21
21
Fahad Hariri: Sanat, Mimari ve Arzuyla Yaşamak
Paris merkezli tasarım stüdyosu Pinto’nun sahibi ve kreatif direktörü Fahad Hariri, iç mekanlara sanat, mimari ve kültürel katmanlar perspektifinden yaklaşıyor. 2020 yılında stüdyoyu satın aldığından bu yana, Pinto’nun vizyonunu dekorasyonun ötesine taşıyarak mahremiyet, zanaatkarlık ve insanların mekanlarla kurduğu ilişki üzerine daha geniş bir düşünce alanına dönüştürüyor.
Yazar Nazanin Lankarani


Lübnan’ın en önde gelen ailelerinden birinde doğan ve Beyrut, Paris ile Riyad arasında büyüyen Fahad Hariri’nin kaderi sanki iş dünyasında ya da siyasette bir hayat sürmekmiş gibi görünüyordu. Ancak Paris’teki École Spéciale d’Architecture’de eğitim aldıktan sonra yolu sanata çıktı. Önce Paris’in “flea market”leriyle, ardından galeriler ve müzayedeler aracılığıyla Warhol, Mapplethorpe, Miró ve Fontana’nın da yer aldığı bir koleksiyon oluşturdu. Daha sonra 2020 yılında, efsanevi Paris iç mekan tasarım evi Pinto’yu bünyesine kattı; beraberinde de taze bir vizyonu, bir koleksiyonerin bakışını ve bir mimarın içgüdüsünü getirdi. Biz de onunla annesinin haute couture’e olan yatkınlığını, sessiz sanatı ve neden “eklektik” kelimesinden nefret ettiğini konuşmak üzere bir araya geldik.
Paris, Beyrut ve Riyad arasında büyüdün. Profesyonel olarak belirli bir yöne ilerleyeceğin baştan belli miydi?
Hayatımda her zaman iki yön vardı. Okulda oldukça çalışkan, bilimsel alanlara yatkın ve biraz da “nerd” diyebileceğiniz biriydim. Babam inşaat, bankacılık ve siyaset alanlarında çalışıyordu; etrafı da her zaman kalabalık bir çevreyle sarılıydı. Ama aynı zamanda haute couture’e tutkuyla bağlı bir anneyle büyüdüm. Ve dürüst olmak gerekirse, beni estetik dünyasına açan kapının onun estetik anlayışı, yaratıcılığını ifade etme biçimi ve couture aracılığıyla kazandığı güç olduğunu düşünüyorum. Bugün yaptığım şey de aslında iş dünyasıyla estetiğin bir karışımı.
Mimarlık eğitimi aldın. Peki hiç gerçekten bu mesleği yaptın mı?
Ne yazık ki hayır. 2004’ün aralık ayında mezun oldum ve iki ay sonra babamı kaybettim. Bu yüzden mimar olarak bir kariyere başlayamadım. Bunun yerine aile şirketinin sahibi ve yönetim kurulu üyesi olmak zorunda kaldım; olaylara daha “üst düzey” bir perspektiften bakmaya başladım. Bu durum benim için hayal kırıklığıydı ama yıllar sonra Pinto’yu satın alma fırsatı çıktığında hiç düşünmeden değerlendirmemin nedeni de buydu.
2006’da sanat koleksiyonu yapmaya başladın. Bu nasıl gelişti?
O dönemki eşimi, Zimbabve’de safari yapacağımız balayı planından vazgeçirip onun yerine sanat sahnesini keşfetmek için New York’a gitmeye ikna ettim. Koleksiyonumun başlangıcı da böyle oldu. Gerçek anlamda “benim” olarak gördüğüm ilk eser, Robert Mapplethorpe’un nadir bir “heykeli.” Güzel ve gizemli bir iş. Benim için sanatın insanda mutlaka bir şey uyandırması gerekir.
Koleksiyoner olarak bakışın 20 yıl içinde nasıl evrildi?
İlk başta çağdaş sanata yöneldim ama zamanla modern ve savaş sonrası döneme kaydım. Londra’ya taşındığımda ise modern İngiliz sanatını koleksiyonuma katmaya başladım. L. S. Lowry, Frank Auerbach ve Peter Lanyon gibi sanatçılarda beni etkileyen şey romantizmleriydi. 20. yüzyılda üretmiş olsalar da soyut bir duyarlılıkla 19. yüzyıl geleneğine ait gibiydiler.
Seni belirli bir sanat eserine çeken şey nedir?
Ben her zaman çok güçlü ama aynı zamanda “sessiz” işlere çekildim. İçinde sakin bir güç taşıyan eserlere. Ofisimde Amerikalı ressam Rebecca Ness’in bir bale dansçısını resmettiği bir portre asılı; tam da bu tanıma uyuyor. Ve insanı bir yakınlık hissine doğru taşıyor. Sonuçta bu, gücün ve duygunun samimiyete dönüşen bir ifadesi.
Bana Alberto Pinto’dan bahseder misin? Senin için ne ifade ediyordu?
Alberto, hayranlık duyduğum biriydi. Efsanevi, cömert, samimi ve cesurdu. Ailem ve kişisel seçimlerimle ilgili hayatımdaki birçok kararda bana ilham verdi. Ne yazık ki onunla doğrudan çalışma fırsatım hiç olmadı çünkü ben evlerimi satın almadan önce hayatını kaybetmişti. Bir insan olarak onda zamansız bir taraf vardı; ruhu sonsuza dek genç kalan biri gibiydi.



Dünya çapındaki tüm evlerinin iç tasarımını yapmak üzere Pinto stüdyosunu tercih ettin. Neden sadece onlarla çalıştın?
Her evin farklı bir hissi olmasını istiyordum. Aynı stüdyoyla çalışmak, tekrar etmeden farklı hikayeler anlatabildiğimiz gerçek bir iş birliği kurmamı sağladı. Ben koleksiyoner bakışımı ve mimarlık eğitimimi masaya koyuyordum. Pinto ise şiirselliği, mimarlık eğitiminde bulamadığım o yumuşaklığı ve gündelik ritüellere gösterdiği özel özeni getiriyordu: Kahvaltının nasıl servis edildiğine dair o hassas yaklaşım, sohbet ederken kahve fincanını koyabilmek için kanepenin yanındaki masanın tam doğru yükseklikte olması gibi detaylar... Londra’da Viktoryen bir iç mekan tercih ettiysek, Paris’te tamamen başka bir şey yapıyorduk. En etkileyici olan ise birlikte ortaya çıkardığımız her projede kendimi evimde hissetmemdi. Her biri kim olduğumun farklı bir yönünü yansıtıyordu.
İnsanlar stilini “eklektik” olarak tanımlayabilir. Peki sen nasıl nitelendirirsin?
Ben “kültürel olarak katmanlı” demeyi tercih ediyorum. Bir odadaki farklı ilhamlar arasındaki diyaloğu çok ilginç buluyorum. İnsan olarak hiçbirimiz tek bir şeyden ibaret değiliz. Ben sadece bir baba, sadece bir yaratıcı ya da sadece Orta Doğulu değilim. Hepimiz çok katmanlı, çok kültürlü bireyleriz. Bir iç mekanda da aynı katman hissinin varolması, benim için son derece etkileyici bir şey.
2020’de stüdyoyu satın aldıktan sonra Pinto’ya sen ne kattın?
Pinto’nun dünyası her zaman olduğu gibi katmanlı ve canlı. Benim bu vizyona kattığım şey ise mahremiyet ve arzu kavramlarına daha derin bir odak oldu; bu iki kelimeyi özellikle seçerek kullanıyorum. Arzu, yalnızca güzel bir şeyi istemekten ibaret değil. Aynı zamanda bir bilgi ve kendini keşfetme biçimi. Kendinizi seçtiğiniz objelerle çevrelediğinizde sadece zevkinizi ifade etmez, en derin benliğinizin bir parçasını da ortaya koyarsınız. Bir iç mekanın, bu kendini keşfetme sürecini hem desteklemesi hem de ona meydan okuması gerekir. İçinde arzularınızı barındırmalı ve onları size yeniden yansıtmalıdır. O mekanda misafir ağırladığınızda ise başkalarıyla gerçekten özel bir şeyi, bir mahremiyeti paylaşmış olursunuz. Bir odadaki her şeyin; sanatın, kompozisyonun, oranların, bu fikrin içinde yer alması gerekir.
Zanaatkarlık bugün neden Pinto’nun merkezinde yer alıyor?
Zanaatkarlık tamamen güvenle ilgili. Bir yaratıcı olarak kontrolü bırakmanız gerekir. Bir zanaatkarla oturursunuz; ona bir çizim, bir fikir verirsiniz ve sonra o parça yeniden yorumlanır, onun süzgecinden geçer. Yaptığımız her şey iş birliğine dayanıyor. Pinto için geliştirdiğim yeni vizyonun bir parçası da yetenekli insanlardan oluşan sürekli dönüşen bir ekosistem yaratmak ve zanaatkarlar da bu ekosistemin bir parçası.
Çalışmalarında “duygusallık” sıkça karşımıza çıkan bir kavram. Bu kasıtlı mı?
Bunun sürekli tekrarlanan bir tema olduğunu fark ettim. Pinto’da yaptığımız her şeyde, benim yaptıklarımda bir parça duygusallık vardır.
Pinto’yu on yıl sonra nerede görüyorsun?
Pinto’nun yalnızca tasarımın ötesine geçen, daha yüksek bir frekansta var olmasını istiyorum. Yaptığımız iş, insanların mekanları daha derin bir düzeyde deneyimleme biçimiyle ilgili. Bu yüzden de sadece iç mekanların ötesine geçen projeler ilgimi çekiyor. Daha önce kamuoyunda hiç söylemediğim bir şeyi söyleyeceğim: Bir gün bir Pinto oteli yaratmayı çok isterim. Sadece bizim tarafımızdan tasarlanmış bir otel değil, iş modeliyle ve vizyonuyla tamamen bize ait bir yer. Sonuçta hospitality dediğimiz şey, insanların nasıl yaşadığıyla ilgili; geçici olarak bile olsa. Birkaç günlüğüne eviniz haline gelecek bir mekana nasıl girersiniz? İhtişam mı istersiniz yoksa samimiyet mi? Sosyal bir ortamın parçası gibi mi hissetmek istersiniz yoksa tamamen mahrem bir deneyim mi ararsınız? Beni gerçekten ilgilendiren sorular bunlar.
Yarattığınız her şeyin ortak bir paydası var mı?
Kendimi güzellikle, sanatçıların güzelliğe dair kişisel ifade biçimleriyle çevreleme fikrini seviyorum. Ve aynı şeyi başkaları için de yapabilmek... Benim için cennet tam olarak bu.

Kapak Fotoğrafı: Fahad Hariri, Fotoğraf: Jacques Pépion