil. O, varolan görüntülerin içine giriyor. Tarihsel fotoğraflara sızıyor, kendini o anın içine yerleştiriyor ve görüntüyü içeriden dönüştürüyor.
İlk bakışta her şey doğru görünüyor. Işık, açı, mesafe... Ama bir noktada küçük bir kayma başlıyor. Görüntü hala ikna edici ama aynı zamanda bir şekilde yanlış. İş tam da o anda amacına ulaşıyor. Silin’in pratiği, izleyiciyi kandırmak üzerine değil. Önce inandırmak, sonra o inancı kırmak üzerine kurulu çünkü onun için mesele bir görüntünün ne kadar “gerçek” göründüğü değil, neden ve nasıl gerçek kabul edildiği.
Bu noktada bir şeyi netleştirmek gerekiyor: Céline Liu kim? Bu bir karakter değil. Klasik anlamda bir takma ad da değil. Daha çok dijital dünyada dolaşıma giren ikinci bir varlık gibi çalışıyor. Silin Liu’nun kendisiyle birebir örtüşmeyen ama ondan tamamen kopmayan bir figür. İnternette karşımıza çıkan, fotoğraflarda beliren, adı dolaşan kişi çoğu zaman bu versiyon.
Yaptığın şey klasik anlamda fotoğraf üretmekten oldukça farklı. Yaklaşımının başlangıcına dönmek istiyorum: Bu fikre ilk olarak nasıl ulaştın? Bu senin için planlı bir arayışın sonucu muydu yoksa bir noktada görüntüyle böyle çalışabileceğini fark ettiğin bir kırılma anı mı vardı?
Aslında bu kaçınılmaz bir sonuçtu. Sanat benim için önceden planlanan ya da kurgulanan bir şey değil, düşüncelerimin ve duygularımın doğal bir ifadesi. Bir yandan üniversitedeyken, okulum oldukça geleneksel bir fotoğraf eğitimi veriyordu. Yaklaşık üç yıl boyunca karanlık odada, siyah- beyaz fotoğraflar banyo etmek zorundaydım. Ama o sırada cep telefonları zaten fotoğraf çekebiliyordu. Geleneksel fotoğraf eğitimi alırken, bir yandan da telefonumla günlük hayatımı kaydediyordum. Çok başarılı bir öğrenci değildim; otoriteyi ve başkalarının benim üzerime koyduğu tanımları sorgulama alışkanlığım vardı. Bu yüzden mezun olduğumda kendime şu soruyu sormaya başladım: Yaptığım şey hala fotoğraf mı? Fotoğrafın tanımı genişletilebilir mi? Öte yandan, yaptığım işin her aşaması kişisel bir meraktan geliyor: İnsanlara dair merakım, tarihi fotoğraflar biriktirmek, kombin yapmak, hikayeler uydurmak, performans, çekim yapmak ve sonrasında görüntü üzerinde çalışmak. Bu sürecin her bir adımı benim için bir oyun gibi. Bu oyunları bir araya getiriyorum ve sonunda hepsi birer sanata dönüşüyor.
“I’m Everywhere” serisinde yaptığın şey teknik olarak çok basit gibi okunabiliyor ama aslında hiç öyle değil. Bir görüntünün içine gerçekten aitmişsin gibi girebilmek için neyi çözmen gerekiyor?
Ön hazırlık aşamasında mesele daha çok çekim tekniğiyle ilgili. Orijinal fotoğrafın parametrelerini analiz ediyorum; hangi lens kullanılmış, odak uzaklığı ne, perspektif nasıl kurulmuş... Bunları mümkün olduğunca birebir yeniden kuruyorum. Bir görüntünün içine gerçekten karışabilmemin temelini bu oluşturuyor. Post-prodüksiyon aşamasında ise renk düzenleme oldukça karmaşık. Her fotoğraf farklı kameralar, lensler ve filmlerle çekilmiş; farklı şekillerde banyo edilmiş, internet üzerinden aktarılmış ve en sonunda bir ekran aracılığıyla bize ulaşmış oluyor. Bu süreç boyunca rengin oluşumu ve kaybı, renk eşleştirmeyi son derece zorlaştırıyor. En zor kısım ise ten rengi. Görüntüdeki insanların ten tonlarını yakalamam gerekiyor ama aynı zamanda ten rengi, cinsiyet ve yaş farklılıkları nedeniyle yanlarında durduğumda arada çok ince ton farklarının da korunması gerekiyor.
Montaj işlerinde görüntü hem çok ikna edici hem de bir şekilde yanlış. Bu “doğru ama yanlış” hissini özellikle mi kuruyorsun?
İstediğim şey önce inandırmak sonra da şüphe uyandırmak. Işığı, ten tonunu ve gren yapısını doğru noktaya getirebilmek için çok zaman harcıyorum. Ama performans kısmında bilinçli olarak küçük kusurlar bırakıyorum. Örneğin bakışın çok hafif bir şekilde kayması gibi çünkü o yanlışlık anı, işin gerçekten konuşmaya başladığı yer. İzleyiciyi durdurup şunu sorduruyor: Az önce buna neden inandım? Şimdi neden bir tuhaflık hissediyorum? Orijinal görüntü nasıldı? Ben ne ekledim ki her şey değişti?
Montajlarında mesele yalnızca ikna edici görünmek değil; görüntünün ‘kanıt’ olma bilincini de bozuyorsun. Bir görüntünün güvenilirliğini kırmak senin için ne anlama geliyor?
Küçükken ailem televizyon izlememe izin vermezdi; her gün izleyebildiğim tek şey akşam haberleriydi. Dünya hiçbir zaman çok huzurlu bir yer olmadı, bu yüzden kamusal meselelere hep derin bir ilgi duydum. Bir dönem savaş muhabiri ya da insan hakları avukatı olmak istiyordum yani hep adaletle ilgili alanlara yöneliyordum. Sonrasında sanatla devam ettim ama bu motivasyon hiç değişmedi. Herkes, bildiği ve inandığı hakikati dile getirmekle sorumlu.
Céline Liu meselesine gelirsek... Onu bir karakter gibi kurmuyorsun, daha çok “yerleştirilebilir bir figür” gibi kullanıyorsun. Bu figürün sınırları var mı senin için? Bir noktada tamamen senden bağımsızlaşabilir mi?
Dijital dünyada zaten kısmen bağımsızlaştı. Onu internette arattığında karşına çıkan şey, şu an konuşan ben değil. Görüntüler, röportajlar ve sergi kayıtları. Dijital versiyon benden daha uzun yaşayacak ve daha uzağa ulaşacak. Ama hiçbir zaman tamamen bağımsız olmayacak çünkü biri tarihsel bir fotoğraftaki o “fazladan” yüze bakıp “Bu kim?” diye sorduğunda, o soru dönüp dolaşıp yine bana, o deklanşöre basmış gerçek kişiye gelir. Bu fiziksel varlık olmadan o görüntüler sadece ustaca yapılmış photoshop çalışmalarından ibaret olurdu. Gelecekte ne olur bilmiyorum çünkü onun için bir sınır koymadım. Bir noktada bir “kişi” olmaktan çıkıp her şeyi taşıyan bir işarete dönüşebilir; insanların zihninde varlığını sürdürebilir. O zaman benim fiziksel varlığımdan daha da uzaklaşmış olur. Ama o işaretin çıktığı yer yine ben olurum. Bir ağaç ne kadar dallanıp budaklanırsa budaklansın, kökü hep toprakta kalır.
Bir ünlünün görsel kodlarını, beden dilini, yakınlık biçimini ve ortamını ikna edici biçimde yeniden kurduğunda, aslında o kişinin imgesel alanına girmiş oluyorsun. Sence persona tam da bu yüzden taklit edilebilir bir şey mi? Yani doğru kodları tekrar ettiğinde gerçekten ‘o kişi’ olmasa bile onun işlevini üstlenmiş olur musun?
Sosyal medya ve kısa videolar yüzünden dikkatimiz giderek daralıyor; duygusal yatırımımız da birkaç saniyelik görüntülere, tek bir simgesel ana sıkışıp kalıyor. Bu açıdan bakınca, persona gerçekten yeniden üretilebilir ve aynı işlevi görebilir. Artık Audrey Hepburn gibi biri olmak için ömür boyu filmlerde yer almak gerekmiyor. Doğru kıyafeti giymek, doğru pozu vermek ve doğru filtreyi kullanarak on saniyelik bir video üretmek yeterli. Persona zaten kuruluyor. İzleyicinin o birkaç saniyeye yüklediği duygu, neredeyse orijinaline verdiğiyle aynı. Seyircinin hissettiği her şey gerçek; sadece artık “gerçek” bir karşılığa ihtiyaç duymuyor çünkü artık bir insanı bütünüyle sevecek sabrımız yok. Yalnızca bir sembolü sevecek kadar vaktimiz var.
Bugün insanlar çoğu zaman kişilerin kendisini değil, onların dolaşımda olan versiyonlarını tanıyor. Senin işlerin de bunu çok görünür kılıyor. Sence çağımızda şöhret, biyografik bir gerçeklikten çok bir yüzey yönetimi meselesine mi dönüştü?
Evet ama şunu da gözlemliyorum: İnsanlar giderek daha fazla gerçek hayatları görmek istiyor; bu da yüzey üzerinden kurulan imaj yönetimiyle başarılı olmayı zorlaştırıyor. İzleyici artık kusursuz maskelerle yetinmiyor, sahicilik istiyor. Ama aynı zamanda en acımasız yargıçlar da yine onlar. Kendi hayatını isteyerek ve kendinden emin bir şekilde gösterebilmek cesaret gerektiriyor; gerçeğini ortaya koymak, saldırıya açık hale gelmek demek. Jean-Paul Sartre’ın söylediği gibi, “Cehennem başkalarıdır.”
SIREN işinde Çin’in farklı bölgelerinden, şehirlerinden ve sosyal arka planlardan insanlarla birlikte polis sireni sesini taklit ettiğin bir video performans serisi kuruyorsun. Bu ses doğrudan otoriteyi temsil ediyor. Sen bu işte daha çok ortak bir dil mi kuruyorsun, yoksa gücün ne kadar kolay taklit edilebildiğini mi gösteriyorsun?
Videoda duyduğumuz siren sesi, bizim ağzımızdan çıkan bir taklit değil; gerçek, standart ve otoriteyi temsil eden polis sireninin kendisi. Bazen gücün kolayca taklit edilebileceğini, hatta ele geçirilebileceğini düşünürüz ama bu doğru değil. Gücü, kolayca taklit edemeyiz ama onun otoritesini zayıflatabiliriz. Bunu da onu kusursuzca kopyalayarak değil, o sesi artık özel olmaktan çıkararak yaparız. Bizim dağınık ve kusurlu taklitlerimiz tam da bunu yapıyor. Sireni bir “kutsal komut” olmaktan çıkarıp herkesin çıkarmayı deneyebileceği bir sese dönüştürüyor. Gerçek siren hala var ama artık tek değil.
Moda dergilerini düzenli olarak okuduğunu söylemen ilgimi çekti. Moda imgelerinde seni en çok ne etkiliyor? Stilin kendisi mi, görüntünün arzu üretme kapasitesi mi yoksa kimliği çok hızlı ve güçlü biçimde kurabilmeleri mi?
Saydıklarının hepsi benim için geçerli. Ergenlik dönemimden üniversiteye dek moda dergileri okumak en büyük alışkanlıklarımdan biriydi. İlginç olan editoryal çekimlerden çok reklamlara bakmayı seviyordum. Çekimler genelde kurgusal bir moda dünyası yaratır; güzeldir ama yapay olduğunu bilirsin. Reklamlar ise farklı çalışır. Seni bunun gerçek olduğuna inandırmaya çalışırlar. O kıyafeti giyersen ya da o ruju kullanırsan, o hayatı yaşayabileceğine ikna etmek isterler. Bunun için de her detayı titizlikle kurarlar. Renk, ışık, ifade, duruş... Tek bir reklama uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Düz, hareketsiz bir fotoğraf olmasına rağmen bana son derece katmanlı, neredeyse hikayesi olan bir şey gibi gelirdi. Şunu düşünürdüm: Bu kim? Az önce ne oldu? Neden böyle duruyor? O kusursuz görünen detaylar, sessiz bir hikaye gibi gelirdi bana. Ses yok, metin yok ama yine de bir atmosfer, hatta neredeyse bir hayat hissediyorsun... Tek bir durağan görüntüyle bu kadar ikna edici bir hikaye kurabilme fikri beni çok etkilerdi. Aynı zamanda şunu fark etmemi sağladı: Fotoğraf sadece belgelemekle ilgili değil, aynı zamanda bir kurgu. Gerçekmiş gibi görünen ama aslında baştan sona tasarlanmış bir dünya kurabiliyor. Üniversitede fotoğraf okumayı seçmemde bunun doğrudan etkisi oldu. Daha sonra yaptığım işlerin temelini de hiç yaşanmamış bir şeyi, görüntü aracılığıyla inandırıcı kılmak oluşturdu.

APPME serisinden, 2016

Andy Warhol & Celine Liu I, I’m Everywhere serisi, 2014

Simone de Beauvoir & Celine Liu II, I’m Everywhere serisi, 2014
“Kendi hayatını isteyerek ve kendinden emin bir şekilde gösterebilmek cesaret gerektiriyor; gerçeğini ortaya koymak, saldırıya açık hale gelmek demek. Jean-Paul Sartre’ın söylediği gibi, ‘Cehennem başkalarıdır.’”
Bu kadar çok farklı bağlamda kendini gördükten sonra “kendin” dediğin senin için hala sabit bir şey mi? Kendini bu kadar çok farklı bağlamda görünür kılmak bir noktadan sonra bir tekrar hissi yaratıyor mu? Hiç görünmemeyi düşündüğün oldu mu?
“Benlik” keşfedilmeyi bekleyen sabit bir öz değil, sürekli sürdürülen bir pratik. Ancak kendini kaybetmekten korkmadığında varlığını sürdürebilir. Benim için gerçek ben akışkan, sınırlar arasında dolaşan ve her yerde. Kendini kaybetme korkusu, gerçek ben dediğimiz şeyi aslında en uzun süre, çoğu zaman da farkında olmadan oynadığımız rolle karıştırmamızdan kaynaklanıyor. Sürekli görünür olmak, her seferinde içine yerleştiğim bağlam değiştiği sürece bir tekrar hissi yaratmıyor. Bu sürecin kendisinden gerçekten keyif alıyorum; her aşaması benim için bir haz. Hiç görünmemeyi düşünmedim çünkü bedenim benim en önemli aracım. Yaşlansam da hatta bu süreç trajik bir sona varacak olsa bile hayatın içinden geçerek üretmenin anlamı tam da bu.
Varolan tarihsel görüntülere müdahale etmek aynı zamanda onların anlamını değiştirmek demek. Hiç bu müdahalenin etik bir sınırı olabileceğini düşündüğün oldu mu? İşlerin bir noktada artık hiçbir görüntüye tamamen güvenemeyeceğimizi düşündürüyor.
Benim için her görüntüye aynı oranda müdahale edilemez; bu konuda kendime koyduğum sınırlar var. Şiddet içeren ölümleri ya da aşırı acıyı gösteren görüntülere dokunmam. Başkalarının acısını kullanmayı reddederim. Kamuoyunu yanıltmak için kullanılabilecek sahte görüntüler üretmem. Yaptığım müdahale ise her zaman belli ölçüde iz bırakmalı. Dikkatli bir izleyici sonunda kurgu ile gerçeği ayırt edebilmelidir. Görüntüleri yeniden yazabiliriz ama onların taşıdığı duyguları ve hafızayı silmemeliyiz. Bu kadar çok kurgusal fotoğraf ürettikten sonra bile görüntülere inanmayı sürdürüyorum. Bir üretici olarak fotoğrafı, dünyaya dair sorulara cevap aramak ve fotoğrafın ne olduğunu keşfetmek için kullanıyorum. Ama bir izleyici olarak görüntüler bana mutluluk veriyor.
Telefonumda gerçek hayattan pek çok fotoğraf var; güzel olmasalar bile onları saklıyorum. Sık seyahat ediyorum. Bir keresinde sonsuzmuş gibi uzanan sıradağların yanından geçiyordum. Bir anda sisin içinden karla kaplı birkaç zirve belirdi ve içimde çok güçlü, neredeyse ilahi bir duygu oluştu. Gözlerim doldu. Arabanın içinden, uzaktan bir fotoğraf çektim, doğanın bana hissettirdiği o hayranlığı asla tam olarak yakalayamayacağını bilsem de. Peki yine de neden çektim? Çünkü ben aslında dağın kendisini değil, onun içimde bıraktığı izi fotoğraflıyorum. Her kare, içimde bir dağ daha biriktiriyor. Zamanla içimde gerçekten sonsuz bir dağlar dizisi oluşuyor.
Hayat boyunca hepimiz pek çok dağ ile karşılaşırız: Yakında ya da uzakta, büyük ya da küçük... Benim kaydettiğim şey dağın kendisi değil; bende bıraktığı iz. Her karede hayranlığı, yalnızlığı, küçüklüğü ve o anın ağırlığını tek bir çerçevede topluyorum. Böylece kendime şunu söyleyebiliyorum: “Bu anda buradayım ve bu dağ beni değiştirdi.”

Diana Spencer & Celine Liu, I’m Everywhere serisi, 2014
“Seyircinin hissettiği her şey gerçek; sadece artık ‘gerçek’ bir karşılığa ihtiyaç duymuyor. Çünkü artık bir insanı bütünüyle sevecek sabrımız yok, yalnızca bir sembolü sevecek kadar vaktimiz var.”

Andy Warhol & Celine Liu II, I’m Everywhere serisi, 2015