26
26
Kapalı Kutu Kapalıçarşı
Yazar Numéro
Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
Sandık odalarında;
Senin de dükkânın öyle kokar işte.
Ablamı tanımazsın,
Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı;
Bu teller onun telleri.
Bu duvak onun duvağı işte.
Ya bu camlardaki kadınlar?
Bu mavi mavi,
Bu yeşil yeşil fistanlı...
Geceleri de ayakta mı dururlar böyle?
Ya şu pembezar gömlek?
Onun da bir hikayesi yok mu?
Kapalıçarşı deyip de geçme:
Kapalıçarşı,
Kapalı kutu.
Orhan Veli Kanık (1914-1950)
Yazı:Yunus Can Önalan
.jpeg)
Kapalıçarşı'yı en çok sabahları seviyorum. Kepenkler yeni açılmış, kalabalık henüz sokaklara dolmamışken çarşının başka bir yüzü ortaya çıkıyor. Gün içinde binlerce sesin birbirine karıştığı sokaklarda sabahları kendi ayak sesinizi duyabiliyorsunuz. Taşları, kubbeleri, dükkanların içindeki yan karanlığı daha derinden hissediyorsunuz. Sanki İstanbul henüz tam uyanmamış Kapalıçarşı'nın size gösterdiği, günün geri kalanında sakladığı başka bir yüzü var.
Sonra dükkanlar açılıyor, kahveler söyleniyor, ustalar tezgahlarının başına geçiyor. Bir yerden çekiç sesi, başka bir yerden kahkaha yükseliyor. Dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlar aynı sokaklarda birbirine karışıyor. Öğleden sonra ise sabahki sessizlikten pek eser kalmıyor. Tam bir cümbüş.
Benim de bu cümbüşün içinde zamanla oluşmuş küçük bir düzenim var. Sabah kahvesi Fes Kafe'de, öğle yemeği Havuzlu'da yahut Aslan'da. Akşamüstü Dayday Pastanesi'nden birkaç kurabiye alıp Nuruosmaniye Camii'nin avlusuna geçmek ise en sevdiğim alışkanlıklardan. Belki de Kapalıçarşı'da en sevdiğim yer orası.
Her gün binlerce insan geçiyor o avludan. Çarşıya ilk kez girenler, yıllardır aynı yolu yürüyenler, acele edenler, durup çevresine bakanlar... Onları seyrederken bazen düşünüyorum: Bir yerden yüzyıllar boyunca bu kadar çok insan geçtiğinde geride yalnızca ayak izleri kalmıyor olmalı. Biraz ses, biraz telaş, biraz sevinç, biraz da enerji kalıyor.
Kapalıçarşı'da öğrendiğim en önemli şeylerden biri, buranın yalnızca dükkanlardan ve alışverişten ibaret olmadığı. Çarşının görünmeyen bir dili var. Ve o dilin en önemli kelimesi bence üslup.
Ustalar zordur. Her bildiklerini hemen anlatmaz, her fikrinizi hemen sevmezler. Bir ustayla gerçek bir ilişki kurmak zaman ister. Selam verirsiniz, kahve içersiniz, konuşursunuz; bazen yalnızca önünden geçersiniz. Önce birbirinizi tanırsınız, güven sonra gelir. Burada bazı kapıları parayla değil, kurduğunuz insani bağla açıldığını öğrenirsiniz.
Çarşıda öğrendiklerimin çoğunu da kitaplardan değil, bu insanlardan öğrendim. Bir taşın huyunu, altının ateşte nasıl davrandığını, yıllardır kullanılan bir tekniğin küçük sırrını... Bunların birçoğu hiçbir yerde yazmaz. Ustadan çırağa, dükkandan dükkana, kuşaktan kuşağa taşınır. Bazen de hiç beklemediğiniz bir kahve sohbetinin ortasında size kalır.
Ustaların gözleri de inanılmaz keskindir. Sizdeki küçük değişikliği anında görürler. Yeni bir çanta, farklı bir saat, hatta yeni bir koku... Hiç bilmeyeceklerini düşündüğünüz bir markayı hemen tanırlar. Geçiştirmeye çalışırsınız ama nafile; ne olduğunu öğrenmeden peşinizi bırakmazlar. Bazıları o kadar çok konuşur ki modumda olmadığım günlerde keşke bir kapatma tuşları olsa diye düşündüğüm bile olur. Sonra aynı insan, tam hiç beklemediğiniz bir anda tek bir cümle söyler ve bütün ruh halinizi değiştirir.
Geçmişin bilgisini taşırken yeniliğe bu kadar açık olmaları da beni hala şaşırtır. Yeni bir fikirle gittiğinizde önce sizi tartarlar. Ama fikrinize inanırlarsa dinler, dener hatta yıllardır bildikleri bir yöntemle onu sizin düşünmediğiniz bir yere taşıyabilirler. Eskiyle yeni, aynı tezgahın üzerinde buluşur.
.jpeg)
Kapalıçarşı, Eminönü, 1965, Copyright: Ara Güler
Belki de bu yüzden modanın kalbinin bir parçası hala Kapalıçarşı'da atıyor. Altın, gümüş, taş, kumaş, renk ve onları biçimlendiren eller... Bugün dünyanın yeniden peşine düştüğü zanaat, el işçiliği ve özgünlük Kapalıçarşı'da hiçbir zaman ortadan kalkmıyor.
"Bugün dünyanın yeniden peşine düştüğü zanaat, el işçiliği ve özgünlük Kapalıçarşı'da hiçbir zaman ortadan kalkmıyor."
Vintage mücevherler için Şalabi, Epok ve Sait Asil'in dükkanları benim sık uğradığım duraklardan. Cartier, Pomellato, Bulgari gibi büyük markaların eski parçalarına rastlamak mümkün buralarda. Ama beni asıl heyecanlandıran, kime ait olduğunu bilmediğim ve elime aldığım anda geçmişini merak ettiğim parçalar.
Sait Asil'in dükkanında mesela aramak, bulmaktan önce geliyor. Kutuların, çekmecelerin arasında neyle karşılaşacağınızı bilmiyorsunuz. Bazen hiçbir şey bulamıyorsunuz, bazen de hiç aramadığınız bir parça sizi buluyor. Kapalıçarşı'nın sevdiğim taraflarından biri de bu: Her şey kendini ilk bakışta göstermiyor.
Lolita Asil'in yeri ise bende başka. Zamanla neye bakacağımı, neyin ilgimi çekeceğini öğrendi. Bazen bir parçayı eline alıp daha ben karar vermeden, "Bu size göre değil," diyor. Çok zaman da haklı çıkıyor. Bir süre sonra fark ediyorsunuz ki Kapalıçarşı'da bazı insanlar size yalnızca bir şey satmıyor; zevkinizi tanıyor, gözünüzü biliyor ve gerektiğinde sizi bir parçadan vazgeçirebiliyor.
.jpeg)
Fotoğraf: Yunus Kasap
Bulduğum eski parçaları ustalara göstermeyi de seviyorum. Ellerine alıp tersini çeviriyor, damgasına, taşına, işçiliğine bakıyorlar. Ben ilk tepki yalnızca, "Oo, eski mal bulmuşsun," oluyor. Ardından küçücük bir ayrıntıdan parçanın dönemini, tekniğini ya da nasıl yapılmış olabileceğini okumaya başlıyorlar. O anda elinizde tuttuğunuz şey yalnızca güzel bir mücevher olmaktan çıkıyor; başka bir zamanın izine dönüşüyor.
Bir de Mavi Köşe'nin vitrininde yıllardır beni bekleyen bir hanedan yüzüğü var. En azından ben onun beni beklediğine inanıyorum. Her geçtiğimde gözüm ona gidiyor; hala orada mı diye bakıyorum. Belki bir gün benim olur, belki olmaz. Ama artık onu görmeden geçmek bana tuhaf geliyor. Bazı şeylere sahip olmak gerekmiyor belki. Yıllarca aynı vitrırinde birbirini görmek de kendine özgü bir bağ oluyor.
Sanırım Kapalıçarşı'yla ilişkim de biraz böyle. Her gün başka bir ayrıntısını görüyorum. Bazen yoruyor, bazen güldürüyor, bazen tek bir sohbetle yeni bir şey öğretiyor. Sabahın sessizliğinden öğleden sonranın cümbüşüne kadar sürekli değişiyor ama özünde insanı, zanaatı ve belleği koruyor.
Akşamüstü kahvemi alıp Nuruosmaniye'nin avlusunda oturduğumda, yine binlerce insan önümden geçiyor. Geleni geçeni izliyorum; kimi aceleyle, kimi merakla, kimi şehrin akışına karışarak. Onlar Kapalıçarşı'dan geçiyor. Ben ise biraz daha o anın içinde kalıyorum.