11
11
Rana Uludağ ile “Salon”dayız
Müziğin hem sahnesinde hem arka planında bir isim Rana Uludağ. Üretimden organizasyona uzanan çok yönlü kariyer yolculuğu, bugün Salon İKSV’nin yöneticiliğinde yeni bir forma bürünüyor.
Yazar Selin Yıldız
Fotoğraf: Beyza Yıldırım
Fotoğraf Asistanı: Furkan Kumaş
Rana Uludağ, müzik alanında multidisipliner bir yaklaşımla, farklı katmanlarda eş zamanlı yer alıyor. Palmiyeler grubunun davulcusu olarak Türkiye alternatif sahnesinde önemli bir yer edinmesinin yanı sıra Omni Sound’un kurucu ortaklarından biri olarak müziğin üretim ve dağıtım süreçlerinde aktif rol aldı. Davul çalmakla başlayan müzik pratiği, zamanla sahnenin ötesine taşarak üretim, organizasyon ve yönetim alanlarına yayıldı. Kariyerinin erken dönemlerinde Pozitif’te edindiği deneyimle sektörün mutfağına giren Rana Uludağ, New York’ta NYU Music Business yüksek lisansını tamamladıktan sonra uluslararası müzik endüstrisinde de çalıştı. Bugün ise Salon İKSV’nin yöneticisi olarak İstanbul’un canlı müzik sahnesinde hem artistik hem de stratejik kararların merkezinde yer alıyor.
Öncelikle biraz kendinden, şu sıralar üzerinde çalıştığın projelerden ve geriye dönüp baktığında hayatının mihenk taşları sayabileceğin dönüm noktalarından bahseder misin?
Hayatımın büyük bir kısmında aynı anda birden fazla projeyle ilerleyen bir tempom varken, Salon İKSV’deki görevimle birlikte zamanımın çok daha büyük bir bölümünü buraya adadığım bir döneme geçtim. Salon’un hem artistik hem de işletme tarafını aynı anda yürütmek ciddi bir odak ve zaman gerektirdiği için paralelde yaptığım birçok işi şimdilik askıya aldım.
Mihenk taşlarına baktığımda ise birkaç dönem öne çıkıyor: İlk olarak, ilkokul çağında davul çalmaya başlamam ve aynı dönemde profesyonel Alp disiplini kayak yarışçılığına adım atmam.
Ardından üniversite yıllarında Pozitif’te stajyer olarak işin mutfağıyla tanıştığım süreç ve bu sene itibarıyla yollarımı ayırdığım Palmiyeler grubunun kuruluşundan itibaren bir parçası olmam. Üniversite olimpiyatları milli takım seçmelerinde geçirdiğim ciddi kazanın ardından yürümeyi yeniden öğrendiğim dönemde NYU Music Business Yüksek Lisans programına başvurmam ve sonrasında New York’a taşınmam da önemli kırılma anlarından biri. Son olarak ise Salon İKSV’de göreve başlamak. Liste biraz uzun ama her biri hayatımın geri kalanını şekillendiren güçlü dönüm noktaları olduğu için aralarından birini ayırmak zor.
Müziğin senin için yeri çok katmanlı. Omni Sound isimli plak şirketinde yönetici olmanın yanı sıra aktif olarak bateristlik kariyerini sürdürüyorsun. Müziğin sadece sahnede değil, üretimden organizasyona kadar her alanında varolma arzusu sende hep var mıydı?
Kariyer yolumu çizmeye başladığım genç yaşlardan itibaren bir işi gerçekten layığıyla yapabilmenin yolunun o işin farklı alanlarında deneyim kazanmak olduğuna inanıyordum. Bu yüzden stajyerlik ve asistanlık dönemlerimde müziğin sahne arkasındaki farklı alanlarında bilinçli olarak yer almaya çalıştım. Omni Sound’a gelene kadar; hospitality’den sahne teknisyenliğine, fundraising’den programlamaya, sponsorluktan pazarlamaya kadar pek çok alanda hem yurt içinde hem yurt dışında deneyim kazandım. Omni Sound’u iki kişi olarak kurduk ve üretimini de üstlendiğimiz projeler geliştirmeyi önceliklendirdik. Bu nedenle kayıtlı müzik tarafında, sanatçıyla stüdyoya girmekten plakların basımına ve global ölçekte dağıtımına kadar sürecin her aşamasında aktif olarak yer aldık. Dürüst olmak gerekirse, kendimi çoğu zaman bir sonraki işimde konfor alanımın dışında bir yere, risk marjını hesaplayarak ve biraz da “fake it till you make it” yaklaşımıyla atmaya çalıştım. Sıkılmaktan korkan ve meraklı bir yapım var. Müzisyenlik ise benim için tamamen ayrı bir yerde duruyor; çocukluğumdan beri çok içgüdüsel bir dürtü. Kendimi en güçlü şekilde ifade ettiğimi hissettiğim yer hala bagetlerimle bir davul setinin başı.

Salon İKSV yöneticisi olman doğal bir akış içinde mi gelişti?
Salon açıkçası aklımın ucundan hiç geçmemişti. Müzisyen olarak sahnesinde en çok performans sergilediğim yerlerden biri oldu ama hiçbir zaman yöneticisi olabileceğimi düşünmedim; hala da zaman zaman biraz sürreal geliyor. Bunun sebebi de Salon’un İstanbul kültür-sanat ekosistemi içinde, ölçeğinden bağımsız, etkisinin büyüklüğü ve sahnenin yönünü belirleyen, yıllar içinde güçlü bir referans noktası haline gelmiş bir yer olması. Pozisyon açıldığında farklı alanlardan birçok meslektaşım başvurmam gerektiğini söyledi. Süreç devam ederken, daha önce birlikte çalıştığım bir yöneticinin referans göstermesiyle görüşmeye davet edildim. Aslında her şey çok planlı bir kariyer hedefinden ziyade, kendi akışı içinde gelişti diyebilirim.
Palmiyeler’de davulcu olarak yer almak sana nasıl bir ifade alanı açtı?
Palmiyeler benim için bir ifade alanından çok bir kimlik belirleyicisi oldu. Lisede ÖSS’ye hazırlanırken, dershanede sınıftan çıkmak için girdiğim yabancı bir telefon aramasıyla bu gruba davet edildim. Hiç düşünmeden, o zamanki Peyote’nin çaprazındaki ekmek fırınının en üst katında bulunan stüdyoda buluştum çocuklarla. O zamana kadar yalnızca caz çalan biri olarak, o anda bambaşka bir dünyayla karşılaşıp büyülendiğimi hatırlıyorum. Sonrası gerçekten anlatılmaz, yaşanır; hayatımdaki en önemli kırılma noktalarından biriydi. Zamanla bu sadece müzikal bir deneyim olmaktan çıktı; kendimizi ifade ettiğimiz alanı milyonlarca dinleyicinin dahil olduğu bir yere dönüştü.
“Müzisyenlik benim için tamamen ayrı bir yerde duruyor. Çocukluğumdan beri içgüdüsel bir dürtü. Kendimi en güçlü şekilde ifade ettiğimi hissettiğim yer hala bagetlerimle bir davul setinin başı.”
Bir dönem New York’ta yaşadın, eğitim aldın ve müzik endüstrisinin farklı alanlarında çalıştın. Bu şehir sana hem profesyonel hem de duygusal anlamda ne kattı? Bugün hala bu şehrin ruhundan izler taşıdığını düşünüyor musun?
Ben üniversitede çok parlak bir öğrenci değildim; aklım tamamen müzikteydi. Aynı anda 5-6 grupla çalıyor, Pozitif’te staj yapıyor ve kayak yarışçılığına devam ediyordum. Kayakta yaşadığım büyük sakatlık sonrası bir süre yatağa bağımlı kaldığım dönemde, hayatımda ne yapmak istediğimi yeniden düşünme fırsatım oldu ve uzun vadede müziğin sahne arkasında bir kariyer kurmaya karar verdim. NYU’ya kabul edilebilecek seviyeye gelmem de aslında o üniversitenin son final döneminde, başka bir şey yapamadığım için derslere yoğunlaşabilmem sayesinde oldu. Kabul aldığımda dizimdeki koca aparatla beraber yataktan düştüm. New York bana hem profesyonel hem de kişisel olarak çok şey kattı. Daha ikinci haftamda, master’ımla paralel yürüteceğim bir iş buldum. Aylarca günde üç-dört saat uyuyarak hiçbir deneyimi kaçırmamaya çalıştım. Sabah ders, öğlen iş, akşam ise mümkün olan her ortama giriyordum. Master’dan sonra Meta’da Music Partnerships Manager olarak çalışmaya başladım. Ancak bir süre sonra, New York’un bana verdiği bu perspektifi orada sürdürmek yerine Türkiye’ye taşımanın daha anlamlı olacağını düşündüm.
Kadın müzisyenlerin görünürlüğü ve dahiliyeti üzerine düşündüğünü de biliyoruz. Türkiye’de kadın bir davulcu olarak sahnede yer almak senin için nasıl bir deneyimdi? Bu deneyim hayatının diğer alanlarında da kendini konumlandırma biçimini değiştirdi mi?
Davulculuk kariyerim küçük yaşta başladığı için maalesef (ya da belki de neyse ki) bir kadın davulcu olduğumu bilmeden, yüzde yüz motivasyonla kendimi sahneye attım. Zamanla bu heyecanın yer yer öfkeye dönüştüğü anlar oldu.
Sahneye çıktığımda teknisyenler tarafından ciddiye alınmamak, uzun bir süre kendime “davulcuyum” diyemememe sebep oldu. Ama aynı zamanda beni daha iyi bir davulcu ve daha güçlü bir kreatif olmaya itti. Uzun süre gerek müzik mağazalarında gerek sahnede ciddiye alınabilmek için önce davulun başına geçip kendimi kanıtlamak zorunda kaldım. Hatta çoğu zaman daha sert ve mesafeli bir tavır takınmam gerektiğini fark ettim. Yaklaşık 10 yıl içinde neredeyse tüm backline ekipleri ve promoter’larla çalıştıktan sonra ancak erkek meslektaşlarımın doğal olarak gördüğü bir iletişim biçimine yaklaşabildim. Bu durum hala tamamen değişmiş değil. Şu anda İKSV’de bulunduğum pozisyonda da... Sektör genelinde kadın sayısı oldukça sınırlı; 30 yaşında bir kadın yönetici ise neredeyse yok. Dolayısıyla davulculuk kariyerimde yaşadığım birçok deneyimi aslında bugün yeniden yaşıyorum.
Hem Türkiye’de hem dünyada alternatif müziğin gidişatını, dinleyici kitlesi ve değişen müzik endüstrisi ekseninde nasıl yorumluyorsun?
Birkaç hafta önce aldığım Conversations on Underground Music Culture kitabı bu tartışmayı oldukça net bir şekilde çerçeveliyor. Kitapta underground, sabit bir tür ya da estetikten ziyade ana akımla kurduğu mesafe üzerinden tanımlanıyor yani görünürlük arttıkça o pozisyon da ister istemez dönüşüyor. Dinleyici tarafında da benzer bir kayma var. Bugün insanlar yalnızca müziği değil, bir sahneye ait olma hissini de tüketiyor. Ancak bu aidiyetin giderek dijitalleşmesi, farklı şehirlerdeki alternatif sahnelerin de birbirine benzemesine yol açıyor. Öte yandan ekonomik yapı hala oldukça kırılgan. Mesele “para yokluğu” değil, kaynakların nasıl dağıldığı. Görünürlük artsa da bu her zaman sürdürülebilirliğe dönüşmüyor ve sahneler yoğun emekle ayakta kalıyor. Bugün asıl mesele, alternatif müziğin ne olduğu değil; bu alanların kimler tarafından, hangi koşullarda ve ne ölçüde sürdürülebilir biçimde varolabileceği.