14 May 2026

Pierpaolo Piccioli: Couture’ün Kalbinden Gelen Yeni Balenciaga

2025’te Balenciaga’nın kreatif direktörlüğüne atanan Pierpaolo Piccioli, geçtiğimiz sonbaharda Parisli couture evinin vizyonunu ortaya koydu. Şiirsel zarafetine sadık kalan Romalı tasarımcı, 2026 ilkbahar-yaz koleksiyonunda, kurucu Cristóbal Balenciaga’nın biçimsel ve heykelsi cesaretini; sofistikasyon ile rahatlığı bir araya getirerek yeniden yorumladı. Bir stilin ötesinde, kreatif direktör böylece couture’ün kalbin dili haline geldiği; giysinin çok ötesine geçerek duygu uyandırmayı ve sihir yaratmayı amaçlayan felsefesinin temellerini attı.

  • Yazar Delphine Roche 

  • Çeviri: Selin Yıldız 

    Numéro: Balenciaga’da kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

    Pierpaolo Piccioli: Kendimi doğru yerdeymişim gibi hissediyorum. Sanki bugün buraya, tam da doğru zamanda gelmem için her şey bir araya gelmiş gibi. Özellikle de sezgilerime güvenmeyi öğrendiğim bir dönemde. Daha gençken fazlasıyla düşünerek hareket eden biriydim; sanırım bugün içgüdülerimle rasyonel yanım arasında doğru dengeyi nihayet buldum.

    Cristóbal Balenciaga’dan her zaman ilham aldınız ve bunu defalarca açıkça dile getirdiniz.

    O, modayı, kesimi ve hacimleri düşünme biçimimizi kökten değiştiren nadir insanlardan biriydi. Gerçek anlamda bir hamle yaptı. Radikaldi ve gerçekten yenilikçiydi. Çoğu modacı, moda tarihine damga vuran tek bir siluet bırakmıştır. Cristóbal söz konusu olduğunda ise, adı anıldığında birden fazla siluet akla gelir. Yenilik, onun yönteminin ve düşünme biçiminin ayrılmaz bir parçasıydı.

    Onu sıkça modanın “mimarı” olarak tanımladılar; bu da yanlış biçimde bir katılık ve ağırlık fikrini çağrıştırabiliyor. Oysa siz, tam tersine, onun kurgularındaki hafifliğin altını çiziyorsunuz.

    Hafiflik, onda beni en çok etkileyen unsurlardan biri. Bir “couturier”nin biçimler konusunda bir mimar, renkler konusunda ise bir ressam olması gerektiğini söylemişti. Bir filozof gibi, bir heykeltıraş gibi, bir müzisyen gibi düşünürdü; ancak bu rolleri üstlendiğini iddia etmeden. Çünkü sanat kendi başına yeterliyken, moda her zaman bir beden etrafında inşa edilir.

    Defile notlarınızda, Cristóbal Balenciaga’nın beden ile giysi arasında kalan boşluğa özellikle odaklanma biçimine gönderme yapıyorsunuz. Onu bir heykeltıraş olarak düşünürsek, aslında şekillendirdiği şey tam da bu boşluk, bu alan değil miydi?

    Kesinlikle. Siluetleri devrimci kılan şey, giysiyi yapılandırarak ya da kumaşı sertleştirerek değil; bedenin etrafında dolaşan havayla, bedenin özgürlüğünü düşünerek tasarlamasıydı. Bu bakış açısı, insana duyulan gerçek bir saygıdan doğuyor ve bana göre bundan daha önemli bir şey yok. Bugün kültürümüz, geçmişte fazlasıyla eksik kalan bir özen ve bakım etiğini yavaş yavaş dile getirmeye başlıyor. Bu özen ve saygı anlayışını korurken, aynı zamanda çağdaş bir güzellik fikri önermek son derece kritik. Balenciaga’da benden önce gelen sanat direktörleri Nicolas Ghesquière ve Demna Gvasalia, her biri kendi biçiminde yıkıcı ve dönüştürücüydü. Bugün ise bana göre en radikal tutum, insanı yaklaşımın merkezine yerleştirmek. Kültürümüz giderek pürüzsüzleşirken ve yapay zeka büyük bir etki yaratmaya hazırlanırken, ben duygulardan, bizi derinden birbirimize bağlayan şeylerden söz etmek istiyorum. Balenciaga’nın kreatif direktörü olarak, giysinin ötesine geçen bir söylem kurmayı seçebilirim. Modanın politik olabileceğine ya da toplumsal bir etkisi olabileceğine inanıyorum. Ve her zamankinden daha fazla, Barack Obama’nın başkan olarak yaptığı son konuşmada söylediği gibi, temel insan hakları için mücadele etmemiz gerekiyor.

    “Cristóbal Balenciaga’ya sıklıkla atfedilen o katı ve mesafeli imgenin karşısında, hafiflik ve bedeni söylemin merkezine yerleştirme biçimi vardı; tıpkı Leonardo da Vinci’nin yaptığı gibi. Bu, Rönesans düşüncesinin tipik bir özelliğidir. Bugün bana özellikle önemli görünen şey, düşüncenin insan merkezli bir yenilenmesini temsil eden bu dönemden ilham almak.”

    Balenciaga modaevi; atölyesi ve kalbinin atmasını sağlayan tüm insanlarıyla birlikte, insanı yeniden yaratımın merkezine yerleştirme fikrini düşünmek için kusursuz bir yer mi?

    Evet, ve sanırım kendimi bir “couturier” olarak hissetmemin nedeni de bu: benim için couture, insanlar arası etkileşim ve saygı üzerine kurulu. Bu çalışma, bir mood board etrafında değil, bir beden etrafında örgütlenir. Giysiyi doğrudan beden üzerinde inşa etmek, son derece anlam yüklü bir eylemdir. Benim bakış açıma göre couture, dolayısıyla bir kültüre, bir düşünme biçimine dayanır. Sonrasında yapılması gereken, bu yaklaşımı maison’un her bir ürününe uygulamak; bu sevgi ve özeni, yalnızca sınırlı sayıda insanın ulaşabildiği haute couture’ün ötesine taşıyarak prêt-à-porter’ye, aksesuarlara da yatırmaktır. Böylece evin cool yönünü korurken, couture kültürünü çağımıza uyarlayacak şekilde yeniden biçimlendirmek mümkündür. Balenciaga’da, gerçekten “cool” olan -yani gerçek hayatla ilişkili olan- ile, kimi zaman hayattan fazla uzak kalan güzel kavramını birbirine yaklaştırmak istiyorum. Hayata, insanlara yakın bir güzellik önermek; dünyaya başka bir perspektiften bakabilmek için.

    Valentino’da görev yaptığınız dönemde de, rahat bir tavrı couture’ün sofistikasyonu ile birleştiren kendinize özgü bir yaklaşımınız vardı. Bu denge, kişiliğinizin ve yaratıcılığınızın merkezinde mi yer alıyor?

    Bence bu denge gerçekten de düşünme biçimime çok derinden işlemiş durumda: güzelliği daha az mesafeli, daha canlı kılmak. Romalı olmamın bunda muhtemelen önemli bir payı var. Roma’da bakış her zaman aynı anda birden fazla zamansal katmanı kucaklar: antik, barok ve çağdaş. Meryem Ana tasvirleri, kentin kaosu ve trafikle yan yana var olur. Güzellik uzak ve mutlak değildir; gündelik hayatın içine gömülüdür. Cristóbal Balenciaga’nın da canlı, zahmetsiz, hatta cesur ve iddialı bir güzellik anlayışıyla hareket ettiğini hissediyorum; bedene hareket özgürlüğü tanıması bunun bir parçasıdır. Ben ise Roma’nın hemen yanında yer alan küçük bir şehir olan Nettuno’da büyüdüm (Tiren kıyısında, Latium bölgesinde) ve yakın zamanda, merkezin dışında büyümenin dünyaya başka bir açıdan bakmamı sağladığının farkına vardım. Bu bakış açısını korumak istediğimi anladım, çünkü beni derinden tanımlıyor. Dünyaya sahici bir şey sunabilmek için iyi konumlanmış bir bakışa, son derece kişisel bir vizyona sahip olmak gerektiğine inanıyorum. Valentino’ya ilk geldiğimde, couture arşivlerini gördüğümde, maison’un yaratımlarının zihnimde canlandırdıklarımdan farklı olduğunu hatırlıyorum. Çünkü ben her zaman imgeye, sinemaya ve fotoğrafa tutkuyla bağlıydım; bu parçaları da bu filtre üzerinden görüyordum. Ancak onların sandığımdan farklı olduklarını fark ettiğimde, kimliğimin tam da bu farkta, bu mesafede yattığını anladım. İşte bu yüzden, bu merkezin dışından bakan (periferik) bakış açımı korumakta ısrar ediyorum.

    Bu merkez-dışı (periferik) bakış açısı, Balenciaga’ya yaklaşımınızda nasıl karşılık buluyor?

    Bence merkezden uzakta gelen biri, aynı anda hem yakın hem de mesafeli bir bakışa sahiptir. Ve bu iki bakış arasındaki hareketin içinde, son derece kişisel bir göz doğabilir. Balenciaga’ya geldiğimde, arşivleri görmek, Getaria’ya gitmek istedim (Cristóbal Balenciaga’nın doğduğu, İspanya’nın Bask bölgesinde yer alan ve en kapsamlı arşivlerinin bulunduğu köy). Bunu, giysilerin kendilerini incelemekten ziyade, Cristóbal Balenciaga’yı modaya yönelten şeyi anlamak ve onun yöntemini kavramaya çalışmak için yaptım. Şuna dair bir sezgim vardı: ona sıklıkla atfedilen katılık, hatta sertlik imgesinin karşısında; hafiflik ve bedeni söylemin merkezine yerleştirme biçimi bulunuyordu. Tıpkı örneğin Leonardo da Vinci’nin ya da Le Corbusier’nin Modulor’u ile yaptığı gibi (standart bir insan bedeni üzerine kurulu, konut birimlerini tasarlamak için kullanılan bir oranlar sistemi). Bu, Rönesans düşüncesine özgü bir fikirdir ve bugün, içinde bulunduğumuz küresel bağlamda, düşüncenin insan merkezli bir yenilenmesini temsil eden bu dönemden ilham almanın son derece önemli olduğuna inanıyorum. Ayrıca Orta Çağ, Tanrı’yı kaygılarının merkezine yerleştirirken; Rönesans, insanı tarihin merkezine koyan hümanist bir düşünceyle tanımlanır.

    “Couture, insanın elini ve zihnini yüceltir. Teknik, güzelliğe ulaşmayı mümkün kılabilir; ancak benim için bu yeterli değil. Beni ilgilendiren, modanın büyüsü. Duyguları harekete geçirebilen de tam olarak bu.”

    Cristóbal Balenciaga’nın, bugün hala modanın söz dağarcığında yer alan bazı formları yarattığı sıkça unutuluyor. Özellikle baby doll elbiseyi, sack dress’i, cocoon paltoyu tasarlayan oydu…

    Evet, ve bu unutuluyor çünkü moda dünyasının hafızası bir japon balığı gibidir. Yalnızca yakın zamanda olan biteni hatırlarız. Oysa Cristóbal Balenciaga, sayısız yeniliğin yaratıcısıdır. İlk koleksiyonumda, bir saygı duruşu tuzağına düşmekten kaçınmak ve onun düşünme biçimiyle benimkini bir araya getirmeyi başarmak istedim. Bunun bir nedeni de, bugün -az önce de söylediğim gibi- kendimi çok daha rahat hissetmem. İşimi seviyorum; onun benim bir parçam olduğunu ve modanın kendimi ifade edebildiğim dil olduğunu anladım. Daha gençken, hayatımla işim arasında katı sınırlar koyma ihtiyacı duyuyordum; artık böyle değil. Şimdi benim için her şey birbirine karışıyor -belki biraz kaotik bir şekilde- ama bu bana uyuyor, çünkü bu benim kişisel kaosum.

    Bu yeni rahatlık hali, Nettuno’dan ayrılmanızı mı mümkün kıldı? Sizinle en son röportaj yaptığımda, orada kalmanın sizin için önemli olduğunu söylüyordunuz.

    Bir yere ait olmanın, ondan uzaklaşmaya engel olmadığını anladım. Çünkü her zaman o yere, beni olduğum halimle seven insanlara; beni “kreatif direktör” ya da göz önünde bir figür olarak değil, sadece ben olarak gören yakınlarıma geri dönebilirim. Bir yere duygusal olarak bağlı olmak, paradoksal biçimde, insanın çok uzağa gidebilmesini sağlar; çünkü kaybolma riski yoktur. Bu adımı atmam gerektiğini hissettim; Paris’e gelmeliydim. Üzerinde hiç düşünmedim bile. Ve kendimle tamamen uyum içinde hissediyorum. Zihinsel olarak Nettuno ile Paris arasında yolculuk yapıyorum.

    Balenciaga’nın kreatif direktörlüğü görevini kabul ettiğiniz anda, aklınızda net bir yön var mıydı?

    Pek sayılmaz. Nelerin korunması gerektiğini, nelerin ise dönüştürülmesi gerektiğini sorguladım. Maison’u geleceğe nasıl taşıyacağımı düşündüm. Çünkü Demna Gvasalia gerçekten yenilikçiydi. Yeni, kuşaksal bir imaj önerdi; ancak bu on yıl önceydi. Bugün artık bambaşka bir dönemdeyiz. Benim için yalnızca bir renk, bir siluet ya da bir tavır önermek yeterli değildi; kendi yöntemimi bulmam gerekiyordu.

    Valentino'da yirmi beş yıl çalıştınız, bu markanın kodlarını yeniden yorumlama şekliniz de doğal olarak sizin bir parçanız haline geldi. Ayrılırken buradan neyi yanınızda götürdünüz? 

    Daha önce de söylediğim gibi, hayal gücüm ile merkez-dışı bakış açımın yarattığı mesafenin, aslında benim yöntemimi oluşturduğunu Valentino’da keşfettim. Bu, benim bir parçam. Dolayısıyla Valentino’dan ayrılırken bunu geride bırakmak söz konusu değildi. Elbette vizyonumda bir süreklilik var. Kendimle barışığım ve bu sahiciliğin başkalarında da bir karşılık bulduğunu düşünüyorum. Kişisel, samimi ve duygularımızla uyumlu bir yaratım; aşırı derecede düşünülüp kurgulanmış bir üretime kıyasla çok daha güçlü yankılar uyandırabiliyor. Üstelik moda giderek pop bir hal aldı; bu da çok geniş bir kitleye hitap edebilmek anlamına geliyor. Böylesine küreselleşmiş bir dünyada, en kişisel olan aynı zamanda en evrensel olandır. Kendi hikayeni anlatabilmek gerekir; çünkü hepimizi birbirine bağlayan şey, duygularımız ve hayallerimizdir.

    Moda formlarını yenilemek için Cristóbal Balenciaga, gazar adını verdiği kendi kumaşını geliştirmişti; siz de bunu kendi kumaşınız olan neo-gazar üzerinden yeniden yorumladınız.

    Cristóbal Balenciaga, hem bir formu heykelsi biçimde inşa edebilen hem de hafif kalabilen bir kumaşa ihtiyaç duyuyordu. Ben de işe önce bunun teknik olarak nasıl çalıştığını anlamakla başladım. Her kumaş bir çözgü ipliği ve bir atkı ipliğinden oluşur; ancak gazar, iki çözgü ve iki atkı ipliğine sahiptir. Bu da ona yapı kazandırırken, paradoksal biçimde aynı zamanda hafiflik sağlar. Oldukça büyülü bir şey.  Aynı yöntemi uygulayarak bir pamuk gazar, bir yün gazar geliştirdim ve hem çok hafif hem de formunu koruyabilen bir chino kumaş elde ettim. İşte tüm bunlar, bir mood board’dan değil, malzemenin özelliklerinden yola çıkarak çalışılabilecek şeyler. Malzeme başlı başına bir anlatıdır. Genellikle büyük bir boşluğu örten “storytelling” kelimesi burada son derece basit kalır: Giysinin yaratım sürecini tarif eder ve bunun sonucunda zarif, çağdaş, bedene saygılı ama aynı zamanda heykelsi parçalar ortaya çıkar. Ben burada bir “lifestyle”, aynı lambaya ya da aynı arabaya sahip insanlardan oluşan bir topluluk yaratmak için değil; aynı değerleri, hayata dair aynı yaklaşımı paylaşan insanlardan oluşan bir topluluk inşa etmek için bulunuyorum.

    Balenciaga’da sunduğunuz ilk defile, 2026 ilkbahar-yaz hazır giyim koleksiyonuydu. Couture, sizde farklı bir duygu mu yaratıyor?

    Bir couture koleksiyonu tasarlamak bir ayrıcalık ve gerçekten de özel bir duygu yaratıyor. Bu da izleyicide bir duygu uyandırmayı mümkün kılıyor. Eğer ben bunu hissetmeseydim, moda benim için yalnızca bir iş olurdu. Merkez-dışı bakış açımı ve büyülü vizyonumu korumayı tercih ediyorum. Hiçbir zaman “cool” bir tasarımcı olmayı hedeflemedim. Henüz küçük bir marka için çalışan genç bir tasarımcıyken, Paris’teki kumaş fuarı Première Vision’a gittiğimi hatırlıyorum. Tüm o “cool” tasarımcıların, ilginç hiçbir şey bulamadıklarından şikayet ederek yakınmalarını dinliyordum. O anda bunun bir poz, bir duruş meselesi olduğunu; bir klişenin içine yerleştiklerini fark ettim. Bana göre bu tavır tatmin edici değil. Mütevazı malzemelerle bile son derece güzel işler yapılabilir; çünkü önemli olan onları sevmek ve dönüştürmektir. Couture’ün yaptığı da tam olarak budur: insanın elini ve zihnini yüceltmek. Teknik, güzelliğe ulaşmayı mümkün kılabilir; ama benim için bu yeterli değil. Beni ilgilendiren, modanın büyüsü. Duyguları harekete geçirebilen de tam olarak bu.