29
29
Devinimin İçinden Biri: Kerem Ayan
Seçmekle üretmek arasında net bir sınır kurmayan, devinimden beslenen bir yaklaşım. Kerem Ayan, sinemayı da hayatı da tek bir noktadan değil, bu geçişin içinden okuyor.
Yazar Kumru Yaren Cengiz
Fotoğraf: Beyza Yıldırım
Kerem Ayan, sinemaseverler için halihazırda bilinen, tanınan, hayran olunan bir isim. Bu görünürlük, ürettikleriyle ve verdiği ilhamla aslında kaçınılmaz bir hal.
Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nden mezun olduktan sonra 1992’de Paris’e taşınmasıyla hayatının yönü değişiyor. Görsel İşitsel Yönetmenlik Yüksek Okulu ESRA’da ve Denis Diderot, Paris 7 Üniversitesi’nde aldığı sinema eğitimiyle başka bir yol belirginleşiyor. Ardından İstanbul Film Festivali. 2006’dan itibaren direktör yardımcısı olarak festivalin içinde, 2015’ten bu yana ise direktörlüğünü yürüterek onu doğrudan yöneten bir pozisyona geliyor.
Festival süresince yıllar içinde kurduğu deneyimin yanında üretim tarafında da yer alıyor. 2000’lerden itibaren kısa filmler yapıyor ardından uzun metraj Oregon’u çekiyor. Seçen ve üreten arasındaki mesafe sabit kalmıyor, sadece yer değiştiriyor. Bu da sinemaya bakışını doğrudan etkiliyor. Sinemayı yalnızca izleyen değil, aynı zamanda üretim hattında da duran biri o. Festival, sinema, tiyatro, müzik. Bu alanlar arasında net bir ayrım kurmuyor. Seçen ve üreten arasında gidip gelen, sabitlenmeye ihtiyaç durmayan bir yerde.

9-19 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek 45. İstanbul Film Festivali yaklaşırken Kerem Ayan ile program kurma biçimi, üretimle kurduğu ilişki ve zamanla değişen bakışı üzerine konuşuyoruz.
Çok görünür bir pozisyondasın ama kendinle ilgili hiçbir şeyi büyütmüyorsun. Bu mesafe bilinçli bir tercih mi yoksa karakterinin doğal bir parçası mı?
Bilinçli bir tercih olduğunu düşünmüyorum. Elbette yaptığımı en iyi şekilde icra etmeye çalışıyorum hatta biraz da fazla detaycıyım ama yine de eninde sonunda bir organizasyon bu ve eğer o organizasyon gerçekleşmezse dünyanın sonu gelmeyecek. O yüzden bir kalp cerrahının işiyle karşılaştırdığımızda çok daha önemsiz bir iş gibi geliyor bana. Yaptığımız işi elbette sevelim ve de en önemlisi eğlenerek yapalım çünkü hayatımızın çoğu işte geçiyor. Ancak kendimizi de bu kadar önemsemeyelim diye düşünüyorum. Herhalde dediğin gibi karakterimin bir parçası olabilir bu.
Bir festival programı yalnızca film seçmek değil, aynı zamanda bir ritim kurmak gibi. Sen o ritmi neye göre kuruyorsun?
Film seçmek sanırım işin en kolay ve zevkli tarafı. O filmleri seanslara yerleştirmek ve konukların programını yapmak da en zoru. Örneğin bir filmi yerleştirirken yönetmeni gelecekse o günlere koymak (ki bazen çok geç belli oluyor konukların gelecekleri) sonra eğer yarışmadaysa başka filmlerle çakışmamasına uğraşmak, eğer yerli filmse başka sinemalardaki yerli filmlerle denk gelmemesini sağlamak, sonra yeterli gündüz ve akşam seansı var mı, Avrupa ve Asya yakasına dağılmış mı, süresi uzunsa o seansa sığıyor mu… Bunun gibi bir sürü uğraştırıcı detay sayabilirim.
Yıllar boyunca sinema tüketmiş biri olarak bir filmi ilk birkaç dakikada “anlayabildiğin” oluyor mu yoksa hala seni yanıltabilen, şaşırtan şeyler var mı?
Kötü filmi kesinlikle ilk birkaç dakikada anlayabiliyorum. İşte o yüzden bir filmin ilk beş on dakikası çok önemli. Ama nadir de olsa beni yanıltan filmler var. Ki bu da çok güzel sürprizler doğurabiliyor.
Bazen bir filmi seçmek kadar seçmemek de güçlü bir karar. Senin için bir filmi dışarıda bırakmayı zorlaştıran şey ne oluyor?
Bir filmi beğenirsem onu programa dahil etmek için elimden geleni yaparım. Ama elimde olmayan sebeplerle alamadığım filmler olabiliyor. Örneğin festivalden önce vizyona girecek bir film veya başka bir festivalde gösterileceği için bizim alamadığımız filmler. Ben kendi kararımla bir filmi dahil etmezsem bunun zor bir tarafı olmuyor. Sadece yönetmene veya yapımcıya bir açıklama yapmak gerekiyor, ki o açıklama da genelde “başka filmleri daha çok beğendik ve seçim yapmak zorunda kaldık” oluyor. Ki bu da doğru çünkü sonsuz sayıda film göstermemiz imkansız.
Hiç kimsenin sevmediği ama senin çok beğendiğin bir film var mı? Ya da tam tersi, herkesin çok sevdiği ama senin mesafeli kaldığın bir film?
Olmaz mı tabii var. Herkesin bayılıp benim hiç sevmediklerime şimdi girmeyeyim gereksiz nefret toplarım. Ama herkesin nefret edip benim sevdiğim son yıllardan mesela Joker Folie à Deux var. İnsanları ikiye bölen filmlerden de çok hoşlanıyorum. Mesela dokuz yıl önce Darren Aronofsky’nin Mother’ı Venedik Film Festivali’nde olay yaratmıştı, büyük nefret edenler oldu ama bence başyapıttı.
Film festivalleri çok güçlü bir görsel hafıza da üretiyor. Afişler, kataloglar, mekanlar, insanlar, partiler, söyleşiler… Sende yıllar içinde biriken bu hafızadan, tek bir imgeyi ya da anı seçmen gerekse ne olurdu?
Tek bir an seçmek çok zor fakat o festivallerde tanıştığınız kişilerle geçirdiğiniz zamanlar akıllarda kalıyor. Mesela Fransız sinemasının dev oyuncusu Jeanne Moreau ile Beyoğlu’nun arka sokaklarında tahta tabureler üzerinde köfte yememiz gibi. Cannes’da Ryan Gosling’in 20-25 kişilik davetine gidip onunla muhabbet etmek veya daha yakın zamanda oyuncu Lars Eidinger ile İstanbul ve Berlin’de beraber dj’lik yapıp çok eğlenmemiz gibi.
Senin görsel dünyayla kurduğun ilişki sadece sinema üzerinden değil gibi. Zaman zaman stilinde de belirgin bir estetik hissi var. Üzerinde özel tasarım kıyafetler görüyor gibiyiz bazen sanki. Moda senin için ayrı bir ilgi alanı mı yoksa genel görsel zevkinin bir uzantısı olarak mı konumlanıyor?
Böyle bir estetik hissi uyandırıyorsa ne güzel. Özel tasarım kıyafetlerim olsun isterdim ama yok. Modaya karşı özel bir ilgim de yok fakat belirli bir stile sahip parçaları seviyorum. Geometrik ve asimetrik desenli olanlar mesela.
Kariyerinde tiyatro, yapımcılık ve yönetmenlik de var. Kendini en çok hangi rolde “evde” hissediyorsun?
Bunca yıl çeşitli ülkelerde festival yaptıktan sonra en çok organizatör rolünde evde hissediyorum sanırım. Ama en mutlu olduğum tiyatro yönetmenliği yaptığım zamanlar. Tiyatroda, oyuncularla kamera olmadan direkt irtibatta olabilmek çok güzel bir duygu.
Yıllarca başkalarının filmlerini seçip 2023’te Oregon’u yönetmek nasıl bir deneyimdi? Seçen taraftan üreten tarafa geçtiğinde kendinde neyin değiştiğini fark ettin?
Oregon’u yapabilmek çok güzeldi ve harika bir ekiple üç hafta boyunca eğlenerek çalıştık. Bende fazla bir şey değişmedi sanırım; nasılsam öyleydim hala da öyleyim. Sağ olsun bir sürü insan, film festivali direktöründen bunu beklemezdik diye filmi çok gömdüler. Genelde pozitif eleştiri olmaz bizim ülkede, herkes birbirini daha aşağı çekmeye uğraşır. Güzel şeyler söyleyenler de oldu tabii. Amaç zaten biraz kaliteli bir komedi yapmaktı; Tarkovski filmi değil. Bu tür şeylere de çok takan bir insan değilim zaten. Ama filmimiz Selanik Film Festivali’ne seçildi ve oranın harika seyircisi filme bayılarak moralimi yükseltti. Umarım yenilerini yaparım.
Film izleme yoğunluğun, sinemanın büyüsünü sende azaltıyor mu yoksa tam tersine derinleştiriyor mu?
Derinleştiriyor demek isterdim ama ne yazık ki azaltıyor. Seyrettikçe daha az filmden etkilenmeye başlıyorsun. O büyü azalıyor. Bunun yanında merak azalmıyor, yeni çıkacak filmleri merak ediyorsun bir ümit…
Yıllar içinde kendi sinema zevkinde en çok ne değişti? Gençliğinde seni hemen etkileyen şeylerle bugün peşine düştüklerin arasında nasıl bir fark var?
Galiba artık görüntüden çok içeriğin uyandırdığı duyguya bakıyorum. Eskiden harika görüntüsü olan filmler, içinde fazla duygu olmasa da etkilerdi beni. Şimdi daha çok bende bıraktığı his önemli.
Sinemayla hiçbir bağın olmasaydı, hayatın nasıl olurdu?
Bilmem, çok yıkılmazdım herhalde; ilgi duyacak başka şeyler bulurdum. Mesela müzik.
Bugün her şeyi bırakıp sadece kendin için bir şey yapacak olsan, bu yine sinemayla ilgili olur muydu?
İlla sinema ile ilgili olmasa da yönetmenlikle ilgili olurdu kesin.
45. İstanbul Film Festivali’ne geldiğimizde, geçen yıl başlattığınız dönüşümün nasıl karşılık bulduğunu düşünüyorsun? Bu yıl programda seni en çok tatmin eden şey ne oldu?
Ben bu dönüşümden gayet mutluyum. Yıllar öncesinden beri konuştuğumuz ama başaramadığımız bir şeydi bu. Türkiye’deki diğer büyük festivallerden biraz daha farklı bir yerde olmak. Daha iyi veya daha kötü değil ama daha uluslararası. Eğer bu ülkedeki ilk uluslararası festival biz isek, ki öyleyiz, bu özelliğimizi daha ön plana çıkartmalıyız. Yerli filmlerin yabancı filmlerle yarıştığı bir yarışma gerekliydi bize. Fakat aynı zamanda da ilk veya ikinci veya kısa filmlerini yapan yeni yönetmenlerimize de desteğimizi sürdürmemiz lazım. Bunu da Yeni Bakışlar ve Kısa Film yarışmalarımızla gerçekleştiriyoruz.
Seni hiç tanımayan biri için: Kerem Ayan’ı anlamanın en hızlı yolu ne olurdu? Bir film, bir alışkanlık ya da tek bir cümle?
Film değil bir şarkı gelsin derim: Fikri Karayel’den Yol. Hayat, bazı şeyleri ve kişileri gereğinden fazla umursamak ve bununla dertlenmek için çok kısa. Fikri’nin dediği gibi gidene yol vermek ve gücümüze gidenlere de cevap vermekle uğraşmamak lazım. Doğru bildiğimi yaparak sevdiklerimle yola devam ediyorum.
“Artık görüntüden çok içeriğin uyandırdığı duyguya bakıyorum. Eskiden görsel açıdan iyi filmler içinde fazla duygu olmasa bile etkilerdi beni.”