05 May 2026

Esme Madra’yla İfade Biçimleri Arasında Sıçramalar

Oyunculukla başlayan ama tek bir disipline sığmayan bir ifade alanı. Esme Madra sahne, film, çizim ve metin arasında dolaşan üretimiyle, disiplinden çok ifade biçimleriyle düşünen bir sanat pratiği kuruyor.

  • Yazar Kumru Yaren Cengiz 

  • Fotoğraflar: Ali Yavuz Ata
    Moda Editörü: Damlasu Tuğtekin
    Röportaj: Kumru Yaren Cengiz
    Styling: Elbise ve ayakkabılar Prada

    Esme Madra, yazar, radyo programcısı, siyaset bilimci bir baba ve karikatürist bir annenin çocuğu olarak sanatın olağan ve kaçınılmaz olduğu bir yaşamın ortasına doğdu. Duyguların, düşüncelerin ve varoluşun sanatla ifade edilmesi onun için sonradan öğrenilen bir şey değil; hayatın doğal diliydi. Oyunculuğa dair ilk profesyonel deneyimini henüz 11 yaşındayken Barış Pirhasan’ın filminde aldığı rolle yaşadı. Liseyi tiyatro okuyarak tamamladıktan sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nden mezun oldu. Geniş izleyici kitlesi onu Seren Yüce’nin Çoğunluk filmindeki performansıyla tanıdı; ardından bağımsız sinema, kısa film ve sahne üretimleri arasında gidip gelen bir oyunculuk hattı kurdu. Ancak pratiğinin hiçbir zaman yalnızca oyunculukla sınırlı kalmadığını biliyoruz. Yazdığı ve yönettiği kısa filmler, sahne performansları, illüstrasyon çalışmaları onun üretimini tek bir disiplinin içine yerleştirmeyi imkansız kılıyor.

    Anne ve babandan ötürü sanatın hakim olduğu bir ailenin içindeydin. O entelektüel ve üretken atmosferin bugünkü ifade dilinle nasıl bir bağı var?

    Ben normal olanın bu olduğunu düşünerek büyümüşüm. Yani herkesin ailesinde birçok sanatçı vardır ya da arkadaşları bu işlerle uğraşıyordur sanıyordum. Yaptığın şeyleri garipsemeyen bir ailenin içinde olmak çok iyi. Kötü tarafı ise beklentiler, beklentiler...

    Çocukluğundan bahseder misin bize? Nasıl bir evde büyüdün, ne tür sohbetlere kulak misafiri oldun?

    Hep iki evim vardı. Annemle babam ben çok küçükken ayrıldıkları için ikisinin evi arasında gidip geldim hep. Sırt çantası, diş fırçası, ertesi günün de ertesi gününde neye ihtiyacım olacaksa onu da planlamam gerekmesi, planlamazsam sürünmeyi kabul etmek ve iki çok farklı ev ortamı. Bir de tabii yıllar içinde babam da annem de birkaç kere taşındı derken evler de evler... Babamların evi kalabalıktı. Gelen-giden, hep bir aksiyon. Annemin evi hep daha sade ve sakin. Açık Radyo ben yedi-sekiz yaşımdayken kurulduğu için sık sık radyodaydım. O kuruluş heyecanı ve kaosu vardı uzun süre. Annemde de karikatürist olduğu için -bir de evden çalışıyordu- onun uzun süre masada oturup çizim yapma halinin içindeydim. 

    Tek bir mesleğe indirgenmiş bir kariyer yerine çok yönlü bir üretim içinde olman acaba biraz da buradan geliyor olabilir mi? Kendini neden belirli bir janr ya da üretim alanıyla sınırlamıyorsun?

    Büyüdüğüm ortamla alakalı daha çok sanırım. Ailem ve ailemin çevresi yazar, çizer, çevirmen, radyoculardan oluşuyordu ve ben de bunu normal olarak görüyordum. Özellikle çizerlik ve yazarlık kısmı sanki hep düşünmek için veya sakinleşmek için yaptığım bir şeydi. Annem çizer olduğu için çizim zaten ondan gördüğüm bir şey. Bir de bu saydığınız işlerin birbiriyle bağlantısı var benim için hep. Teknik olarak apayrı olsalar da birinden birine sıçramak garip gelmiyor bana. Lisede de tiyatro okudum, orada da yazacak, oynayacak, deneyecek alan çoktu.

    Sence önceki jenerasyonların “alanının en iyisi olma” ideali bugün nasıl bir değişime uğradı?

    Evet, bir zamanlar “Yapacaksan en iyisini yap” gibi büyük laflar vardı veya “Hiç yapılmamış bir şey yapmalıyız” gibi. Deneme-yanılmaya açık değil yani. Bizim üst jenerasyonumuz mükemmeliyetçi yani takıntılı olduğu için bizim bununla boğuşmamız gerekti ve eminim hala buradan ilerleyen çok insan vardır. Fakat ben ve benim çevremde biraz bunun tersi var artık. Denemeyi, yanılabilmeyi ya da yanılma diye bir şeyin olmadığı bir alanı bulmayı daha ön planda tutan bir yaklaşım. Bu çok daha yumuşak ve insani geliyor bana. Çünkü diğerinde eyleme geçmeden bütün bir ömür geçirebilirsin. Sadece şimdi de şöyle bir sıkıntı var, içi çok boş olabiliyor veya fazlasıyla bireysel bir hal... O da biraz tatsız ve sıkıcı gibi.

    Yağmurluk, etek ve ayakkabılar, PRADA

    Sahne işlerinde oyunculuğunun oldukça beden merkezli olduğunu görüyoruz. Geçen Gün, Tropikal Kapısı bu anlamda örneklendirebileceğimiz son işlerinden. Bedenin ve hareketlerin ilk sıradaki göstergelere dönüştüğü işlerdi bunlar. Prova sürecinde bedeni açmak için kullandığın belirli egzersizler, ritüeller var mı? 

    Açıkçası her işe göre değişiyor. Bazısında müzik listemiz var ve her seferinde onu açıp dans ediyoruz, kimisinde birimizin liderliğinde esneme hareketleri yapıyoruz. Tek yapmak istemeyeceğim şey koşmak. Hiç sevmiyorum. Isınmak denilen şey bedeni elbette ama asıl zihni hazırlıyor bence. Rahatlamanı, odaklanmanı sağlıyor. Ama diye bir oyunumuz vardı, onda sadece duruyor ve bütün oyun konuşuyorduk. Yine de öncesinde esniyorduk. Esneyip sonra sahnede bütün oyun boyunca ayakta dikiliyorduk. Komikti de bir yandan böyle olması.

    Kısa filmlerinde de sözden çok hareket ve imgeyle anlatıyorsun. İfade etmek senin için anlaşılmakla ne kadar ilgili? Bir metinle çalışırken seni en çok ne tetikler? Yapı, ritim, boşluk...

    Anlaşılmak tabii hoş bir şey. Ama düşünerek anlamak zorunda değiliz. Yani mantığımıza oturtmak tek seçenek değil. Anlaşılmanın ya da anlamanın başka çok yolu var. Bazen çağrışımlar olur, hissederiz. Mesela şey gibi... Hani izlediğiniz veya okuduğunuz bir şeyi anlamazsınız ama çok dokunur, bazen aylarca onun etkisiyle yaşarsınız. Bu bence hiç de anlamadığınız anlamına gelmez. O kadar iyi anlamışsınızdır ki hatta, hayatınızda bazı taşları oynatmıştır. Sözcüklere dökemeseniz de. Ben daha çok bu suların insanıyım. Mesela lisedeyken, İstanbul Tiyatro Festivali kapsamındaydı, Ultima Vez diye bir dans grubunun Blush isimli gösterisini izlemiştim AKM’de. Kafayı yemiştim! Bir şeyler değişmişti benim için ama ne izlediğime dair hiçbir fikrim yoktu. Ya da Taldans’ın Dolap gösterisi! ‘Ne oluyor burada’ demeye kalmadan içine çekildiğiniz şeyler... Başka birçok gösteri, şiir veya film var bende böyle etki yaratan.

    Oyuncu olarak farklı türlerde uzun metrajlarda yer alıyorsun ama yönetmen olarak kısa formlara yakın duruyorsun. Bu tercih üretim koşullarıyla mı ilgili?

    Kısa film çekmeyi bir seçim olarak değil, aklıma gelenlerin dakikası o kadar tuttuğu için öyle yapageldim diyebilirim. Geleceğe dair ciddi planlar yapabilen biri değilim maalesef. Böyle bir becerim pek yok. Ama bir şeylere karşı tutkulu olabiliyorum. O yüzden de içimden gelen veya aklıma gelen şeylere tutunarak ve ‘Onu oldurabilir miyim acaba?’ diye düşünerek ilerliyorum. Dolayısıyla da bunu yaparken başka çekecek miyim yoksa ‘Bu da bu kadar mıydı?’nın cevabı bende olmuyor. Koşullar tabii çok yön veriyor insanın hayallerine. Bazen çok sınırlıyor ve pes ettiriyor; bazen de başka yollar ararken yeni yerler keşfediyorsun.

    “Yaptığın şeyleri garipsemeyen bir ailenin içinde olmak çok iyi. Kötü tarafı ise beklentiler, beklentiler... ”

    Aynı anda sahne, film, performans, çizim ve yayın üretimi içindesin. Bu yoğun üretim hali sende dağılma mı yaratıyor yoksa bir merkez mi kuruyor?

    Bilmiyorum. Bunu ben de anlamaya çalışıyorum. İkisi de sanırım. Bazen çok fazla geliyor ve sıkışıp kalıyorum. Bazen de aynı zamanda birkaç şeyi düşünüyor ve çalışıyor olmak sanki yaptığım her şeyi kolaylaştırıyor; kafamın içinde kapı kapıyı açıyor.

    Zozin fanzini ve illüstrasyonların performans dışı bir ifade alanı açıyor. Görsel üretim senin için kelimeden daha mı güvenli?

    Daha güvenli mi bilemiyorum ama daha sakin. Daha havalardan seni yakalayıp yere indiren, düşüncelerini, duygularını bir nebze de olsa düzenleyen bir yer. Sekiz yaşında bir çocuğum var ve o da çiziyor, hatta Zozin’e de çiziyor bazen. Onunla sık sık masada oturup çiziyoruz. Çay içip, müzik dinleyip, çizim yapmak, kafaları şöyle sessiz sessiz masaya indirmek dinlendiriyor bizi. Zozin de sanki yine kafaların içindekileri bir yerde buluşturabildiğimiz, sahiplendiğimiz bir fanzin oldu. Öneri sistemiyle işlediği için de hiç tanımadığımız insanların çizimlerini, yazılarını, kolajlarını basıyoruz şu anda. Bir anlamda onlarla da bu şekilde tanışmış oluyoruz gibi sanki. Biraz romantize ettim ama n’apayım...

    Bir işte “Burada risk alıyorum” dediğin şey genelde ne oluyor? Duygusal açıklık mı, fiziksel sınır mı, kontrolü bırakmak mı?

    Duygusal açıklık. Çalışırken kolay kendini açan bir insan gibi görünsem de aslında öyle değilim. Gerçi yıllar içinde değiştim epey ama yine de mesafeliyimdir. Bazen hızlı bir güven ve kendiliğinden gelişen bir kanal olursa kendimi teslim ediyorum ama çok oyuncu gördüm iş ne olursa olsun kendini hemen açabilen ve sahiplenebilen. Özendiğim bir şey ama öyle değilim ben ne yazık ki. Dolayısıyla kendimi açabildiğim zamanlarda tehlikeli bölgedeymişim gibi içimde alarmlar bangır bangır çalıyor. Kontrolü bırakmayı da içeriyor belki bu bir yandan.

    Bir performanstan sonra bedende kalan şeyle ne yapıyorsun? Rolün fiziksel izleri sende kalıyor mu, yoksa sahnede bırakabildiğin net bir eşik var mı?

    Özellikle çok prova aldığım veya çok oynadığım bir oyunsa birazcık da olsa benim gündelik hayattaki tavırlarıma etki ediyor. Küçük şeyler bunlar tabii ama ben fark ediyorum ve komik de geliyor bu bana. Ama öyle uzun süre bilmem ne rolündeymişim gibi dolaşma durumlarım hiç yok. Bitiyorsa bitiyor. Mesela o çalışmalardan kalan bazı bende olmayan bakış açıları, yaklaşımlar ve tepkiler yerleşebiliyor. Bu da güzel aslında çünkü bana kalsa tamamen aynı insan olarak kalacağım. Bu sayede biraz zenginleşiyorum.

    Bu aralar seni en çok heyecanlandıran sanatçılar kimler? Hangi işlere dönüp dönüp bakıyorsun? Bu aralar farklı veya yeni eğilimlerin var mı bu konuda?

    Aklıma gelenleri sıralayayım: Miyazaki hakkında çekilmiş bir belgesel var, Hayao Miyazaki and the Heron isminde. Uzun zamandır izlediğim en etkileyici şey. Zaten büyük bir Miyazaki hayranıyım ama onun ötesinde bir şey bu film. Cem Yünür’ün çizimleri, Serkan Aka’nın heykelleri, Birgül Oğuz’un İstasyon kitabı ve Büşra Kayıkçı’nın bazı şarkılarını döne döne dinliyorum, özellikle Nightwalk ve Kuledibi olmak üzere. Kumkurdu diye bir çocuk kitabı var, onun bölümlerini her okuduğumda yazarına içimden sevgiler gönderiyorum. Minijak ve Seiba’nın henüz yayınlanmamış olan rap parçalarını çok beğeniyorum. Performans dünyasında da Yunus Emre Şahin’in zorlamadan beni yavaşlığa çektiği için Görme Tutkusundan Kör Olabilir İnsan gösterisini söyleyebilirim.

    Bir sette ya da prova salonunda sen nasıl bir oyuncusun?

    Kesinlikle sessiz ve gözlemciyim bence çünkü olayları, durumları algılayabilmek için sessizleşmem, gözleyebilmem ve kendimi teslim edebilecek ortamı tanımam, tanımlamam gerekiyor.

    Giysilerle aranda nasıl bir ilişki var?

    Yıllarca aynı kazağı, aynı tişörtü, aynı eteği giyen, yırtılana kadar aynı sırt çantasını takan tiplerdenim. Bu yaşıma geldim ama annem hala beni görünce üstüme başıma laf etmeden duramaz. Bu demek değil ki özenmiyorum. Elim rahat ettiğim kıyafete gidiyor veya giyinmeyi önceliğime almıyorum hayatımın kaosundan dolayı. Bu arada başkalarını bakımlı ve şık görünce çok hoşuma gidiyor. Benim de kendimce bir özenme halim var. Ama bu çok dışardan okunabilen bir şey mi emin değilim.

    Kırmızı kemerli trençkot, TOTEME, BEYMEN deri çizmeler, COURREGES, BEYMEN

    Saç: Burhan Çılgın

    Makyaj: Ece Birsen

    Moda editörü asistanı: Zeynep Özgüder

    Saç Asistanı: Mehmetcan Yılmaz

    Makyaj Asistanı: Gülten Bozkurt

    Prodüksiyon: Sena Yavuz 

    Stüdyo: Film Sokağı & Honeybee Studios