09
09
Katmanların Altındaki Givenchy
Yazar Hakan Bahar
Paris Erkek Moda Haftası boyunca birçok koleksiyon izledim. Kimisi devasa prodüksiyonlarla, kimisi yıldız isimlerle, kimisi de sosyal medyada iz bırakacak tek bir görüntünün peşindeydi. Sarah Burton’ın Givenchy için hazırladığı ilk erkek koleksiyonu ise çok daha farklı bir öneri sunuyordu. Avenue George V’deki tarihî moda evinin odalarına yayılan sunum, bir defileden çok bir düşüncenin içinde dolaşıyormuş hissi veriyordu. Rachel Whiteread’in heykelleri, canlı renklere boyanmış endüstriyel objeler, tek renk deri eşofman takımları ve kusursuz terzilikle hazırlanmış ceketler aynı mekânda buluşuyor, koleksiyonun yalnızca giysilerden değil; hafızadan, kimlikten ve yeniden başlangıç fikrinden söz ettiğini hissettiriyordu.
Sarah Burton’ın bu koleksiyonunu anlamak için Givenchy erkek giyiminin geçmişine de bakmak gerekiyor. Çünkü bu moda evi hiçbir zaman tek bir erkeklik tanımı üzerinden ilerlemedi. Hubert de Givenchy’nin 1969’da başlattığı lisanslı Givenchy Gentleman serisiyle temelleri atılan erkek gardırobu, yıllar içinde sürekli değişti. Ozwald Boateng Savile Row terziliğini markaya taşıdı; Riccardo Tisci gotik romantizmi, couture işçiliğini ve sokak kültürünü aynı potada eriterek yalnızca Givenchy’nin değil, 2010’lu yılların erkek modasının yönünü değiştirdi. Clare Waight Keller terziliği yeniden merkeze alırken, Matthew M. Williams teknik ve endüstriyel bir estetik önerdi. Givenchy erkek giyimi hiçbir zaman tek bir siluete ait olmadı; her kreatif direktör markanın kimliğini kendi bakış açısıyla yeniden tarif etti. Sarah Burton’ın devraldığı miras da tam olarak buydu: korunması gereken tek bir estetik değil, birbirinden farklı katmanlardan oluşan zengin bir tarih.
Sunumdan bir gün önce okuduğum röportajlardan birinde Burton, “Her şeyi silip yeniden başlayalım.” diyordu. İlk bakışta radikal gibi görünen bu cümle, koleksiyonu gördükten sonra bambaşka bir anlam kazandı. Çünkü Burton geçmişi reddetmiyor. Aksine, geçmişin üzerini örten katmanları kaldırarak özüne inmeye çalışıyor. İlginçtir ki sunumun yapıldığı sabah, Givenchy binasının ağır ahşap kapılarındaki yılların boya katmanları da işçiler tarafından tek tek kazınıyordu. Burton bunun tamamen tesadüf olduğunu söyledi. Ama o görüntü, koleksiyonun en güçlü metaforuna dönüşüyordu. Geçmiş silinmiyor; yalnızca onu görünmez hâle getiren katmanlar kaldırılıyordu.
Bu düşünceyi en iyi tamamlayan isim ise Rachel Whiteread’di. Whiteread yıllardır nesnelerin kendisini değil, onların geride bıraktığı boşluğu görünür kılıyor. Bir gardırobun iç hacmini, bir odanın hafızasını ya da bir evin görünmeyen tarafını kalıba dönüştürüyor. Burton’ın Givenchy için kurduğu yeni dil de bana aynı yerden besleniyormuş gibi geldi. Arşivden yalnızca lale desenli bir kravat alıyor; geri kalan her şeyi yeniden düşünmeyi tercih ediyor. Moda evinin geçmişini birebir tekrar etmek yerine, onun geride bıraktığı izleri bugünün gözünden yeniden okumaya çalışıyor.
Bu nedenle koleksiyonun başlangıç noktası da arşiv değil, erkek gardırobunun en temel arketipleri. Beyaz gömlek, Prince of Wales desenli takım elbise, çift düğmeli ceket, rugby forması, perfecto, bomber ceket, iş tulumu, denim ve eşofman takımı… Burton bu parçaları olduğu gibi kabul etmiyor. Takım elbiselerin yakalarını aşağı indiriyor, omuz çizgilerini yeniden kuruyor, beli inceltiyor. Giysiler ilk bakışta tanıdık görünüyor; ancak yaklaştıkça bambaşka bir oran, bambaşka bir duruş ortaya çıkıyor. Alexander McQueen yıllarında geliştirdiği terzilik anlayışı burada hâlâ hissediliyor, ancak artık gösterişli bir dekonstrüksiyon yerine çok daha rafine ve olgun bir müdahaleye dönüşmüş durumda.
Koleksiyonda beni en çok etkileyen parçalardan biri, canlı renklerde hazırlanan deri eşofman takımlarıydı. Burton’ın da söylediği gibi, günlük hayatın en sıradan giysilerinden biri olan eşofman, olağanüstü deri işçiliği sayesinde neredeyse couture seviyesinde bir parçaya dönüşüyordu. Aynı odada yer alan “Old Masters” resimlerinden ilham alan yoğun çiçek işlemeli paltolar ve bomber ceketler ise zanaatın koleksiyonun merkezinde durduğunu gösteriyordu. Burton için lüks, gösterişli bir logo ya da dikkat çekici bir siluet değil; kesimin doğruluğu, elde yapılan işlemenin sabrı ve terziliğin kusursuzluğu.
Koleksiyonun en güçlü tarafı ise bana göre tek bir erkek tipi önermemesiydi. Kampanyada doksan yaşındaki savaş fotoğrafçısı Don McCullin ile ressam Danny Fox aynı dünyanın içinde yer alıyor; Burton’ın ilham aldığı isimlerden biri ise Timothée Chalamet. Farklı yaşlar, farklı meslekler ve farklı karakterler aynı gardırobun doğal parçaları olarak bir araya geliyor. Burton’ın “İnsan yalnızca hayatının farklı anları için değil, farklı dönemleri için de giyinir.” sözü, koleksiyonun ruhunu belki de en iyi anlatan cümleydi. Bu, gençliğin ya da olgunluğun gardırobu değil; hayatın tamamına yayılan bir gardırop önerisiydi.
Sunumdan ayrılırken aklımda tek bir görünüm kalmadı. Aklımda kalan, bir moda evinin kendi tarihiyle kurduğu yeni ilişkiydi. Sarah Burton, Givenchy için yeni bir estetik icat etmeye çalışmıyor. Önce geçmişin katmanlarını dikkatle kaldırıyor, ardından geriye kalan özü bugünün ihtiyaçlarıyla yeniden biçimlendiriyor. Bu nedenle ilk erkek koleksiyonu yalnızca başarılı bir başlangıç değil; Givenchy’nin geleceğine dair düşünülmüş, sabırlı ve son derece özgüvenli bir manifesto niteliği taşıyor. Moda çoğu zaman yenilik arayışıyla tanımlanır. Burton ise bazen gerçekten yeni olanın, önce geçmişe dikkatle bakabilmekten geçtiğini hatırlatıyor.





