01
01
Breaking the Scene
Her şey yazılmıştır ama hiçbir şey yerini bulmaz. Keren Cytter’ın işlerinde hikaye tekrar eder, kesilir ve her seferinde başka bir biçime kayar.
Yazar Kumru Yaren Cengiz


Üstte ve altta: Terrorist of Love, Keren Cytter, 2016 (video karesi)
1977 doğumlu Keren Cytter, Berlin’de yaşıyor ve çalışıyor. Video, performans, metin ve çizim odaklı bir sanat üretimi var. İşleri müzelerde ve kurumlarda gösteriliyor, romanlar ve çocuk kitapları yazıyor. Keren’ın işleri genellikle bir oyuncunun konuşmasıyla açılır. Tam devam edecek gibiyken kesilir. Aynı sahne geri gelir, küçük bir farkla yeniden oynanır. Sonra tekrar. Sonra yine. İzlerken sürekli bir yere bağlanacakmış gibi durur ama o bağ hiçbir zaman kurulmaz. Bu tekrar, bir hataya benzemez. Aksine fazlasıyla kontrollüdür. Her şey önceden yazılmıştır, hiçbir şey doğaçlama değildir. Oyuncular ne söyleyeceklerini, sahne de nereye gideceğini bilir. Ama buna rağmen hiçbir şey sabitlenmez çünkü olan bitenden çok aynı şeyin nasıl tekrar ettiği önemlidir.
Bu noktada işler yalnızca bir anlatı kurmaz aynı zamanda bir davranışı görünür kılar. Aynı cümle, jest, durum tekrarlandıkça artık bir “rol” gibi görünmez. Daha çok yerleşmiş bir refleks gibi durur. Bir şeyin gerçek mi yoksa sadece yeterince tekrar edilmiş bir performans mı olduğunu ayırt etmek zorlaşır. Bir karakteri takip edemezsiniz çünkü karakter sabit değildir. Bir hikayeye tutunamazsınız zira hikaye klasik manada ilerlemez. Geriye sadece tekrar eden durumlar kalır. Bir süre sonra bu tekrar, anlamı bozmak yerine üretmeye başlar. Bugün herkesin kendini tekrar ederek var ettiği, aynı görüntüyü, dili, jestleri dolaşıma soktuğu bir ortamda bu durum fazlasıyla tanıdık geliyor. Keren Cytter’ın işleri de tam olarak bir şeyin gerçek olup olmadığını değil, ne zaman gerçek gibi görünmeye başladığını gösteren noktada bir karşılaşma yaratıyor.
Yazdığınız sahneleri hem video olarak çekiyor, hem sahnede kuruyor, hem de çizimlerle geliştiriyorsunuz. Siz aslında ne yapıyorsunuz?
Ne yaptığımı bilmiyorum. Sahne yazıp yazmadığımı da bilmiyorum. Bildiğim ve gördüğüm anlatı biçimlerinden farklı bir ritme ve hikaye anlatma yöntemine sahip videolar yapmaya çalışıyorum. Her videonun farklı bir atmosferi olması gerekiyor. Aynı zamanda izleyiciyi sarsmaya ve küçük “gösteri” anları yaratmaya da çalışıyorum. Performanslar, tiyatro gibi. Hiçbir şey doğaçlama değil. Oldukça minimal, bu yüzden performans gibi görünebilir. Ama bence bu, oyuncuların kelimeler ve etkileşimler aracılığıyla dikkat çekmeye çalıştığı bir tiyatro. Ayrıca basit çizim yapıyorum. Zaten her zaman çizer ve yazardım. Son zamanlarda daha fazla çizmeye başladım çünkü bir video için senaryo yazmak aylar sürüyor. Aylar boyunca hiçbir şey yapmadan, sadece duvara bakıp neyin ilginç olabileceğini düşünüyorsunuz. Bu yüzden birkaç yıl önce zaman iz bırakmadan geçip gitmesin diye bu senaryolar üzerine düşünürken aynı zamanda çizmeye karar verdim. En azından sürecin bazı izleri olsun istedim. Ayrıca romanlar ve çocuk kitapları da yazıyorum. Sanırım düşüncelerimi somutlaştırmayı ve aklımdan geçen şeylerin izlerini bırakmayı seviyorum.
Oyuncularla diyaloglu sahneler kuran, bu sahneleri video ve performans olarak tekrar tekrar üreten ama her seferinde kurgu ve ritimle bozarak ilerleyen bir pratiğiniz var. Bu sahnelerin konvansiyonel anlamda ve lineer çalışmasına izin vermemek sizin için neyi açıyor?
Sahne yazdığımı düşünmüyorum. Anlar ve parçalar yazıyorum ve bunları ritmik bir yapıya dönüştürüyorum. Aynı zamanda bir hikaye olarak da anlamlı kalmaları gerekiyor. Yani bu, seslerin ve görüntülerin basit bir tekrarından ibaret değil. Hikaye ikincil ama sıkı olması gerekiyor. Başlangıç noktası hiçbir zaman bir sahne değil ayrıca... Bir ses ve bir görüntü. Bunlar bir hikaye oluşturabilecekmiş gibi görünür. Ama bu daha çok izleyicinin ekrana bakmaya devam etmesini sağlamak için.
Web sitenizde işler tıkladıkça katman katman açılıyor ama hiçbir zaman tam bir bütün oluşmuyor. Sanki bir arşivden çok bir zihin içinde dolaşıyormuşuz gibi. Bir işten diğerine geçerken yönümüzü kaybediyoruz. Bu kaybolma hissi sizin için önemli mi? Bu yapıyı kurarken neyi düşünmüştünüz?
Yönünü kaybetme hissi benim için önemli. En çok hatırladığım anlar, bir şeyin yerine oturmadığı ya da bir durumu doğru değerlendiremediğim anlar. Sanatta neyle karşılaşacağımı önceden bilmekten hoşlanmıyorum. Bunun bir restoran gibi olmaması gerektiğini düşünüyorum. Hayata daha yakın olmalı, zaman zaman zeminin ayağınızın altından kaydığı anlar gibi. Bu sürprizi yaratabilmek için önce tanıdık bir şeyle karşılaşıyormuşsunuz hissini kuruyorum sonra o anlatıyı bozuyorum. Hiyerarşisiz bir yapı kurmaya çalışıyorum. Tüm işler eşit şekilde ele alınıyor. Sayfayı bilgisayar rastgele seçiyor. Her gün aynı kelimeye bassanız bile, her seferinde farklı bir sayfa açılıyor.
İşlerinizi izlerken insanlar çoğu zaman “bu gerçek mi yoksa oynanıyor mu?” diye düşünüyor. Sizce bu ikisi arasında gerçekten net bir fark var mı?
Bunun nedeni her şeyin önceden yazılmış olması. Senaryoda olmayan anları bıraktığım çok nadirdir. Something Happened (2007) çekimlerinde bir oyuncu, oldukça gergin bir anda tamamen ifadesiz bir şekilde “repliğimi unuttum” dedi. Belli ki bir anlığına boşluğa düşmüştü. Bunu özellikle tuttum çünkü sanki sahnenin parçasıymış gibi hatta neredeyse müzikal bir öğe gibi duruyordu. Fazla iyi oturuyordu. Ama evet, gerçek ile oynanan arasında büyük bir fark olduğunu düşünüyorum. Şu sıralar öğrencilerle çok çalışıyorum. Daha az sosyal olanlar performans göstermekte zorlanıyor. Davranışları o kadar ham ve gergin ki bu beni de geriyor. Hiçbirimiz bir davranışı tamamen kontrol edip sergileyebilecek durumda değiliz zaten. Ama ben biraz öyleyim.
Bir şeyi tekrar tekrar gördüğümüzde, bir süre sonra ona inanmayı bırakırız. Sizin işlerinizde de böyle bir eşik var mı?
Benim için tam tersi. Bir şeyi tekrar tekrar gördüğümde, o şey bana ait hale geliyor. Gerçek olmadığını bilsem bile “tekrar” onu gerçek bir şeye dönüştürüyor. Kültürün parçası oluyor. Kendi başına bir şeyin karşılığı haline geliyor. Noel, akşam yemeği ya da yılbaşı kutlamaları gibi mesela.
Gündelik ve tanıdık bir sahnenin kısa sürede yabancılaşması, eleştirilerde işinizin temel hareketi olarak görülüyor. Bu yabancılaşma sizin için sahnenin içinde kurulan bir şey mi yoksa izleyicinin algısına bırakılan bir süreç mi?
Sanırım bu daha çok izleyiciye ait. Ya da belki bende o kadar yer etmiş ki artık ne fark edebiliyorum ne de kontrol edebiliyorum. Gündelik hayatı kullanıyorum çünkü bildiğim dil bu. Bir keresinde hiç yaşamadığım durumlar üzerine “gerçekçi” sahneler yazmayı denedim. Çok utandırıcıydı; sanki yalan söylüyormuşum gibi hissettim. Bu yüzden gündelik hayat benim dilim. Onun içine de küçük “müdahaleler” yerleştiriyorum. Evin içinde kar yağması, arka bahçede brandadan bir havuz, New York’ta cadılar gibi... Umarım izleyicide bir tür hayret duygusu uyandırır bunlar.
Bir sahneyi kurarken onun nereye gideceğini baştan biliyor musunuz yoksa özellikle açık bırakmayı mı tercih ediyorsunuz?
Ben aslında sahne kurmuyorum. Filmi, baştan koyduğum bazı kurallar üzerinden kuruyorum. Her filmde bu kurallar değişiyor. Dolayısıyla atmosfer de hikaye de onunla birlikte değişiyor. Oyuncuların doğaçlama yapmasına izin vermiyorum çünkü o metin ve yapı üzerinde aylarca çalışıyorum. Hiçbir şey rastlantı değil. Mesela bir filmde, kameranın hiç pan ya da zoom yapamadığı, dokuz uzun sekans üzerine kurulu bir yapı denedim (Object, 2016). Başka bir işte ise 8mm ile çektiğim, neredeyse hiç konuşma olmayan bir üçleme yaptım. Daha çok Amerikan kamp estetiğine, kuir kültüre ve Kenneth Anger’a bir selam gibiydi. O yüzden çekime başladığımda işin nereye gideceğini biliyorum. Sürecin içinde oyalanmayı sevmiyorum. Mümkün olduğunca hızlı bitirmek istiyorum. Ne aradığımı bilmeden kurgu yapmak da bana göre değil. Aklımdaki şeyi hayata geçirmek istiyorum.
Bir sahnenin “normal” kalmaması için özellikle müdahale ettiğiniz bir an oluyor mu?
Benim için en kurucu anlar, akışı bozan düşüncelerin geldiği anlar. Bir durumu görünür kılıyor, bakışımı yerine oturtuyor. Ben “normal” bir sahne yazıp sonra onu bozmuyorum. Sahneleri zaten baştan kırık kuruyorum. Her filmde o kırılma başka türlü oluyor. Her biri, olabilecek bir gerçekliğin başka bir versiyonu gibi. Ana akım sinema bana sıkıcı geliyor. Sahneler de dramaturji de hep aynı, farklar çok küçük. İzlerken tahammül edemiyorum ki zaten böyle filmler yapamam. Karakterler de ilgimi çekmiyor. Ne çatışmaları ne toplumsal meseleleri ne de performansları... Benim derdim, izleyicinin zihnini aynı anda hem boşta hem de meşgul tutmak, dikkatini en kolay şekilde yakalamak. Ama çoğu zaman tam tersi oluyor. İzleyici filmi çözmek, parçaları bir araya getirmek için epey uğraşmak zorunda kalıyor.
Kurgu yapınız sık sık lineer akışı bilinçli olarak kıran, sahneler arasındaki bağı zayıflatan bir yapı olarak okunuyor. Bağ kurmak yerine koparmayı seçtiğiniz noktada aslında neyi korumaya çalışıyorsunuz?
İzleyicinin dikkatini tutmaya çalışıyorum. Her şey Hollywood filmi gibi anlatılsa ne yapmak ne yazmak ne de üzerine düşünmek ilginç olurdu. Yapı kurgu aşamasında değil, senaryonun yazımında kuruluyor. Bence sinemadaki sahneler -anlatı içindeki o parçalar- zaten bir filtre ve gerçekliği kesip yeniden kuruyorlar. Benim video yapılarım da benzer bir yerden çalışıyor. Bir bakıma, gerçekliği nasıl algılıyorsak onu korumaya çalışıyorum. Videolarımda süreklilik var. Sadece drama üzerinden değil, daha çok dil ve ritim üzerinden kuruluyor.
Bazı eleştiriler işlerinizi aşırı kontrollü bir yapı olarak görürken, bazıları dağınık ve çözülmüş buluyor. Sizin için bu yapı daha çok kontrolün sonucu mu yoksa kontrolün bırakılması mı?
Benim için kesinlikle kontrol. Kontrol edemediğim unsurlarla pek ilgilenmiyorum; videoların asıl meselesi bir fikri gerçekleştirmek. Kontrolü bırakabileceğimi sanmıyorum. Fikri ya da kavramı zayıf bir iş için neden zaman harcayayım, ne kadar “iyi” görünürse görünsün, bilmiyorum. Sanırım bu işleri yapmak biraz aynaya bakmaya benziyor. Kendimi görmeye çalışıyorum.
İşlerinizde oyunculuk çoğu zaman duyguyu taşımak yerine onu geri çeken, neredeyse nötr bir seviyede kalıyor. Sahne “oynanıyor” ama aynı anda askıya alınmış gibi duruyor. Oyuncuyla çalışırken bu tonu nasıl tarif ediyorsunuz?
Oyuncularla çok çalıştığımı söyleyemem. Ben oyuncu yönetmeni değilim. Oyunculuk konusunda epey esnek davranabiliyorum. Onların getirebileceği şeylere açığım. Bir film izlerken de oyunculuk performansları benim için esas mesele değil, daha çok kurgu ve anlatının biçimiyle ilgileniyorum. Profesyonel oyuncularla çalışmadan önce, arkadaşlarımla yani amatörlerle çalışıyordum. Kötü oyunculuğu azaltmak için onlardan duygularını ifade etmemelerini, mümkün olduğunca az “oynamalarını” istiyorum. O ifadesiz, düz tonlu oyunculuklar da böyle ortaya çıktı.

Living Room, Keren Cytter, 2022. Fotoğraf: Mareike Tocha
Keren Cytter Theatre’da benzer metinleri bu kez canlı performans olarak kuruyorsunuz; kamera ortadan kalkıyor ama tekrar, kesinti ve ritim duygusu devam ediyor. Aynı parçalı yapıyı sahnede kurduğunuzda sizin için ne değişiyor?
Sahnede aslında tek bir parçalı formül ve insanların, önceden belirlenmiş çizgiler üzerinde yürüyerek konuşması üzerinden ilerliyorum. İç monologlarla diyaloglar arasında gidip geliyorlar, birbirlerinin sözlerinin üstüne biniyorlar ve sessizlikleri kullanarak dramı hem yoğunlaştırıp hem de çözüyorlar. Hareketleri bazen dansı andırıyor ama neredeyse her zaman koreografi içinde duruyor. Sahne için işler yapmaya, video üretmeye başladıktan yaklaşık on yıl sonra başladım. Bu hem maddi hem de manevi açıdan oldukça zorlayıcıydı.
Bugün herkes kendi hikayesini anlatıyor, kendi görüntüsünü üretiyor. Bu kadar yoğun bir anlatı üretimi içinde sizi hala üretmeye iten şey ne?
Video, hareketli görüntü ve kelimelerin neye dönüşebileceği üzerine düşünmek hoşuma gidiyor. Artık iPhone’u olan herkesin deneme yapabildiği, kendini ifade edebildiği bir noktadayız. Bu da hareketli görüntünün sınırlarının aslında nerede olduğunu görmeye gerçek bir alan açıyor. Teknolojinin, onu kullanan insanların ihtiyaçlarına göre nasıl değiştiğini; bilgiyi nasıl aldığımızı, neye güvendiğimizi, neyi kimden gördüğümüzü düşünmek ilgimi çekiyor. Beni üretmeye iten şey de bu. Sinemanın bugünkü haliyle pek ilgilenmiyorum. Daha çok hikaye anlatmanın ve hareketli görüntünün neye dönüşebileceği ilgimi çekiyor. Dilin nasıl değiştiğini izliyorum. İnsanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu -aynı şeyleri tekrar ederek nasıl iletişim kurduklarını, kendilerini politik gruplar, astrolojik işaretler ya da kişilik testleri üzerinden nasıl tanımladıklarını- takip ediyorum.
Kimlik işlerinizde sabit bir şey değil; sürekli kayıyor, bölünüyor, yeniden kuruluyor. Sizce bugün hala bütünlüklü bir benlikten bahsetmek mümkün mü?
İnsanların gerçekten tek ve tutarlı bir benliği varsa, bunu kendileri söylemeli. Benliğin bütünlüklü olmadığı fikri bana ait değil; daha çok Budist bir düşünce. Başkaları adına konuşamam ama ben kendimi sabit bir “ben” olarak görmüyorum. Ruh halim sürekli değişiyor. Yaş aldıkça bedenimle, ailemle, toplumla kurduğum ilişki de sürekli dönüşüyor saat saat, yıl yıl. Ben daha çok anın içinde yaşıyorum. Kendimi kötü hissettiğimde, sanki hep öyleymişim gibi geliyor. İyi hissettiğimde ise hayat bir anda büyülü görünüyor. Bunun herkeste olan bir şey olduğunu düşünüyorum. Ama bu sadece kendi içinde gördüğün değişim. Bir de medya ve farklı akımların insanlar üzerindeki etkisi gibi dışarıdan gelen değişimler var. Bir yandan bu kadar çok insanla bağlantı kurabilmek ve bir şeyleri etkileyebilmek bir güç hissi veriyor. Öte yandan daha büyük bir şeyin -toplumun, bir davanın, “daha büyük bir iyinin”- içinde sadece bir araca dönüşme hissi de var. Bu da giderek daralan, anlamsızlaşan bir duygu yaratıyor.
“Yönünü kaybetme hissi benim için önemli. En çok hatırladığım, bir şeyin yerine oturmadığı ya da bir durumu doğru değerlendiremediğim anlar.”