28
28
Dinlemenin Sanatı
6. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, 6–24 Eylül tarihleri arasında Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda gerçekleşiyor. Festivalin kurucusu ve genel sanat yönetmeni Nil Kocamangil ile altıncı yıl programını, genç müzisyenlere açtıkları alanı ve festivalin bundan sonrası için kurduğu hayalleri konuştuk.
Yazar Kumru Yaren Cengiz
Nil Kocamangil’in kurucusu ve genel sanat yönetmeni olduğu İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali altıncı yılına girerken programında Fedor Rudin, Alexandra Soumm, Máté Szűcs, Lydia Shelley, Julien Libeer ve Alliage Quintett gibi uluslararası isimleri ağırlıyor. Konserlere ücretsiz masterclass’lar, genç müzisyenleri usta isimlerle aynı sahnede buluşturan “Festivalin Genç Yıldızları” projesi ve sanatçıların klasik müzik dışındaki dünyalarına odaklanan OFF-THE-RECORD söyleşileri eşlik ediyor. Nil Kocamangil ise viyolonsel sanatçısı, eğitimci ve sanat yönetmeni olarak festivalin farklı ayaklarını bir arada yürütüyor; altı yıl önce yola çıkarken kurduğu uluslararası oda müziği festivali fikrini bugün genç müzisyenlerin de parçası olduğu daha geniş bir yapıya taşıyor.
Nil Kocamangil, Fotoğraf: Andrej Grilc
1. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali altıncı yılına giriyor. İlk günden bugüne baktığınızda festivalin nasıl bir kimlik kazandığını düşünüyorsunuz? Sizin için bu altı yıllık yolculuğun en belirleyici dönüşümü ne oldu?
Festivalin bugün geldiği noktaya baktığımda en çok dikkat çeken şey artık kendi karakterinin ve kimliğinin oturmuş olması. Bu yola çıkarken hedefim hem İstanbul hem de Türkiye açısından uluslararası standartlarda bir oda müziği festivali yaratmak ve bunun yanında genç müzisyenleri destekleyen, sanatçı ve dinleyiciyi birbirine yaklaştıran ve farklı müzikal karşılaşmalara alan açan bir yapı oluşturmaktı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı ile düzenlediğimiz festivalimiz için en güzel gelişmelerden biri, artık yalnızca davet ettiğimiz sanatçıların geldiği bir organizasyon olmaktan çıkıp sanatçıların ve genç müzisyenlerin takip ettiği bir buluşma noktası haline gelmesi. Dünyada tanınmış müzisyenlerin İstanbul’a gelmek istemesi kadar, farklı ülkelerden gençlerin masterclass programlarımıza başvurması da bunun büyük bir göstergesi. Önümüzdeki yıllarda bu kimliği daha da güçlendirmeye devam edeceğiz. Festivalin uluslararası klasik müzik dünyasında daha görünür bir merkez olması ve kalıcı bir parçası haline gelmesi en büyük hedeflerimizden biri.
2. Festivalin merkezinde “dostluğun müziği” fikri yer alıyor. Oda müziğinin doğasında bulunan yakınlık, diyalog ve birlikte üretme hâli sizin için ne ifade ediyor? Bu yaklaşım festival programını oluştururken seçimlerinizi nasıl şekillendiriyor?
Oda müziğinde “sadece ben” demeniz mümkün değil. Her an karşınızdaki müzisyeni/leri duymanız, onları anlamaya çalışmanız ve gerektiğinde kendi fikirlerinizi onlara göre değiştirebilmeniz gerekir. Bence “dostluğun müziği” dediğimiz şeyin temelinde de bu var: dinlemek, karşılık vermek ve birlikte üretmek. Sanatseverleri bir döngünün içerisinden çıkartıp daha önce deneyimlemedikleri ve onlar için yeni olacak programlarla buluşturmak kuruluş ilkelerimizden biri. Bu nedenle festival programında yer alacak isimlerin sadece tanınmış olmaları ilk önceliğim değil. Festivalin farklı yıllarında dünyaca ünlü sanatçıların yanı sıra dinleyicileri yurtdışında bir hayli bilinen ancak ülkemizde pek tanınmayan sanatçılarla bir araya getirmemizin nedeni de bu.
3. Bu yıl Fedor Rudin, Alexandra Soumm, Máté Szűcs, Lydia Shelley ve Julien Libeer’den Alliage Quintett’e uzanan oldukça güçlü ve farklı karakterlere sahip bir program var. Altıncı yılın programını oluştururken nasıl bir müzikal anlatı kurmak istediniz; sanatçı ve repertuvar seçimlerinde hangi kriterler belirleyici oldu?
Dinleyicinin festivale geldiğinde hem tanıdığı bir dünyayla hem de hiç beklemediği bir müzikal deneyimle karşılaşmasını arzu ediyorum. Bu yıl da programı oluştururken bu dengeyi gözetmeye çalıştım. Çok önemli uluslararası solistleri, farklı topluluklar ve repertuvarları aynı çatı altında buluşturdum. Bir yandan oda müziğinin temel ve geleneksel repertuvarına sahip çıkarken diğer yandan dinleyicinin karşısına yeni sesler ve farklı müzikal yaklaşımlar çıkarmak istedim. Sanatçı seçimlerinde de yalnızca “kim daha ünlü?” sorusunu sormuyorum. O sanatçının sahnede ne söylediği, müziğe yaklaşımı ve dinleyiciyle kurabileceği ilişki benim için çok önemli. Festivalin sonunda dinleyicinin zihninde birbirinden farklı müzikal deneyimler kalmasını hedefliyorum.
4. Festivalin en dikkat çekici yönlerinden biri, dünyaca tanınmış müzisyenleri genç sanatçılarla aynı zeminde buluşturması. “Festivalin Genç Yıldızları” projesiyle genç müzisyenlere yalnızca sahne değil, uluslararası sanatçılarla birlikte üretme fırsatı da sunuyorsunuz. Bu deneyimin genç bir müzisyenin kariyerinde nasıl bir karşılık yaratabileceğini düşünüyorsunuz?
Kariyerlerin başında bazı karşılaşmalar vardır, hayatın yönünü değiştirebilir. Dünyaca tanınmış bir sanatçıyla aynı sahneyi paylaşmak da böyle bir deneyim. “Festivalin Genç Yıldızları”projesini kurgularken özellikle bunun üzerine düşündüm. Gençlerin yalnızca masterclass programlarına katılan öğrenciolarak değil, profesyonel bir müzisyen olarak da festival sahnesinde sanatseverlerle buluşmayı deneyimlemelerini arzu ettik. Bunun usta sanatçılarla birlikte yapabilecek olmaları ise hafızalarında unutulmaz bir anı olarak kalmanın yanı sıra onların özgüven ve motivasyonlarına ciddi bir katkı sağlayacağını düşünüyorum. Çünkü sahneye çıkmak, prova yapmak, tanınmışmüzisyenlerle aynı müzikal sorumluluğu paylaşmak, bunu seyirciye aktarabilmek bambaşka bir tecrübe ve kariyer inşasıaçısından da çok önemli bir adım. Ayrıca bu vesileyle sanatseverler geleceğin yıldızlarını kariyerlerinin başında keşfetme şansını da yakalayacaklar.
5. Masterclass programlarının hem başvuru hem de katılım açısından ücretsiz olması festivalin kuruluşundan bu yana sürdürdüğü önemli bir yaklaşım. Türkiye’de klasik müzik eğitimi alan gençlerin dünyaca ünlü sanatçılara erişimini kolaylaştırmayı neden bu kadar önemsiyorsunuz? Festivalin eğitim alanındaki misyonunu önümüzdeki yıllarda nasıl geliştirmek istiyorsunuz?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı’nın gençlere verdiği destek sayesinde bu programları tamamen ücretsiz olarak gerçekleştirebiliyoruz. Bu sistem başvurudan katılıma kadar hiçbir aşamada ücret alınmaması nedeniyle Türkiye’de bir ilk olmanın yanı sıra dünyada da oldukça nadir. Masterclass ve akademilerin genç müzisyenler için ne kadar maliyetli olduğunu hem kendi öğrencilik yıllarımdan hem de şu anda eğitmen olmamdan ötürü yakından biliyorum. Özellikle yurtdışında eğitim söz konusu olduğunda bu maliyetler çok daha büyük bir engel haline geliyor. Bu nedenle önceliklerimden biri, daha önce Türkiye’ye gelmemiş ve ulaşılması güç sanatçıları genç müzisyenlerimizle buluşturmak oldu. Bu yıl da Türkiye’nin farklı şehirlerinden genç müzisyenlerin yanı sıra Almanya, İrlanda, Çek Cumhuriyeti ve Rusya’dan öğrencileri ağırlayacağız. Böylece hem eğitim fırsatını daha erişilebilir kılmayı hem de gençlerin yeni meslektaşlıklar ve dostluklar kurmasına alan açmayı hedefliyoruz. Bugüne kadar programlarımız sayesinde birçok genç müzisyen, burada tanıştığı eğitmenlerin yurtdışındaki sınıflarında eğitimine devam etme fırsatı buldu. Bu bağlantıların gençlerin kariyer yolculuklarına katkı sağladığını görmek, bizim için en büyük mutluluklardan biri. Ben bunun genç müzisyenler için mümkün olduğunca ulaşılabilir olması gereken bir eğitim fırsatı olduğunu düşünüyorum. Gelecek yıllarda da farklı enstrümanlar için masterclass programlarımızı ve genç müzisyenlere destek sağlayabileceğimiz alanları genişletmeye devam edeceğiz.
6. OFF-THE-RECORD söyleşilerinde sanatçıları klasik müziğin sınırlarının dışına çıkarıyor, onların başka müzik türleriyle ilişkilerini de konuşuyorsunuz. Sizin de bir viyolonsel sanatçısı olarak klasik müzik dışında beslendiğiniz müzikler, sanatçılar ya da farklı disiplinler neler? Bunların müzikal kimliğinize etkisini hissediyor musunuz?
Müziği besleyen şey aslında hayatın ta kendisi. Dinlediğimiz başka müzikler, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, gördüğümüz sergiler, seyahatlerimiz, hatta insanlarla kurduğumuz ilişkiler bile müzikal düşüncemizi etkileyebiliyor. “OFF-THE-RECORD” söyleşilerinde sanatçıların bu tarafını konuşmayı sevmemin nedeni de bu. Bir sanatçının yalnızca hangi besteciler üzerine çalıştığını değil, dünyayı nasıl algıladığını da keşfediyoruz. Ben de farklı müzik türlerine ve sanat disiplinlerine açık olmayı önemli buluyorum. Bunların etkisi bazen doğrudan duyduğunuz bir şey olarak ortaya çıkmıyor; daha çok bir esere yaklaşımınızda, bir cümleyi kurma biçiminizde, sesüretiminizde kendisini gösteriyor. Bir müzisyenin her tür müzik hakkında fikri olması gerektiğini düşünüyorum. Caz dinlemekten çok keyif alıyorum hatta hep söylerim eğer çellist olmasaydım caz piyanisti olmayı çok isterdim. Bunun dışında funk da dinliyorum yeri geldiğinde Türk sanat müziği de. Farklı tarzları dinlemeyi seviyorum ancak müzik dinlemek yerine sessizliği tercih ettiğim zamanlar da az değil.
Nil Kocamangil, Fotoğraf: Andrej Grilc
7. Siz festivalde kurucu, genel sanat yönetmeni, moderatör ve aynı zamanda sahneye çıkan bir müzisyen olarak farklı rolleri bir arada yürütüyorsunuz. Nil Kocamangil’in müzisyen kimliği ile festival yöneticisi ve küratör kimliği birbirini nasıl besliyor? Altıncı yılın ardından festival için kurduğunuz daha büyük hayal nedir?
Sanatçı olarak sahnede yaşadığım deneyimler, yönetimsel olarak aldığım kararları doğrudan etkiliyor. Festivalin yanında aynı zamanda Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda birkaç senedir Sanat Danışma Kurulu üyesi olarak sürdürdüğüm pozisyonumda da aynı şeklide bana çok fayda sağlıyor. Bir müzisyenin prova sürecini, sahneye çıkmadan önce nelere ihtiyaç duyacağını ya da iyi bir konser için hangi koşulların gerekli olduğunu kendi tecrübelerimden biliyorum. Bu da sanatçılarla iletişim kurarken çok farklı bir perspektif sağlıyor.Öte yandan küratörlük tarafı da müzisyen olarak dünyamı genişletiyor. Eğitimci kimliğim de buna eklenince, genç bir müzisyenin neye ihtiyaç duyduğuna hem öğrenci hem eğitmen tarafından bakabiliyorum. Sanat yönetmenliği ve uluslararası aktif bir konser hayatının yanında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde doçent öğretim görevlisiyim ayrıca son 3,5 yıldır Borusan Klasik’te hazırlayıp sunduğum bir radyo programım da var. Sonuç olarak birçok farklı kimliğe sahibim ancak hepsinin birbirini bir şekilde çok iyi tamamladığını düşünüyorum. Festival açısından daha büyük hayalim ise ileride yalnızca büyümüş bir festival değil, kendi alanında referans gösterilen bir yapı haline gelmesi. Daha fazla ünlü sanatçı getirmek elbette güzel ama benim için asıl başarı bu değil. Genç bir müzisyenin kariyerinde bir kapı açabilmişsek, bir dinleyiciyi ilk kez oda müziğiyle buluşturabilmişsek, İstanbul’a gelen bir sanatçı burada unutamayacağı bir deneyim yaşamışsa ve bütün bunlar yıllar sonra hatırlanıyorsa festival gerçek anlamda amacına ulaşmış demektir. Ben festivalin böyle kalıcı bir iz bırakmasını hayal ediyorum.