21
21
Alexis Gritchenko'nun İstanbul'u: HER ŞEY MAVİ
İstanbul bazen kendisini en iyi, ona ait olmayan bir çift göze gösterir. Şehre ilk kez bakan birinin gözünde henüz alışkanlık yoktur. Minare yalnızca minare, vapur yalnızca vapur değildir. Bir servi, gökyüzüne çekilmiş siyah bir çizgi olabilir; kırmızı bir fes kalabalığın ortasında ansızın yanan küçük bir ateş; Boğaz ise mavinin içinden geçen başka bir mavi. Şehir, her sabah yeniden kuruluyormuş gibi görünür.
Yazar Hakan Bahar
Gritchenko İstanbul'a geldiğinde bu şehir onun için yol üzerindeki bir duraktı. Ayrıldığında yanında desenlerini, suluboyalarını, guajlarını ve başka bir şeyi daha götürdü: İstanbul'un renk hafızasını.
Şehir, her sabah yeniden kuruluyormuş gibi görünür. Alexis Gritchenko İstanbul'a böyle baktı. 1919'un sonunda geldiğinde arkasında devrimle parçalanmış bir dünya bırakmıştı. Önünde ise başka bir imparatorluğun son yıllarını yaşayan, işgal altındaki İstanbul vardı. Parasızdı. Gideceği yer burası değildi; Paris'e ulaşmak istiyordu. İstanbul onun için başlangıçta bir varıştan çok bekleme odası, iki hayat arasına sıkışmış geçici bir limandı. Fakat bazı şehirler insanın planlarına uymaz. Gritchenko İstanbul'da kaldı ve yürüdü. Suriçi'nden Eyüp'e, Ayvansaray'dan Edirnekapı'ya; Galata'dan Üsküdar'a, Kapalıçarşı'dan Topkapı Sarayı'na, Boğaz'dan Büyükada'ya uzanan yürüyüşlerinde yanında kimi zaman bir defter kimi zaman suluboyaları vardı. Gördüklerini kaydetti. Fakat onun İstanbul'u bir topografya olmaktan çok bir renk hafızasıydı. Şehrin tarihini biliyor, Bizans'ın izlerini arıyor, Osmanlı'nın kubbelerine ve mezarlıklarına bakıyordu. Yine de gözünü asıl ele geçiren ayrıntılardı: Güneşin kubbelerde bıraktığı parıltı, suyun yanından yükselen beyaz minareler, siyah serviler, bir kadının çarşafının yeşili, bir çocuğun fesi, gölgede kaybolan bir sokak. İstanbul yavaş yavaş onun paletine giriyordu.

Alexis Gritchenko, Galata, 1920, kağıt üzerine suluboya ve karakalem, Ömer Koç Koleksiyonu.
Bir haziran sabahı vapurla Üsküdar'a geçti. Deniz maviydi, gökyüzü daha parlak bir mavi. Minareler evlerin arasında yükseliyordu. Şehrin Avrupa yakasını geride bırakıp Asya kıyısına çıktığında yalnızca karşı yakaya geçmiş değildi; kendi zihninde de başka bir İstanbul'a girmişti. Mezarlıklarda dolaştı. Servilerin arasındaki taşlara baktı. Sarık biçimindeki başlıkları, yazıları, yaldızları, yeşilleri, beyaz mermeri inceledi. Bir mezar taşından diğerine geçerken ölümü değil, biçimi okuyordu. Sanki mezarlığın içinde açık bırakılmış eski bir tezhip kitabının sayfalarını çeviriyordu. Sonra Çinili Cami: Yeşiller, beyazlar, kırmızı bir fes, çiniler... Gritchenko'nun gözünde İstanbul'un tarihi hiçbir zaman yalnızca geçmiş değildi; geçmiş hala renk olarak yaşamaya devam ediyordu.
Eski Valide Camii'nde bu kez gözlerinden önce kulağı yakalandı. İmamın sesini dinledi. Melodinin içinde kendi ülkesinden bir şey buldu; Anadolu'nun ağıtlarıyla Ukrayna ezgileri arasında görünmez bir akrabalık sezdi. İstanbul böylece yalnızca gördüğü değil, duyduğu bir şehre dönüştü. Minarelerin arasına ses, renklerin arasına hafıza karıştı. Belki de sürgünün garipliği buydu: İnsan hiç bilmediği bir yerde, geride bıraktığı memleketin sesini duyabiliyordu.
Yeni Köprü'de ise İstanbul birden hızlandı. Otomobiller, öküz arabaları, askerler, tüccarlar; İngilizler, Fransızlar, Türkler, Rumlar, Ermeniler, Arap hacılar... Fesler, sarıklar, takkeler, şapkalar, siyah peçeler. Şehir yalnızca insanlardan değil, insanların üzerindekilerden de oluşuyordu. Kumaşlar yürüyordu sanki. Renkler birbirinin yanından geçiyor, çarpışıyor kayboluyor, yeniden beliriyordu. Gritchenko'nun İstanbul'unda giysi hiçbir zaman önemsiz bir ayrıntı olmadı çünkü ressam için beden de şehrin mimarisine ayak uydurdu.
Kapalıçarşı'ya girdiğinde bu bakış neredeyse sarhoşluğa dönüştü. Her sokakta başka bir koku, başka bir malzeme, başka bir renk vardı. Halılar, postlar, kumaşlar... İranlıların üzerindeki soluk yeşil kaftanlar ona Matisse'i hatırlatıyordu. Elbise Çarşısı'nda sırma nakışlı kaftanlar, kobalt mavisi ve asit yeşili gömlekler, mor ve pembe satenler gözünün önünde açılıyordu. Bir ressamın karşısında artık çarşı yerine devasa bir palet duruyordu. Kalabalığa baktığında onu bir "Bizans mozaiği" gibi görmesi bundandı. İstanbul'da zaman doğrusal ilerlemiyordu. Bizans, Osmanlı ve modern dünya aynı sokakta birbirinin içinden geçiyordu. Bir tarafta eski kaftanlar ve Karagöz tasvirleri, diğer tarafta dikiş makineleri ve gramofonlar. Geçmiş ortadan kalkmamıştı; biçim değiştirerek bugünün içinde yaşamaya devam ediyordu. Belki İstanbul'un Gritchenko'yu büyüleyen tarafı burada hiçbir şeyin bütünüyle kaybolmamasıydı.
Şubat ayında sonunda uzun zamandır istediği şeyi yaptı ve Harbiye'den Suriçi'ne taşındı. Bulduğu yer romantik bir ressam odasına benzemiyordu. Bir kervansaraydı. Demir somyalar, kalabalık odalar, aşağıdakı lokantadan yükselen balık kokusu, bağırışlar... Ama pencerenin bir köşesinden mavi gökyüzü de görünüyordu, ki bu ona yetti. Gece Ayasofya'nın önünden geçtiğinde müezzinlerin sesi başladı. Hilal yukarıdaydı ve minareler mavi gecenin içinde silikleşiyordu. İstanbul bir an için bütün ağırlığından kurtulmuştu.
.jpeg)
Alexis Gritchenko, Fesli Dört Adam, Şubat 1921, kağıt üzerine suluboya ve karakalem, Ömer Koç Koleksiyonu.
Oysa Gritchenko bu şehirden gitmek istiyordu. Paris’e ulaşmaya çalışıyor, vize arıyor, Londra ihtimalini araştırıyor, parasızlıktan yakınıyor, resimlerini satmanın yollarını düşünüyor, zaman zaman öfkeleniyordu. İstanbul’a hayranlığı hiçbir zaman huzurlu bir aşk değildi. Şehri severken ondan kurtulmaya çalışıyordu. Belki bu yüzden günlüğündeki en güzel İstanbul cümlelerinden biri aynı zamanda en hüzünlülerinden biridir: “Kalbimi Suriçi İstanbul’da, Fatih civarında avuttum.” Bir şehri sevmek için orada kalmak istemek gerekmiyordu demek ki.
Topkapı Sarayı’na çıktığında karşısına bu kez zamanın kendisi çıktı. Kremlin’i hatırlatan avlular, mavi ve turuncu çiniler, kırmızı divanlar, beyaz mermer, karanlık koridorlar, iktidarın ihtişamıyla şiddetinin birbirine değdiği odalar… Gritchenko burada tarihin yalnızca güzelliğini değil, onun örttüklerini de görüyordu. Günlüğüne “Zaman büyük bir sanatçıdır” diye yazdı. Belki İstanbul’u anlamak için bundan daha güzel bir cümle bulmak zordur çünkü onun baktığı İstanbul da zamanın yaptığı büyük bir kolajdı. Bizans surları, Osmanlı mezar taşları, saraylar, camiler, Avrupa kıyafetleri, fesler, gramofonlar, tramvaylar ve Boğaz’da duran İngiliz savaş gemileri aynı görüntünün içindeydi.
Topkapı’nın terasından baktığında Haliç’i, Galata’yı, Pera’yı, Boğaz’ı ve Üsküdar’ı aynı ufukta gördü. Uzakta savaş gemileri, daha uzakta Rus göçmenlerin gemileri vardı. Bir imparatorluğun yıkılışından gelen ressam, başka bir imparatorluğun son günlerindeki sarayından denize bakıyordu. İki çöken dünyanın arasında İstanbul uzanıyordu. Sonra tarih sustu ve ressam yeniden renge döndü. Gökyüzü denize, deniz Boğaz’a, Boğaz uzak tepelerin mavisine karıştı. Her şey mavi.
Gritchenko İstanbul’a geldiğinde bu şehir onun için yol üzerindeki bir duraktı. Ayrıldığında yanında desenlerini, suluboyalarını, guajlarını ve başka bir şeyi daha götürdü: İstanbul’un renk hafızasını. Üsküdar’ın beyaz minareleri, Suriçi’nin siyah servileri, Kapalıçarşı’nın kobalt mavileri, feslerin kırmızısı, Büyükada’nın yeşili ve Boğaz’ın değişen mavisi artık onunla birlikteydi. İstanbul onun varmak istediği yer değildi. Belki tam da bu nedenle ona bu kadar dikkatle baktı. Ne de olsa bazen bir şehri en iyi, orada sonsuza kadar kalacağını sananlar değil, bir gün mutlaka ayrılacağını bilenler görür.
.jpeg)
Alexis Gritchenko, Ayasofya, 1920, kağıt üzerine suluboya ve karakalem, Ömer Koç Koleksiyonu.
Oysa Gritchenko bu şehirden gitmek istiyordu. Paris’e ulaşmaya çalışıyor, vize arıyor, Londra ihtimalini araştırıyor, parasızlıktan yakınıyor, resimlerini satmanın yollarını düşünüyor, zaman zaman öfkeleniyordu. İstanbul’a hayranlığı hiçbir zaman huzurlu bir aşk değildi. Şehri severken ondan kurtulmaya çalışıyordu. Belki bu yüzden günlüğündeki en güzel İstanbul cümlelerinden biri aynı zamanda en hüzünlülerinden biridir: “Kalbimi Suriçi İstanbul’da, Fatih civarında avuttum.” Bir şehri sevmek için orada kalmak istemek gerekmiyordu demek ki.
Topkapı Sarayı’na çıktığında karşısına bu kez zamanın kendisi çıktı. Kremlin’i hatırlatan avlular, mavi ve turuncu çiniler, kırmızı divanlar, beyaz mermer, karanlık koridorlar, iktidarın ihtişamıyla şiddetinin birbirine değdiği odalar… Gritchenko burada tarihin yalnızca güzelliğini değil, onun örttüklerini de görüyordu. Günlüğüne “Zaman büyük bir sanatçıdır” diye yazdı. Belki İstanbul’u anlamak için bundan daha güzel bir cümle bulmak zordur çünkü onun baktığı İstanbul da zamanın yaptığı büyük bir kolajdı. Bizans surları, Osmanlı mezar taşları, saraylar, camiler, Avrupa kıyafetleri, fesler, gramofonlar, tramvaylar ve Boğaz’da duran İngiliz savaş gemileri aynı görüntünün içindeydi.
Topkapı’nın terasından baktığında Haliç’i, Galata’yı, Pera’yı, Boğaz’ı ve Üsküdar’ı aynı ufukta gördü. Uzakta savaş gemileri, daha uzakta Rus göçmenlerin gemileri vardı. Bir imparatorluğun yıkılışından gelen ressam, başka bir imparatorluğun son günlerindeki sarayından denize bakıyordu. İki çöken dünyanın arasında İstanbul uzanıyordu. Sonra tarih sustu ve ressam yeniden renge döndü. Gökyüzü denize, deniz Boğaz’a, Boğaz uzak tepelerin mavisine karıştı. Her şey mavi.
Gritchenko İstanbul’a geldiğinde bu şehir onun için yol üzerindeki bir duraktı. Ayrıldığında yanında desenlerini, suluboyalarını, guajlarını ve başka bir şeyi daha götürdü: İstanbul’un renk hafızasını. Üsküdar’ın beyaz minareleri, Suriçi’nin siyah servileri, Kapalıçarşı’nın kobalt mavileri, feslerin kırmızısı, Büyükada’nın yeşili ve Boğaz’ın değişen mavisi artık onunla birlikteydi. İstanbul onun varmak istediği yer değildi. Belki tam da bu nedenle ona bu kadar dikkatle baktı. Ne de olsa bazen bir şehri en iyi, orada sonsuza kadar kalacağını sananlar değil, bir gün mutlaka ayrılacağını bilenler görür.