13
13
Wooyoungmi: Sabah Gibi Giyinmek
Yazar Hakan Bahar
Bu moda haftasında Buttes-Chaumont’nun hemen yanında, eski bir Haussmann apartmanının en üst katındaki küçük bir çatı dairesinde kaldım. Eğimli tavanları, yılların izini taşıyan ahşap parkeleri ve Paris’in gri çatılarına bakan küçük pencereleriyle biraz bohem, biraz da zamandan kopmuş bir evdi. Paris’te sevdiğim evler hep böyle olur. Kusursuz değiller ama bir hafızaları vardır; sessizlikleri bile yaşanmış görünür.
Haziran sonuydu. Paris uzun yıllardır görülmeyen bir sıcak hava dalgasının içindeydi. Her sabah uyandığımda ilk işim pencereyi açıyordum ama içeri dolan şey serinlik değil, gün daha başlamadan ağırlaşan sıcak havaydı. Küçük mutfakta kendime bir bardak buz gibi soya sütü hazırlıyor, pencerenin önüne geçip şehrin uyanışını izliyordum. Karşı apartmanların çatıları güneşi ilk karşılayan yerlerdi. Aşağıda fırının kepengi açılıyor, ilk müşteriler kruvasanlarını alıyor, bisikletliler henüz boş sokaklardan sessizce geçiyordu. Birkaç saat sonra aynı şehir defilelerle, davetlilerle ve yaz sıcağıyla dolacaktı. Ama sabahın o kısa anında Paris hâlâ kendine aitti. Belki de bu yüzden bu şehri en çok sabahları seviyorum. Çünkü insan da şehir gibi, güne başlamadan hemen önce en gerçek hâlinde oluyor. Aynanın karşısında geçirilen birkaç dakika yalnızca ne giyeceğimize karar verdiğimiz bir zaman değil; o gün dünyaya hangi ruh hâliyle karışacağımızı seçtiğimiz sessiz bir eşik.
Wooyoungmi’nin İlkbahar/Yaz 2027 defilesine giderken aklımda tam da bu düşünce vardı. Moda Haftası’nın son günüydü. İlk günlerin telaşı yerini hafif bir yorgunluğa bırakmıştı. Defile alanına vardığımda avluda kahve, kruvasan ve şampanya servis ediliyordu. Kimse acele etmiyor, kimse bir sonraki daveti düşünmüyordu. O sabahın temposu, günlerdir alıştığımız moda haftası ritminden farklıydı. İçeri girdiğimde beni ilk karşılayan şey müzik olmadı. İnsanların alçak sesle yaptığı sohbetler, zeminde yankılanan ayak sesleri ve eski salonun kendi akustiği… Tavandan sarkan kristal avizeler yeşile çalan ışığın içinde neredeyse gerçekliklerini kaybediyor, salon bir defile mekânından çok başlamayı bekleyen bir tiyatro sahnesini andırıyordu. İnsanlar henüz yerlerine oturmamıştı; kimi podyumun etrafında dolaşıyor, kimi ayakta sohbet ediyordu. Defile başlamamıştı ama atmosfer çoktan kurulmuştu. Moda haftasında çoğu zaman koleksiyonun ilk cümlesini müzik söyler. Bu kez ise sessizlik söylüyordu.
İlk görünüm podyuma çıktığında bunun yalnızca bir renk hikâyesi olmadığını düşündüm. Bu koleksiyon bir ruh hâli öneriyordu. Renkler birbirleriyle yarışmıyordu. Güneşte uzun süre kalmış gibi görünen pembeler, deniz köpüğünü hatırlatan maviler, yumuşak sarılar, nane yeşilleri ve toprağın tonları sanki aynı yaz sabahının ışığında beklemişti. Silüetler de aynı hissi taşıyordu. Kumaşlar bedeni sıkıştırmıyor, onun etrafında dolaşıyordu. İnce gömlekler ışığı içine alıyor, geniş ceketler omuzlara ağırlık yüklemiyor, Bermuda şortlar terzilikle gündelik hayat arasında doğal bir denge kuruyordu. Eskitilmiş deriler, güneşte solmuş yüzeyler ve kırıştırılarak boyanmış kumaşlar ise yepyeni görünmek yerine yaşanmış görünmeyi tercih ediyordu. Özellikle kırıştırılıp boyanmış gömlekler ve ince ceketler dikkatimi çekti. Kumaş açıldığında oluşan izler uzaktan bakıldığında kuş tüylerini andırıyor, başlara bağlanan kumaşlar, çizgili bez çantalar ve küçük deri aksesuarlar koleksiyona folklorik bir ağırlık değil, uzun bir yaz yolculuğunun hafifliğini katıyordu.
Defile ilerledikçe bunun mutluluğu anlatan bir koleksiyon olmadığını düşündüm. Daha doğrusu mutluluğu göstermeye çalışmıyordu; onu tarif de etmiyordu. İnsan üzerinde bıraktığı duyguyla var oluyordu. Daha sonra koleksiyonun çıkış noktasının Kore kültüründeki heung kavramı olduğunu öğrendim. Neşe, ritim, kendiliğindenlik ve birlikte hissedilen yaşam enerjisini anlatan bu sözcük podyumda teorik bir kavram olarak değil, hissedilen bir atmosfer olarak vardı. Bunu bilmeseydim de aynı duyguyu alırdım. Kore halk resimlerindeki turnalar, çiçekler ve doğa motifleri de bu atmosferin parçasıydı. Geçmişe ait semboller gibi değil, bugünün gardırobunda yaşamaya devam eden imgeler gibi kullanılmışlardı. Hiçbir ayrıntı koleksiyonun önüne geçmeye çalışmıyor, her şey aynı hafiflik fikrine hizmet ediyordu.
Paris günlerdir sıcakla mücadele ediyordu. Moda dünyası bu sıcaklığa çoğu zaman teknik kumaşlarla ya da performans odaklı çözümlerle cevap verdi. Wooyoungmi ise başka bir yol seçmişti. Bedeni serinletmeye çalışmıyordu; ruhu hafifletmeye çalışıyordu. Defile bittiğinde aklımda tek bir görünüm kalmamıştı. Daha çok bir his kalmıştı. Sabah çatı dairemde pencereyi açarken, elimde buz gibi bir bardak soya sütüyle Paris’in yavaş yavaş uyanışını izlediğim o birkaç dakika… Belki de Madame Woo’nun anlatmak istediği tam olarak buydu. Giyinmek bazen yalnızca giyinmek değildir. Bazen insanın güne biraz daha hafif başlayabilmesinin en sessiz yoludur.



