01 Haz 2026

Yaraya Parmak Basmak

Toplumun çoğu zaman gözlerini yumduğu, yüzleşmekten kaçındığı meseleleri görünür kılmaktan çekinmeyen bir sanatçı Şükran Moral. Performanslarında ise en büyük gayesi, izleyiciye gerçek duyguları doğrudan yaşatabilmek.

  • Yazar Selin Yıldız 

  • Anthony Giddens, Ulrich Beck ve Pierre Bourdieu gibi düşünürlerin farklı şekillerde işaret ettiği üzere, modern toplum çoğu zaman bir tür “uyurgezerlik” hali içindedir. Her gün otomatikleşen davranışlar ve rutinler içerisinde hareket ederken, arka planda çoğu zaman görmezden gelinen ya da susturulmak, bastırılmak istenen olayları ve riskleri bir kenara atarak hayatına devam eder. Peki kimse ses çıkarmaz da bu düzen işlemeyi sürdürürse ne olur? İşte Şükran Moral tam bu noktada, sanatın kendi özünde, doğasında yer alan bir gücü kullanıyor ve uyurgezerlik halindeki insanları, kafalarını kaldırıp bir günlüğüne, bir saatliğine ya da birkaç dakikalığına da olsa gündelik hayatın otomatikliğinden çıkararak toplumdaki sorunlarla ilgilenmeye teşvik ediyor. En büyük amacı ise seyirciyle nefes nefese, kan kana bir ilişki kurabilmek. Bunu yaparken de olayların kendi içindeki absürtlüğü kullanıyor. Mesela Evli, Üç Erkekli performansında, genç kadınların bekaretini göstermek için kullanılan kırmızı kurdeleyi üç kocanın beline takıyor. Bordello performansında bir genelevde kendini sergileyerek izleyiciyi bir yüzleşmenin içine çekiyor. Hamam performansında ise erkeklere ait bir hamama girerek kadın bedeninin kamusal alandaki görünürlüğüne dair sınırları ihlal ediyor. Kısacası sosyal alanda yaratılan sansürleri birer birer yıkıyor.

    Son zamanlarda nelerle uğraşıyorsunuz? Güncel işlerinizden bahseder misiniz?

    İtalya’da yayımlanacak monografim üzerine çalışıyorum ve şu sıralar oldukça çok zamanımı alıyor. Bu arada Boston Gardner Müzesi’nde, Persona isimli sergide Married With Three Men işim sergileniyor. Roma Maxxi Müzesi’nde TRAGICOMICA isimli sergide Balcony işimin videosu var ve İstanbul’da Yapı Kredi’de Yüzyılın İzleri sergisinde Bülbül adlı işim izleyiciyle buluşuyor. Bir performans projem de var.

    Performanslarınızda izleyiciyle doğrudan karşı karşıyasınız. O anda ve sonrasında aldığınız yorumlar ve bakışlar sizi ne kadar etkiler?

    Performans sanatını ayrıcaklı kılan da seyirciyle bu nefes nefese, birebir olma hali. Bazen beraber ağladık, bazen seyirci bana çok öfkelendi. Ancak önemli olan gerçek duyguların yaşanması. Bülbül performansımdan sonra İtalyan seyircisi ağlıyordu; bir kafesin içinde Ayrılık şarkısını Türkçe söylememe rağmen, şarkının duygusuyla sarsılmışlardı. İstanbul’da Amemus performansımda seyirci öfkelenip salonu terk etmişti ve sonra da linçler başladı. Alıştım artık. Elbette etkileniyorum ama bu ileri gitmeme engel değil.

    Seyirciyi rahatsız etmekten kaçınmıyorsunuz. Hatta bir yarayı bulup onun üstüne basıyorsunuz. Bu süreçte araştırmalarınız, o duyguyu tam olarak verebilmek için gerekli olan tüm araçları yaratmak... Tüm bunlar nasıl şekilleniyor biraz anlatır mısınız?

    Seyirciyi rahatsız etmekten kaçınmıyorsunuz derken tanımlama hissediyorum. Yani seyirciyi rahatsız eden sanatçı. Ahlaki şoktan bahsediyorsanız, 19. yüzyılda Édouard Manet’nin Olympia tablosu izleyiciye doğrudan bakan fahişe figürü olarak ahlaklı dindar burjuvanın değerlerini sarsmıştı. Günümüzde ahlaki iki yüzlülüğü sarsmaktan gurur duyarım. Yaraları bulmak değil, saklanmak istenen yaraları açıyorum desek daha doğru olur. Kadın cinayetleri, kadın ve çocuk bedenlerinin istismarı, akıl sağlığı gibi toplumun yarasını tartışmaya açmak konularımın ana temeli. Çalışmalarımın çoğu otobiyografik özellikler taşıyor yani kendimi başkalarında anlatmak ihtiyacı.Türkiye’den Roma’ya cebimde 500 euroya yakın bir parayla gitmiştim. Arkada kimse yok, dil yok. Birkaç sene kaçak olarak yaşadım. O serüven Üç Kişiyle Evlilik performansıma dönüştü. Acılardan kaçmak değil, onlara sanatsal bir ruh vererek paylaşma çabam var.

    “Günümüzde ahlaki iki yüzlülüğü sarsmaktan gurur duyarım. Yaraları bulmak değil, saklanmak istenen yaraları açıyorum desek daha doğru olur.”

    Performanslarınızdaki kıyafet seçimleriniz de çok anlamlı ve asla tesadüfi değil. Bu “kostümleri” nasıl seçiyorsunuz? Modanın sanatınızdaki yeri nedir?

    Güzel bir soru... Jinekoloji yatağındaki 1996 performansımın ana kostümü yüzümün belli belirsiz göründüğü yas, acı ve ölümü anlatan beyaz bir tüldü. Sanat tarihinde de çok kullanıldı beyaz tül. Müze bir Morgtur performansımda vücudumu bir naylona sarmıştım. Param olmadığı için Transistanbul, 1998 performansımda kullandığım o kırmızı şifon eteği kiralamıştım, peruk ve diğer aksesuarlar da. Bordello’da kullandığım peruk da kiralıktı. Üç Kişiyle Evlilik performansımın gelinliğini bana Ümit Ünal hediye olarak yapmıştı. Hala çok seviyorum o gelinliği. Modayı takip ediyorum ve elimden dikiş nakış da gelir. Marka peşinde koşanların dışında yaşama biçimi olarak moda ilgimi çekiyor. Yıllarca Roma’da yaşamamın da etkisi var tabii. Bit pazarlarını gezerek ilginç parçalar bulurum. En çok şapka, eldiven, vintage takıları severim. Ama genelde siyah etek, siyah tişört ve detayda kırmızı kullanırım. İşte bu benim stilim! Sanatımın da bazı modacıları etkilediğini düşünüyorum. Buna şahit oldum.

    Sanatı “kişileri sarsabilmek, etkilemek, onların ruhuna girmek, uykularından uyandırmak” olarak tanımlıyorsunuz. Sizce her sanat eseri ve her sanatçı bu amacı gütmeli midir?

    Sanatı sevdiğim için yapıyorum. Tam anlamıyla saf bir keyif benim için. Seyirciler karınlarında, ruhlarında bir sarsıntı hissediyorlarsa bu harika olur.

    Sanatınızda acıya yaklaşma biçiminiz sanki doğrudan gerçekleşiyor diyebiliriz. Sizce sanat bir yarayı iyileştirmeli mi yoksa onu açık mı tutmalı?

    Sanatın ortaya çıkışı acıyla mümkün. Anonim bir deyiş var: “Quatuor abscondi non possunt: tussis, amor, ignis, dolor.” Türkçesi şu: Dört şey var ki gizlenemez; öksürük, aşk, yangın ve acı. Performans sanatının acıyla yakın ilişkisini düşünürsek, işlerinde vücudunu yaralayan Gina Pane gibi çok sevdiğim bir sanatçıyı görebiliriz mesela.

    “Ben bu konunun üzerine gitmeliyim” dediğiniz anlar genelde nasıl doğuyor? Bu ihtiyaçları nerelerde arıyor ve buluyorsunuz?

    Motivasyonlarım içimde, ruhumda, yaşadıklarımda. Arayış içinde olmamda, dünyaya hep öğrenci olarak bakabilme heyecanımda.

    Farklı coğrafyalarda sanatınızı sunuyorsunuz. Birbirinden ayrışan kültürel birikimlere sahip izleyicilerde, sosyolojik açıdan ne gibi farklar gözlemliyorsunuz?

    Kültür ve çevre o kadar önemli ki. Ama yine de ortak değerler var. Benim ARTİSTA işim İtalya’da başka, Türkiye’de başka değerlendi. Ortak noktaları ise sansür. 

    Şükran Moral, Fotoğraf: Michele Stanzione