27 Eki 2026

İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar!

Tarihçi Philip Mansel, Fatih Sultan Mehmet döneminde İstanbul’a zorla getirilenlerin kenti "bir eziyet ve ıstırap adası, felaketlerin toplandığı yer, fesat ve iflas kaynağı" olarak gördüklerini anlatıyor. Bu dönemde Saray’daki bazı zevatın "sehri kıyamete kadar terk etmeyi ve harap etmeyi" önerdiklerini naklediyor. İstanbul’a ne zaman güneşli bir havada baksam bu lanetli vasiyeti hatırlıyorum. Ve şunu da söylemek zorundayım ki İstanbul’u, Boğaziçi’ni seyrederken kendinizden geçmek isterseniz yapmanız gereken şey kar yağmasını beklemektir. Kar altındaki İstanbul’a bakmaya doyamam, bunu da söylemiş olayım. Doğrusunu isterseniz atalarımızın bu dileğini yerine getirmek için elimizden geleni ardımıza koymadık ama yine de şu koca İstanbul’u tüketip, bitiremedik. O hala en umulmadık köşesinden en beklenmeyen şekilde büyüleyici güzelliğiyle karşımıza dikiliyor ve bize meydan okuyor!

  • Yazar Numéro 

  • Yazı Mehmet Yılmaz
    Fotoğraflar Ara Güler


    Nur içinde yatsın, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde, Anadolulu Müslüman Türkleri kente getirmek için bir ferman yayınlamıştı. Bunu niye yaptığını tahmin etmek zor değil; fethettiği şehirdeki nüfus dengesini sağlamak! Önceleri gönüllülük esasına dayanan bu göç, Anadolu’da yerleşik Türklerin isteksizliği üzerine "zorunlu iskana" çevrilmişti. Evet, İstanbul’un tarihinde böyle bir dönem de yaşandı! Anadolu’daki Türklerin bir bölümü İstanbul’a "tehcir" edildi.
    O günlerden başlayarak da İstanbul, Anadolu’da yaşayan Türkler için bir çekim merkezi. Gerçi son on yılda tersine göç başladığından, insanların İstanbul’dan kaçarak yeniden eski memleketlerine ya da güneye ve Ege’ye gittiklerinden söz ediliyor ama bu tersine göç, şu an için İstanbul kalabalığında bir ferahlama yaratmış değil.


    Tarihçi Philip Mansel, Fatih Sultan Mehmet döneminde İstanbul’a zorla getirilenlerin kenti "bir eziyet ve ıstırap adası, felaketlerin toplandığı yer, fesat ve iflas kaynağı" olarak gördüklerini anlatıyor. Bu dönemde Saray’daki bazı zevatın "şehri kıyamete kadar terk etmeyi ve harap etmeyi" önerdiklerini naklediyor. (Konstantinopolis: Dünyanın Arzuladığı Şehir, 1453 – 1924, Alfa Kitap, Çeviren: Şerif Erol.)

    Hazzapolu Pasajı, Beyoğlu, 1955, Ara Güler


    İstanbul’a ne zaman güneşli bir havada baksam bu lanetli vasiyeti hatırlıyorum. Ve şunu da söylemek zorundayım ki İstanbul’u, Boğaziçi’ni seyrederken kendinizden geçmek isterseniz yapmanız gereken şey kar yağmasını beklemektir. Kar altındaki İstanbul’a bakmaya doyamam, bunu da söylemiş olayım. Doğrusunu isterseniz atalarımızın bu dileğini yerine getirmek için elimizden geleni ardımıza koymadık ama yine de şu koca İstanbul’u tüketip, bitiremedik. O hala en umulmadık köşesinden en beklenmeyen şekilde büyüleyici güzelliğiyle karşımıza dikiliyor ve bize meydan okuyor: Yıkılmadım, ayaktayım, dertlerimle baş başayım!


    Bir halk masalına göre Tanrı, İstanbul Boğazı’nı yarattıktan sonra dünyadaki her kavimden bir temsilci huzura çıkıp kendilerine haksızlık yapıldığını söylemişler. Tanrı da yarattığı dünyaya şöyle bir bakıp onlara hak vermiş. "Merak etmeyin" demiş, "Bu Boğaz’a öyle bir kavim yerleştireceğim ki bu güzellikten eser kalmayacak." İşte bu ilahi karar neticesinde buradayız ve Tanrı, haklı çıkmak için kanıt göstermek zorunda değildir.
    "Acaba büyük çoğunluğumuz aşkı ve sevgiyi unuttuğu için mi İstanbul’u sevmiyor; onu tüketip bitirmek için didiniyor?"

    Halaskargazi Caddesi, 1958, Ara Güler


    Ben bu kentte doğmadım ve büyümedim ama hayatım burada geçti. En önemlisi, bu şehirde aşık oldum. Kızım bu şehirde doğdu; bu şehre aşk ile bağlı olmam için başka ne lazım ki? Bir süredir bu şehrin sokaklarında dolaşırken tereddütler yaşıyorum: Burası benim İstanbul’um olabilir mi? Şehrin dört bir yanını tatlıcılar, baklavacılar sardı. Çoğunun sattığı şey Türk baklavası değil. Ya da biz eskiden yediğimiz şeyin baklava olduğunu zannediyorduk, şimdi aslı geldi! Bu mümkün olabilir mi? Eski İstanbul’un şekercileri Hacı Bekir, Altan, İtimat ve Cafer diye hatırlıyorum. Gerçek baklava Develi ve Güllüoğlu’ydu. Hacı Bekir’in lokumu ve akidesi, İtimat’ın Hindistan cevizli şekeri, Bebek’in badem ezmesi! Rahmetli anneannem gittiği mevlütlerde kendisi yemez, Bahadır ile bana getirirdi. Hatırlayıp, yazarken gözlerim doldu.


    Şehrimiz biz farkında olmadan usul usul değişiyor. Beşiktaş’ta artık Kazan yok. Düşünün: Kazan’ın olmadığı bir Beşiktaş! Nişantaşı’nda Alaattin de kapandı, biliyor musunuz? Hayattaki en büyük rakibim ve en büyük iş ortağım! Nasıl oluyor da böyle oluyordu derseniz şöyle: Blue Jean dergisini yayınladığım yıllarda Alaattin, Alman Bravo ve İngiliz Smash Hits dergilerini satardı, en önemli rakibimdi. Ama en çok dergiyi de orada satardım, Tempo’dan Aktüel’e, Blue Jean’den Playmen’e kadar! Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü’nde bir erkeği bir kente bağlayan şeyin o kentte yaşayan bir kadın olduğunu yazmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam Justine’de. Acaba büyük çoğunluğumuz aşkı ve sevgiyi unuttuğu için mi İstanbul’u sevmiyor, onu tüketip bitirmek için didiniyor? Boğaz’ın serin rüzgarı yüzümü her yalayışında bana aşkı hatırlatan şey de acaba bu mu? Kim bilir?

    Galatasaray, Beyoğlu, 1990, Ara Güler


    Hayatımın en güzel yıllarını geçirdiğim Rumelihisarı’ndan Gümüşsuyu’na taşındığımdan beri İstanbul’da yaşadığımı daha çok hissediyorum. Bunun nedeni artık kente ruhunu veren her yere yürüyerek ulaşabiliyor olmam. Karaköy’deki balıkçılar çarşısına yürüyebiliyorum mesela. Orada bir "yeşillik" var ki, anlatamam; insan kendisini tezgahın içine atmak istiyor o göz alıcı canlıktaki marulları, kıvırcıkları, rokaları, lolorossoları, yabani rokaları görünce. Yanlarındaki kırmızı lahanalar, kırmızı, pembe turplar manzarayı tamamlıyor. Oraya kadar gidince yolu biraz uzatıp Galata Köprüsü’nden karşıya da geçebiliyorum. O zaman Mısır Çarşısı’nda Taze Balıkçı’ya uğrarım mutlaka. Alışverişte kararsız biriyseniz tavsiye etmem ama tezgahın önünde kalakalırsanız, acaba hangisini alsam diye! Mısır Çarşısı’na kadar gitmişken Ezine peynirinin en iyisini de alabilirsiniz, ben Canikurtaran’ı tercih ederim.


    Aslına bakarsanız Galata Köprüsü’nü yürüyerek geçmek için bir bahane de gerekmez. Tek başına büyük eğlencedir. Eskiden yürüyüşe bir kısa mola verip Köprü altındaki meyhanelerde bir tek rakı da atardım ama artık oralar çok turistik oldu. Alışverişinizi bitirdikten sonra bir şeyler yemek isterseniz seçenek çok. Pandeli eskiyi arattırmıyor, talaş böreği, üstüne döner kesilmiş patlıcanlı böreği, puf böreği rüyası gördüğümde koşar adım çıkarım merdivenleri.

    Ayaküstü bir şeyler atıştırmak istiyorsanız Namlı’ya girin, tereddüt etmeyin. Kendi ekmeklerinin arasına, bu şarküteride satılan her şeyden bir parça koydurabilirsiniz. Dünyanın en iyi sandviçlerinden biri olabilir ama bir rakibi var ki o da Beyoğlu’na çıktığımda kaçırmayacağım bir lezzettir. Tunç Balık’ta özel ekmeğinin içine önce tarama sürerler, üzerine füme somon dilimleri sıralanır, onun da üstüne çimçim karidesler.

    "Nedir bu gördüğüm, Tanrım rüya olsa" şarkısı bu sandviç için yazıldı diye düşünseniz yeridir! Tunç Balık’ın hemen karşısında Sakarya Pastanesi var, İstanbul’un içinde gerçekten peynir olan tek poğaçasını orası yapar. Tulumba tatlısını, vişne ekmek kadayıfını da görmezden gelemezsiniz. Sakarya’nın iki dükkan yanında Üç Yıldız şekercisi var. Oradan mevsim meyvelerinden şekersiz olarak üretilmiş reçeller alabilirsiniz. Üç Yıldız, Beyaz Tatlı diye bilinen (Çevirme ya da Lohuk adıyla da bilinir) ürünün İstanbul’da yapıldığı tek yer olarak kaldı. Vanilyalı ve bergamotlu olarak üretilen Beyaz, eski usul bir ikram olarak Türk kahvesinin yanında, bir bardak suyun içerisine küçük bir kaşıkla bırakılarak servis edilir. Badem ezmesi ise damak çatlatır, söylemiş olayım.


    Bu yazıyı yazarken bir yandan bir şarkı dinliyorum:
    "İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar?
    Düşsün suya yer, erisin eski zamanlar
    Sarsın bizi akşamla şarap rengi dumanlar!"
    Behçet Kemal Çağlar’ın muhteşem şiiri üzerine Münir Nureddin’in aksak usullü nihavent şarkısı bu. İstanbul’u sevmek, İstanbul’da sevmek, İstanbul’da sevilmek! Sanırım benim çizgim de bu!