08
08
DENİZ DOĞRUYOL: BÜYÜRKEN KENDİNDEN VAZGEÇMEMEK
Girne’deki çağdaş sanat galerisi Art Rooms, yeni sezonunu Deniz Doğruyol’un “Inner Talks” sergisiyle açıyor. Resim, obje ve yerleştirmeleri bir araya getiren sanatçı, çocukluğun merakını ve hevesini bugüne taşıyor. Büyük gözlü kızlar, el yazıları ve galerinin zeminine uzanan yollar, çocuklukla yetişkinlik arasındaki iç konuşmanın izlerini taşıyor.
Yazar Kumru Yaren Cengiz
Deniz Doğruyol’un “Inner Talks” sergisinde çizgiler resmin sınırında durmuyor. Kız figürlerinin çoraplarında, kelimelerin üzerinde ve Art Rooms’un zeminindeki yaya geçitlerinde karşımıza çıkıyor. Eserler arasından geçen bu yollar, galeriyi de sanatçının “duygusal trafik” olarak tanımladığı iç konuşmanın bir parçasına dönüştürüyor. “Benimle Başlamadı” ve “Karnaval” sergilerinin ardından Deniz Doğruyol bu kez kendi çocukluğuna, büyürken değişen ve korumaya devam ettiği taraflarına yöneliyor. Büyük gözlü kızlar, el yazıları, küçük kitaplar ve tabela biçimindeki nesnelerle kurduğu renkli dünyada merak ve neşeye kırılganlık da eşlik ediyor. Girne’deki Art Rooms’da 19 Ekim’e kadar görülebilen “Inner Talks” vesilesiyle sanatçıyla çocukluğundan kalan ayrıntılardan başlayıp serginin yerleştirme sürecine uzanan bir sohbet yaptık.

Deniz Doğruyol
“Inner Talks”ı hazırlamaya başladığınızda elinizde ne vardı? Serginin çıkış noktası olan bir resim, bir not ya da bir anı var mıydı?
Tek bir resim ya da belirli bir anıdan ziyade bugün yetişkin benliğime çocukkenk iheveslerimi, yürek kıpırtılarımı hatırlatan anlar vardı. Daha çok, uzun zamandır içimde taşıdığım o yürek alkışını çoğaltma ihtiyacından doğdu diyebilirim. Bir süredir çocuklukla yetişkinlik arasındaki zaman diliminin kattıkları ve aldıkları üzerine düşünüyordum. Büyüdükçe çocuk benliğimizi geride bıraktığımızı sanıyoruz; oysa zaman bir illüzyon, bizi oradaki benliğimizden uzaklaştıran, tecrübeyle, korkuyla, bilmekle bizi çocuk olmaktan alıkoyan. Zamanla fark ettim ki hayatımda en cesur olarak adlandırdığım küçük ya da büyük kararlarımı , o çocuğun merakı, korkusuzluğu, hevesi işe vermişlik. o oyun duygusu aslında hep bana eşlik etmiş. İçimde büyüttüğüm çocukla yoldaşlığım bana o adımı attırmış.“Inner Talks” da bu karşılaşmadan doğdu. Bazen yetişkin olan taraf çocuğun elini tutuyor, bazen de çocuk yetişkin olan tarafın elinden tutuyor. Hangimizin diğerini büyüttüğünü artık çok da ayıramıyorum. Bu nedenle sergi benim için yalnızca çocukluğa dönüp bakmakla ilgili değil; kendimizin daha filtresiz, meraklı ve özgür tarafıyla yeniden temas kurmakla ilgili.
Bu sergide kendi çocukluğunuzdan neleri görebiliyoruz? İşlerden birinin hikayesini sizden dinleyebilir miyiz?
Çocukluğumdan kalan izleri serginin içinde daha çok küçük detaylarda görebiliyoruz. Çizgili çoraplar, büyük meraklı gözler, çoraplardaki çizgilerin yaya geçidine evrildiği yerler, çizgiler aracılığı ile üzerini çizdiğim veya highlight ettiğim cümleler. Bunların her biri benim için çocukluğun farklı bir duygusuna dokunuyor. Çizgili çoraplar mesela çok basit bir detay gibi görünebilir ama benim için çocuklukta kıyafetlerin, renklerin ve minik dünyamızdaki seçimlerin ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor. O yaşlarda çok sıradan görünen bir şey, kendi dünyamızın içinde çok büyük bir anlam taşıyabiliyor. Yaya geçitleri de sergide benim için önemli. Bir taraftan çok yetişkin, gündelik ve şehir hayatına ait bir görüntü; diğer taraftan karşıya geçmek, bir yerden başka bir yere ulaşmak gibi çok temel bir çocukluk deneyimini çağrıştırıyor. Biraz da büyümekle ilgili bir metafora dönüşüyor. Sürekli bir yerden bir yere geçiyoruz. Kendi içimizdeki soyut geçişlerin veya geçemeyişlerin hayattaki somut halleri... Büyük gözlü kızlar ise bu sergide çocukluğa en doğrudan yaklaşan figürler. Onların gözlerindeki merak ve biraz da şaşkınlık, benim çocukluktan bugüne taşımak istediğim şeylerden biri. Dünyaya alışmak yerine hala ona bakabilmek, görebilmek.Duyumsama yetisini kaybetmemek. Ve tabii ki renklerle kurduğum derin ilişki de çok eşlikçi bu sergiye, kendime ait olan paletimin renkleri ile dünyanın karanlığını rengarenk boyama dürtüm ve cesaretim de çok çocukluğa dair...

Büyük gözlü kızlar işlerinizde sık sık karşımıza çıkıyor. İlkini ne zaman çizdiniz, bugün hala koruduğunuz hangi özellikleri var?
Büyük gözlü kız figürleri benim işlerimde uzun zamandır var. İlk ortaya çıktıklarında onları belirli bir karakter olarak düşünmemiştim. Zaman içinde kendi dünyalarını kurmaya başladılar ve ben de onları kendi pratiğimde doğal akışlarına bıraktım. En belirgin özellikleri parıldayarak bakan gözleri. Büyük gözler benim için sadece masumiyet ya da çocuklukla ilgili değil; merak etmek, görmek, fark etmek ve dünyayla hala gerçek bir ilişki kurabilmekle ilgili. Bir de yüzlerindeki ifade önemli. Çok fazla şey anlatmaya çalışmıyorlar. Bazen sadece bakıyorlar. Bu sessizlik bana alan bırakıyor. İzleyici o bakışın içine kendi hikâyesini yerleştirebiliyor. Bugün hala koruduğum şey, onların biraz oyunbaz, biraz cesur ve biraz da kendi kurallarını kendileri koyan karakterleri olmaları. Değişen şey ise benim onlara bakışım. Eskiden daha çok bir figür olarak görürken, bugün onları içimdeki farklı taraflarla konuşan karakterler gibi görüyorum. “Inner Talks”ta bu nedenle büyük gözlü kızlar benim için sadece çocukluğu temsil etmiyor. İçimizde büyümeyi reddeden değil, büyürken kendinden vazgeçmeyen tarafı temsil ediyorlar.
Resimlerdeki yazılar nasıl ortaya çıkıyor? Çalışırken aklınıza gelenleri hemen yüzeye mi yazıyorsunuz, kelimelerle ayrıca uğraşıyor musunuz?
Yanımda sürekli taşıdığım bir defterim var. Gün içinde aklıma düşen, bende bir şey uyandıran kelimeleri, cümleleri ya da küçük notları oraya yazıyorum. Bazen sadece bir kelime olarak kalıyor, bazen de o anda onunla ilgili bir iş fikri geliyor. Ancak çoğu zaman yazılar çalışırken de ortaya çıkıyor. Bir kelime, bir cümle ya da o anda aklımdan geçen bir düşünce resmin içine kendiliğinden dahil olabiliyor. Önceden oturup “şimdi buraya şu cümleyi yazacağım” diye planladığım olmuyor. Benim için yazı ve resim birbirinden ayrı iki dil değil. Bazen bir duyguyu renk ve formla anlatıyorum, bazen tek bir kelime o duyguyu çok daha doğrudan ifade ediyor. Bu yüzden yazı, resmin üzerine sonradan eklenmiş bir açıklama gibi değil; işin kendi dilinin bir parçası. Ama bazı kelimeler üzerinde özellikle durduğum da oluyor. Bir kelimenin anlamından çok, nasıl göründüğü, el yazısının karakteri, yüzeyde bıraktığı iz ve resmin diğer unsurlarıyla kurduğu ilişki önemli hale geliyor. “Inner Talks”ta yazılar biraz daha kişisel bir konuşma hissi taşıyor. “I Hear You”, “No More Strings Attached” gibi cümleler aslında hem kendime söylediğim hem de izleyiciye açık bıraktığım cümleler. Bir anlamda iç konuşmayı görünür hale getiriyorlar. Bazen de bir kelimeyi yazmak, onu gerçekten kabul etmenin bir yolu oluyor. Yazdığım anda düşünce artık sadece kafamın içinde kalmıyor; resmin bir parçasına dönüşüyor.

Çizgili çoraplardan zemindeki yaya geçitlerine uzanan bir çizgi var sergide. Bu bağlantı başından beri aklınızda mıydı, işleri bir araya getirirken mi fark ettiniz?
Aslında bu bağlantı en başından beri bu kadar net değildi. Çizgili çoraplar işlerimin içinde zaten vardı. Sonra çizgilerin farklı işlerde, farklı biçimlerde tekrar ettiğini fark etmeye başladım. Bir noktadan sonra bu çizgiler sadece görsel bir detay olmaktan çıktı ve serginin içinde bir tür yol, geçiş ve hareket duygusu oluşturmaya başladı. Çizgili çoraplar benim için çocuklukla da bağlantılı ama sadece çocukluğu anlatmıyor. Hayatın içindeki yolları, geçişleri, bazen aynı yerde dönüp durmayı bazen de bir yerden başka bir yere geçme halini çağrıştırıyor. Yaya geçidi de bu yüzden sergiye dahil oldu. Çok gündelik ve hepimizin bildiği bir görüntü ama serginin içinde başka bir anlam kazandı. Bir taraftan karşıya geçmek için kullanılan bir yol, diğer taraftan hayatın içindeki eşiklerin ve seçimlerin bir karşılığı gibi. İşleri bir araya getirirken bunların aslında birbirleriyle konuştuğunu fark ettim. Sergideki çizgiler biraz da içimizdeki trafiği anlatıyor; düşüncelerimiz, duygularımız, kararlarımız sürekli bir yerden bir yere akıyor.
Resimden çıkıp bir obje üzerinde çalışmaya geçtiğinizde çalışma biçiminiz nasıl değişiyor? Bu sergide ilk kez denediğiniz bir malzeme ya da yöntem oldu mu?
Benim için resim ve obje, eşya, hayatın malzemeleri diyorum ben onlara arasında çok keskin bir ayrım yok. İkisi de aynı düşünceden çıkıyor; sadece ifade biçimleri değişiyor. Resimde renk, yüzey, çizgi ve figür üzerinden ilerlerken bir objeyle çalıştığımda malzemenin kendi karakteri de konuşmaya başlıyor. Objeyi tamamen kontrol etmek yerine, onun bana ne önerdiğini de dinliyorum. Zaten uzun zamandır farklı malzemeler ve buluntu eşyalarla çalışıyorum. Bir eşyaya baktığımda sadece ne olduğunu değil, taşıdığı hikayeyi , kimliği ve bende uyandırdığı çağrışımı dinliyorum. Benim için objelerin bir ruhu var. Bazen o ruh, yapmak istediğim işin yönünü belirliyor. “Inner Talks”ta da resimlerin yanında eşyalar, farklı yüzeyler kullanmam biraz bununla ilgili. Serginin sadece duvarlarda asılı resimlerden oluşmasını istemedim; iç konuşmanın mekana yayıldığı, izleyicinin farklı biçimlerde karşısına çıktığı bir dünya kurmak istedim. Bu sergide benim için yeni olan bir diğer şey ise ilk kez üç soyut figüratif iş üretmiş olmam. Bu tamamen işlerle beraber akışta gelişen tatlı bir heyecan da verdi. Bu da benim için yeni bir alan açtı. Aslında malzeme değiştikçe çalışma biçimim de değişiyor ama temel mesele aynı kalıyor: Bir düşüncenin ya da duygunun kendisine en uygun forma dönüşmesini sağlamak.

İşleri Art Rooms’a yerleştirdiğinizde planınızda neler değişti? Atölyede başka, galeride başka gördüğünüz bir iş oldu mu?
Atölyede işleri tek tek görüyorum; galeride ise ilk kez gerçekten birbirleriyle konuşmaya başladıklarını görüyorum. Bu yüzden yerleştirme aşaması benim için serginin tamamlandığı değil, aslında yeniden şekillendiği bir süreç. Art Rooms’un mekanı da buna izin verdi. Bazı işleri ilk düşündüğüm yerlerden farklı noktalara taşıdım, aralarındaki mesafeleri değiştirdim. Özellikle çizgilerin ve tekrar eden bazı detayların mekanın içinde devam etmesini istedim. Böylece işler tek tek duran parçalar olmaktan çıkıp birbirleriyle bağlantı kurmaya başladılar. Galeride işlerin arasında oluşan boşluklar en az işler kadar önemliydi. Çünkü “Inner Talks” benim için sadece resimlerden oluşan bir sergi değil; izleyicinin içinde dolaştığı, kendi iç sesiyle karşılaşabileceği bir alan. Bu nedenle yerleştirme sırasında boşluklar, geçişler ve bakış açıları da işlerin kendisi kadar önem kazandı. Sonunda galeri, işlerin sadece sergilendiği bir yer değil, onların hikayesinin bir parçası oldu.
Sergiyi gezenlerin en çok hangi işin önünde durduğunu gözlemlediniz? Gelen yorumlardan aklınızda kalan ne oldu?
Sanırım "The Path" işim en çok önünde durma ihtiyacı uyandıran işti. Kırmızı ayakkabılı, zemindeki kırmızı yol çizgisiyle devam eden ve üzerinde “Fragile” yazan elbisenin olduğu yerleştirme. Kırmızı çizginin mekanda devam etmesi ve figürün üzerindeki “Fragile” kelimesinin yarattığı karşıtlık duygusu izleyicide merak uyandırdı. Beni en çok etkileyen yorumlardan biri de sergiyi gezen birinin “Burada kendi çocukluğumla karşılaştım ama aynı zamanda bugünkü halimi de gördüm” demesiydi. Çünkü benim için serginin çıkış noktası da tam olarak bu. Ben izleyiciye kendi hikayemi anlatmak yerine, onun kendi içindeki konuşmayı başlatabileceği bir alan açmak istedim. Sergiden çıkarken yanında sadece bir görüntü değil, kendisiyle ilgili küçük bir düşünce götürmesi benim için en güzel karşılık.
