18
18
Şöhret Artık Modern Frankenstein
Petra Collins, uzun süredir kurduğu görsel dilin bu kez dışarıda neye dönüştüğüne bakıyor. O bize bir yıldızın nasıl üretildiğini değil, nasıl tüketildiğini ve kim tarafından sahiplenildiğini gösteriyor.
Yazar Kumru Yaren Cengiz
“Şöhret artık neredeyse bir Frankenstein gibi çalışıyor. Parça parça kuruluyor, herkes müdahale ediyor ve bir noktadan sonra kendi başına hareket etmeye başlıyor.”
Petra Collins’i yalnızca “rüya gibi” fotoğraflar çeken biri olarak okumak yetersiz kalabilir. Karelerinin yumuşaklığı, puslu tonları, pastel hafifliği ya da lo-fi çekiciliği işinin yalnızca en dış kabuğu. Biraz daha derinden incelemeye başlayınca görüntülerin hem fazla kişisel hem de açıklanamayacak kadar tedirgin edici olduğunu fark etmeniz kuvvetle muhtemel. Hal böyle olunca onun dünyasında güzellik hiçbir zaman sadece güzellik olarak kalmıyor. Hep bir huzursuzluk taşıyor.
1992’de Toronto’da doğuyor ve fotoğraf çekmeye genç yaşta başlıyor. Çocukluğu ve ilk gençliği, bugün hala dönüp dolaşıp geldiği yer. Sıklıkla kız kardeşini, arkadaş çevresini, Toronto’daki genç hayatı fotoğraflıyor. Hiçbir zaman stüdyoda kurulmuş steril bir estetik anlayışının izinden gitmiyor; daha çok hayatın içinden gelen ama hayata birebir teslim olmayan, belgesel ile kurgu arasındaki sınırı özellikle belirsiz bırakan bir görüntü dili kurmaya çalışıyor. Onu bizim için Petra Collins yapan asıl şey ise internetin o büyülü dönemi; özellikle de Tumblr’ın ortaya çıktığı zamanlar. Petra’nın dili tam da burada şekilleniyor. 2013’te tek bavulla ve parasız biçimde New York’a geliyor. Dışarıdan gelen, kendi yolunu kendisi açan Petra Collins’in işleri uzun süre “female gaze” etiketiyle sunuluyor. Bu etiketin doğruluk payı olsa da tek başına yetersiz kalıyor. Zira o, kadın bedenini erkek bakışının karşısına koymakla kalmıyor, bedeni idealize etmeden tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Vücut kılları, ergenlik, cilt, utanç, erotizm, performans, yalnızlık, başkası tarafından görülme arzusu ve bu arzudan rahatsız olma hali onun işlerinde yan yana durabiliyor.
Bu sayede kendi döneminin görsel dilini yöneten, onu modaya, reklamcılığa, müzik videolarına ve pop kültüre taşıyan isimlerden biri oluyor Petra. Bir yandan galerilerde, sanat kurumlarında, fotoğraf kitaplarında yer alırken diğer yandan büyük moda markaları ve pop figürleriyle çalışıyor. Carly Rae Jepsen’in “Boy Problems”, Selena Gomez’in “Fetish”, Cardi B’nin “Bartier Cardi”, Olivia Rodrigo’nun “good 4 u”, “brutal”, “vampire”, “bad idea right?” ve bu dönem çıkan “drop dead” videoları onun yönetmenlik imzasını taşıyor.
Kısa süre önce Rizzoli’den çıkan ve Star adlı limitli sayıda basılan fotoğraf kitabında ise kurmaca pop figürleri Ashley ve Siren8 üzerinden günün şöhret kavramını ele alıyor. Yani ünlü olmanın nasıl çalıştığını, hayranlığın hangi noktada işgale dönüştüğünü, görünürlüğün nasıl şiddete çevrildiğini kurguluyor. Star kitabında anlatılan hikaye, bir sistemi görünür kılıyor. Petra Collins, yaratılan ünlü karakterlerin iç dünyalarına girmek yerine erişim yanılsamasıyla modern hayranlık kavramının zehirlendiğini vurguluyor. Erişimin bu kadar yoğun olması ona doğal gelmiyor. Görünür olmayı bir avantaj gibi görmüyor. Petra, bunu “görülmenin şiddeti” olarak tanımlıyor. Şöhret artık uzakta duran, gazeteler ve paparazziler üzerinden işleyen eski tip bir makine değil sadece.
Telefonda, akışta, hayranların yorumlarında, yakın plan videolarda, milyonlarca gündelik imaj dolaşımında oluşan bir sürekli temas hali.
Kitapta telefon neredeyse hiç görünmüyor. Petra Collins, telefona doğrudan kadraj açmak istemediğini ama telefonun yarattığı hissin zaten kitapta olduğunu söylüyor. Ona göre bu görüntüler, gerçeklik de olabilir, yatağında uzanan on iki yaşındaki bir kızın fantezisi de. Burada yazarın kim olduğu silikleşiyor. Bu yüzden Star
yalnızca şöhretin değil, bugünkü görüntü rejiminin de kitabı oluyor. Artık görüntünün üreticisi tek bir kişi değil. Hayranlar da, algoritma da, medya da, yıldızın kendisi de üretiyor. Herkes aynı anda yazara dönüşüyor ve bu çoğulluk, öznenin kendisini giderek daha da belirsiz ve önemsiz hale getiriyor.


Star kitabından, Petra Collins
Petra Collins, gözetim ve korku kavramlarına işlerinde tekrar tekrar geri dönüyor. Kadınlığın kamusal görünürlükle çakıştığı anda zaten bir korku alanı açıldığını düşünüyor çünkü. Kitapta yer alan dişi geyik imgesi de bilinçli seçilmiş ve far ışığında yakalanmış geyik metaforunu, bu kızların nasıl algılandığını anlatmak için kullanıyor. Güzel, büyülü, neredeyse sihirli ama aynı anda tamamen savunmasız ve kapanın içine alınmış. Bu imge aslında Petra Collins’in bütün kariyerini özetliyor gibi. Onun figürleri hep büyülü ama hiçbir zaman güvende değil. İmaj onları yükseltirken aynı anda sıkıştırıyor.
Petra’nın teknolojiye bakışının değişmesi ilginç. Yıllar önce selfie ve sosyal medyayı daha demokratik, daha özgürleştirici bir alan gibi görürken şimdi bunun karşısında duruyor. Misojininin genç kadınların imge üretimine baştan gömülü olduğunu çok erken fark ettiğini ve bugün insanların neredeyse tamamen telefonda yaşadığını, kendi avatarlarına daha çok benzemek için görünüşlerini değiştirmeye başladığını söylüyor. Bu ifade, Star’ın neden bu kadar bugüne ait olduğunu açıklıyor. Kitap sadece yıldızların hayatını değil, bugün herkesin bir ölçüde kendi star-vari imajını kurduğu ve aynı anda o imaj tarafından yönetildiği bir kültürü işaret ediyor.
Burada Petra Collins’in etkisinin kendisine dönmüş olması da var. Star’ı yaratan kişi, yalnızca sisteme dışarıdan bakan bir eleştirmen değil, sistemin görsel sözlüğünü yazan kişinin ta kendisi. Belki de bu yüzden kitapta didaktik bir öfke yok.
Daha çok içeriden gelen bir yorgunluk, tedirginlik ve teşhis var. Petra artık yalnızca “genç kızlık hali” estetiği üretmiyor. O estetiğin neye dönüştüğünü de bizimle beraber izliyor.
Star bu yüzden dönemin ruhunu gözler önüne seren bir hesaplaşma niteliğinde. Kendi estetiğiyle, jenerasyonuyla, internetin verdiği sözlerle, pop figürleri üzerinden çalışan arzuyla ve bakışın kendisiyle yapılmış bir hesaplaşma. Parça parça kurulan, herkesin ve hepimizin biraz dokunduğu ve bir noktadan sonra kontrol edilemeyen bir şeye dönüşen bir yapının hikayesi. Bu noktadan sonra da zaten mesele artık kim olduğunuz değil. Neye dönüştüğünüz.