21 May 2026

The Artisan Laboratory

Elif Malkoçlar için moda, geleneksel örgü tekniklerinin modernite ve lüksle kesiştiği bir üretim alanı. İtalya’daki atölyesi ise başlı başına bir ilham kaynağı; adeta yaşayan bir zanaat laboratuvarı.

  • Yazar Selin Yıldız 

  • Fotoğraf: Gianluca Maver 

    Styling: Letizia Donati Kaligrafi Laura D’oro 

    Floransa’da yaşayan ve 20 yılı aşkın süredir birçok yüksek moda markasıyla çalışan Elif Malkoçlar, moda şovlarında gördüğümüz, belki de çoğu insanın ardında onun olduğunu bilmediği pek çok tasarımın arkasındaki isim. Bugün Valentino, Balmain, Yves Saint Laurent, Chanel, Ami, Fendi ve Dior ile aynı anda çalışıyor; onlar için tasarım ve üretim yapıyor. Sadece kıyafet değil, elinin değebileceği her alanda çalışırken İtalya’da aldığı mimarlık eğitiminden birikimini ve deneyimini de işlerine yansıtıyor. Birçok coğrafyaya, farklı zanaat tekniklerine ilgi duyuyor hatta bu alanda Hollanda’dan Afrikaya’ya, birçok coğrafyada eğitimler veriyor. Kısacası öğrenmeye olduğu kadar öğretmeye karşı tutkusu da baki. Ayrıca şu anda kendi estetik dünyasını daha özgür bir şekilde ifade edebileceği markasını adım adım inşa ediyor.

    Tığ örmekle, modayla ve sanatla kurduğun bağ nasıl ve ne zaman başladı? Geriye dönüp baktığında, bugünkü üretim biçimini neler belirledi sence?

    Küçüklüğümden beri değişik malzemeleri birleştirmek, farklı teknikleri denemek, düşündüğümü üç boyutlu hale getirmek sevdiğim şeylerdi. Geriye dönüp baktığımda bugünkü üretimimi belirleyen şeyin el işi tekniklerine olan tutkum olduğunu söyleyebilirim. Farklı teknikleri öğrendikçe yapabildiklerimin çoğaldığını görmek hala bugünkü yolculuğumun parçası ve nedeni. İlk önemli projelerim ise Roberto Cavalli 2005 İlkbahar/Yaz defilesi ve Yves Saint Laurent’ın Mombasa çantasıydı.

    Fendi, Prada, Chanel, Roberto Cavalli, Valentino, Chloé, Dior bugüne kadar üretim yaptığın markalar arasında. Farklı modaevleriyle ve kreatif direktörlerle, bazen aynı anda birkaç tanesiyle çalışmak, bu farklı dünyalar arasında geçiş yapmak nasıl bir deneyim? Zorlayıcı tarafları oluyor mu?

    Bazen değil aslında; birkaç tanesiyle sürekli aynı anda çalışıyorum. Markaların kimlikleri farklı olsa da aslında yaratıcı kısmı hepsi için aynı işliyor; her kreatifin bakış açısının farklılığı bana da farklı vizyonlar gösteriyor ve benim yaratıcılığıma çeşitlilik kazandırıyor.

    Floransa’da mimarlık okudun. Bugün yaptığın işlerde bu eğitim sence nasıl karşılık buluyor?

    Mimarlık eğitiminin katkısının çok büyük olduğunu düşünüyorum. Her projeye yaklaşımım ve çözüm üretmem analitik düşünceyle başlıyor.

    Bir ürünün üretim sürecini düşündüğümüzde; fikir aşamasından gelişimine ve nihai haline kadar uzanan oldukça katmanlı bir yapıdan söz ediyoruz. Senin kreatif süreçlerinde durum nasıl ilerliyor?

    Ürüne göre değişen bir süreç tabii. Genelde koleksiyonun ana temasından yola çıkarak belirlenen mood board’ları yorumlayıp önerilerde bulunuyoruz. Yirmi küsur senedir öğrendiğim teknikleri barındıran, değişik malzemelerle yaptığım 5000’den fazla parçadan oluşan bir arşivim var. Genelde yola arşivimden çıkıyoruz. Oradaki bir örgü, bir çantaya, ayakkabıya, herhangi bir aksesuara ya da bir kıyafete dönüşebiliyor. Gerekirse tekniği koruyup renklerini ve malzemesini değiştirebiliyoruz. Ürün, birçok deneme ve büyük bir teknik ekibin emeğiyle ortaya çıkıyor. Bu süreçte zamanla yarışmak zorunda kalıyoruz; çoğu zaman bir koleksiyon bitmeden diğerine başlamak gerekiyor. Tabii bu da lüks tüketim ürününün kalitesini zorluyor.

    Seni bir fikre götüren şey genelde ne oluyor?

    Güzel olan her şeyden besleniyorum elbette ama beni yeni bir fikre götüren şey genelde sürekli denemek oluyor. Yeni bir teknik ya da malzemeyi kullanırken aklıma sürekli başka türlü nasıl yapabilirim sorusu geliyor ve zincirleme kaza gibi daha birini bitirmeden diğeri kafamda oluşuyor. Bu yolculuk sonsuza kadar gidiyor.

    Sence yıllar geçse de örgünün modadaki yerini kaybetmemesinin, hatta son dönemde ivme kazanmasının sebebi nerede yatıyor?

    Zanaatkarlık, ne yazık ki dünya genelinde kuşaklar arası bir aktarım yaşayamadığı için giderek azalıyor. Bu da el işi ürünlerin üretimini zorlaştırıyor ve onları daha özel kılıyor. Aslında lüksün tanımı da tam olarak burada yatıyor. Bu nedenle, özellikle içinde bulunduğumuz moda krizinde, bu tür ürünlerin daha da revaçta olacağını düşünüyorum.

    Elif Malkoçlar

    “Amacım ‘Örgüyü nasıl daha çağdaş kılabilirim?’ sorusunun cevabını aramak hep. Bazen buluyorum ama aramaya her zaman devam ediyorum.”

    Moda tasarımcılarının hızla yer değiştirdiği, markaların sürekli yeniden tanımlandığı bir dönemden geçiyoruz. Sektörün içinden biri olarak bu dönüşümü nasıl yorumluyorsun?

    Maalesef son zamanlarda çok fazla değişim oldu. Olumlu etkilemiyor tabii çünkü yeni kreatif direktör kendi ekibiyle birlikte yeni bir markaya geçtiği için bıraktığı markadaki boşluğun doldurulması ve kendisinin yeni marka kimliğine kişisel dokunuşunun oturması zaman alıyor.

    Çantadan ayakkabıya, elbiseden şapkaya uzanan oldukça geniş bir üretim alanın var. Farklı disiplinler arasında geçiş yapmak senin için nasıl bir düşünme biçimi gerektiriyor?

    Ürünün farklı olması düşünme biçimini etkilemiyor. Benim işim örgü olduğu için o örgüyü neye dönüştürdüğüm sadece teknik zaman açısından farklılık gösteriyor.

    Yakın zamanda The Book of Crafts kitabını çıkardın. Kitapta, üretim pratiğinin çok yönlülüğü; objeler, teknikler ve atölyenden kesitlerle oldukça güçlü bir şekilde hissediliyor. Bu kitabın çıkış noktası neydi? Küçük metinlerle görsel anlatım nasıl buluştu?

    Bu sorunun cevabı aslında çok uzun ve detaylı bir hikaye. Sadece 150 adet bastık; bir nevi sanatçı kitabı oldu. Genelde markalarla çalıştığım için onların stilistik seçimleri doğrultusunda üretim yaptığımdan kendi tercihlerimi ve çalışma felsefemi anlatacağım bir kitap olsun istedim. Hat sanatçısı arkadaşım Laura d’Oro sayfa düzenlemesini yaparken benim ürünlerimin yanına çeşitli kaligrafiler yaptı hatta sayfaların bir kısmına direkt yazdı. Yazı ve düğümler görsel olarak birbirleriyle çok iyi anlaştı. Giyilebilir her türlü aksesuardan, mobilya ve aydınlatmalara kadar kullandığım tekniklerin sonsuzluğunu ve yaratıcılığını göstermeye çalıştım.

    Binlerce örgü tekniği var ve bu teknikleri eminim ki çok uzun süredir öğreniyor, geliştiriyorsun. Geleneksel teknikleri bugünün estetiğiyle buluştururken nasıl bir yaklaşım benimsiyorsun?

    Senelerdir öğrendiğim ve hala da öğrenmekte olduğum bir sürü teknik var. Dediğin gibi bu geleneksel teknikleri modern malzemelerle tekrar yorumluyorum. Ve amacım hep “Örgüyü nasıl daha çağdaş kılabilirim?” sorusunun cevabını aramak. Bazen buluyorum ama aramaya her zaman devam ediyorum. Öreceğim malzemenin kendisini tasarlamaya da bayılıyorum. Piyasada olmayan bir malzemeyle daha önce kullanılmamış bir teknik karışınca ortaya gerçekten benzersiz bir ürün çıkabiliyor.

    Bu teknikleri öğretmek gibi bir projen var mı?

    Tabii... Öğretiyorum zaten. Çeşitli üniversitelerden ve okullardan davetler alıyorum. Berlin Üniversitesi, Floransa’da bulunan Polimoda, Danimarka’da Kolding Design School, Hollanda’da Crafts Council bunların arasında. Ayrıca Erasmus programıyla çeşitli ülkelerden stajyerler alıyorum ve senede bir kere de Afrika’da Eritrea’da bir kadın kooperatifinde ders veriyorum.

    Senin fikrinden doğan bir parçanın, bir markanın estetik dünyasıyla birleşerek dönüşmesi ve moda şovlarında sergilenmesi, sende ne tür hisler uyandırıyor?

    Moda haftalarının öncesi çok yoğun geçiyor. Defileye çıkacak parçalar “show piece” olduğu için çok emek gerektiren ürünler ve ilk defa yapıldıkları için genelde ne kadar sürede üretileceklerini kestirmek zor oluyor ve sıklıkla son dakika değişiklikleri yapılıyor. Ama her ne kadar zahmetli geçse de podyumda görmek keyifli oluyor tabii.

    Sadece moda değil; mobilya ve obje tasarımı gibi farklı alanlarda da üretim yapıyorsun.

    Sadece tığ değil bildiğim bütün teknikleri kullanmaya çalışıyorum. Obje ya da moda fark etmiyor; ikisinde de uyarlama yapmak ve teknik problemleri çözmek gerekiyor.