20
20
Poets in the Cities
Demet Müftüoğlu Eşeli ve ISTANBUL’74’ün Robert Montgomery ile 15 yılı aşan iş birliği, sanatçının İstanbul’la kurduğu bağı da yıllar içinde derinleştirdi. Yeni sergisinde ise James Baldwin’den Edip Cansever’e uzanan hayali karşılaşmalarla şiiri, resmi ve İstanbul’un hafızasını aynı dünyada buluşturuyor.
Yazar Selin Yıldız
James Baldwin ve Edip Cansever gibi edebiyat dünyasından isimleri aynı hayali evrende bir araya getiriyorsunuz. Bu isimleri yan yana getirmenize hangi ortak duygu ya da düşünce ilham verdi? İstanbul aralarında nasıl bir bağ kuruyor?
Robert Montgomery: James Baldwin’s Balcony in Istanbul adlı resmimin çıkış noktası, Baldwin’i Galata Köprüsü’nde tek başına ayakta dururken gösteren eski bir fotoğraftı. Hava kararmak üzere ve arkasında Süleymaniye Camii’nin silüetini görebiliyorsunuz; büyük camilerin mimarisi İstanbul’a çok büyük bir güzellik katıyor… Ama fotoğrafta Baldwin biraz hüzünlü ve yalnız görünüyor; ben de ona birkaç arkadaş getirmek istedim. Bu yüzden resmimde Galata Köprüsü onun “balkonuna” dönüşüyor ve Baldwin burada bir parti veriyor. Partiye arkadaşları Nina Simone ve Bob Dylan’ı davet ettim. Ama bu bir şairler partisi olduğu için Rus şair Yevgeny Yevtushenko’yu ve elbette Edip Cansever’i de onlara dahil ettim. James Baldwin ile Edip Cansever’in gerçekten tanıştıklarına dair herhangi bir belge ya da kanıt yok. Ancak Cansever’in eserlerini çok seviyorum. Bu yüzden kendi hayalimde onların tanıştığını, Galata’da bir sokak kafesinde birlikte kahve içip sigara içtiklerini ve ardından arkadaş olduklarını düşlüyorum. Rüyamda onları, Boğaz gecesinin ilerleyen saatlerine kadar kahkahalarla dolu bir balkonda birlikte şiir okurken ve şiir üzerine konuşurken görüyorum.

Robert Montgomery stüdyosunda, Fotoğraf: Oscar Dunbar, Temmuz 2026.
Arkadaki eser: Robert Montgomery, James Baldwin, Yevgeny
Yevtushenko, Nina Simone, Bob Dylan ve Edip Cansever, 1965’te
İstanbul’da James Baldwin’in Balkonunda, 2025. Sanatçı tarafından elle
boyanmış çerçevede tuval üzerine akrilik.
Eserleriniz Louvre Müzesi’nden Lyon Bienali’ne, pek çok kurumda ve farklı bağlamda sergilendi. Şimdi ise Arnavutköy’de ISTANBUL’74’te izleyiciyle buluşuyor. Mekânsal açıdan, eserlerinizin İstanbul’da sergilenmesinin işlerin kendi ruhuyla nasıl bir ilişki kurduğunu düşünüyorsunuz?
Robert Montgomery: Bu sergide, özellikle İstanbul için üretilmiş ve İstanbul’un kendine özgü atmosferini ve bu şehre duyduğum sevgiyi yücelten bir dizi eser yer alıyor. İstanbul’un benzersiz bir psikocoğrafyaya ve benim için eşsiz bir romantizme sahip olduğunu düşünüyorum.
James Baldwin, 1961-1971 yılları arasında aralıklarla İstanbul’da yaşadı ve şehirle kurduğu bağın derinliğini “Türkiye hayatımı kurtardı” sözleriyle ifade etti. Baldwin’in İstanbul’daki balkonunu bu serginin merkezine yerleştirirken onun şehirle kurduğu ilişki sizin kendi İstanbul deneyiminizle nerede kesişiyor?
Robert Montgomery: Evet, James Baldwin’i resmettiğim eserim serginin merkezinde yer alıyor. Baldwin’in burada yaşadığı dönemin hikayesi beni büyüledi. Siyahi bir yazar olarak İstanbul’da, Amerika’da sahip olabileceğinden çok daha fazla toplumsal özgürlüğe sahip olduğunu söylemişti. Burada yaşadığı dönemde The Fire Next Time ve Tell Me How Long the Train’s Been Gone adlı eserlerini de yazdı. İstanbul’da karşılaştığı canlı sosyal hayattan ve çokkültürlü uyumdan söz ediyordu; ben de burada aynı şeyi buldum. Kültürlerin iç içe geçmesini ve şehrin sıcaklık, hoşgörü ve dostlukla dolu atmosferini seviyorum.
“Son birkaç yıldır İstanbul’u özlüyordum; İngiltere’deki atölyemde kendimi bu büyülü şehrin ve şairlerinin resmini yaparken buldum.” demiştiniz. Şehirle kurduğunuz ilişkiyi özellikle şiir aracılığıyla ifade etmek istemenizin nedeni neydi?
Robert Montgomery: Aslında tüm işlerim özünde şiirle ilgili. Edinburgh College of Art’ta resim eğitimi aldım ancak eğitimim sırasında André Breton’un şiirlerini keşfettim ve onları o kadar sevdim ki aynı anda hem ressam hem de şair olmayı denemem gerektiğine karar verdim. Kelimelerden oluşan resimlerimde somut şiir kavramını genişletmeye çalışıyorum; ışık ve billboardlarla yaptığım işlerde ise şiiri sayfadan çıkarıp dünyaya taşıyor, onu şehrin sokaklarına yerleştiriyorum. Daha figüratif olan bu yeni resim serisinde, şehirlerde şairlerin hayaletlerinin izini sürüyorum. ISTANBUL’74’teki sergide yer alan resimler, yeni Poets in the Cities serisinden Birleşik Krallık dışında gösterilen ilk işler. Şairlerin şehirlere nasıl musallat olabildiğiyle ilgileniyorum. Aynı zamanda şehirlerin de şairlerin peşini nasıl bırakmadığıyla ilgileniyorum.
İşlerinizin büyük bölümünde olduğu gibi Poets in the Cities’de de şiir ve görsel sanat bir arada var oluyor. Sizce bu iki ifade biçimi birbirine ne katıyor?
Robert Montgomery: Ben aralarında bir ayrım görmemeye çalışıyorum. İşlerimdeki görsel unsurları ve kelimeleri tek bir bütün olarak düşünmeye çalışıyorum. Gençliğimde kendime verdiğim, aynı anda hem ressam hem de şair olmaya çalışacağıma dair sözü hatırlayarak imgeleri ve kelimeleri kesintisiz tek bir dil olarak görmeye çalışıyorum.
Eserleriniz çoğu zaman oldukça doğrudan bir dil kullanırken, aynı zamanda yoruma da açık kalıyor. İzleyicilerin kendi deneyimlerini esere taşıması ve anlamını kendileri için tamamlaması sizin için ne kadar önemli?
Robert Montgomery: Evet, oldukça “açık” bir dille çalışmaya gayret ediyorum. Yazma biçimim ve kullandığım kelimeler, dili en temel haline kadar yoğunlaştıran T. S. Eliot ve Raymond Carver gibi modernist şairlerden oldukça etkileniyor. Modernist şiirde düzenleme süreci büyük ölçüde dili özüne kadar indirgemek üzerine kurulu. Ben de kullandığım dilin geniş bir kitle için erişilebilir olmasını ve umarım bir şekilde duygusal olarak da etkileyici olmasını istiyorum.

Istanbul Fire Poem, Robert Montgomery, 2014, Fotoğraf: Billy Farrell BFA

Love is the revolutionary energy, Robert Montgomery, Jardin des Tuileries, Paris Art Basel 2022
“Robert, edebi figürleri tarihin içinde sabitlemek yerine onları yeniden kentin sokaklarına davet ediyor.”
ISTANBUL’74 olarak Robert Montgomery’nin işlerini farklı dönemlerde ve farklı bağlamlarda izleyiciyle buluşturdunuz. Bu yeni sergiyi önceki iş birliklerinizden ayıran şey nedir?
Demet Müftüoğlu Eşeli: Robert’la 15 yıla yayılan iş birliğimiz boyunca her proje, gerçekleştiği şehir ve dönemle kendine özgü bir ilişki kurdu. 2014’te IST.FESTIVAL’ın açılışında, Boğaz’a bakan dev bir konstrüksiyon üzerine yerleştirdiği ve “Everything in the city is perfect” sözleriyle başlayan ateş şiirini yakması hala hafızamda çok canlı. Şiirin gece boyunca yanarak suya yansıması, Robert’ın dili kamusal ve kolektif bir deneyime dönüştürme gücünü çok etkileyici biçimde ortaya koyuyordu. 2015’te İstanbul’daki ilk solo sergimizin ardından, Paris’te gerçekleştirdiğimiz Chapter 6 ise Guy Debord’un Gösteri Toplumu metniyle kurduğu diyaloğu yeni işlerle sürdürüyordu. Bu yeni sergiyi farklılaştıran ise resmin Robert’ın pratiğinde daha merkezi bir konuma yerleşmesi. Poets in the Cities serisinden üç yeni resim, yeni ışık işleriyle birlikte şiiri kamusal alanın geçici ve anlık deneyiminden resmin daha içsel, katmanlı ve kalıcı alanına taşıyor. Bu nedenle sergiyi geçmiş çalışmalarımızın bir özeti olarak değil, uzun süredir devam eden diyaloğumuzun yeni bir eşiği olarak görüyorum. İstanbul da bu kez yalnızca serginin gerçekleştiği şehir değil; işlerin edebi hafızasına ve duygusal dünyasına doğrudan katılan bir özne haline geliyor.
Poets in the Cities serisi şiir, resim, kent ve edebi hafızayı aynı zeminde buluşturuyor. Bu seriyi ilk gördüğünüzde sizi en çok hangi yönü etkiledi?
Demet Müftüoğlu Eşeli: Beni en çok etkileyen, Robert’ın şairlerle şehirler arasında kurduğu hayali karşılaşmalar oldu. Özellikle James Baldwin’in İstanbul’daki hatırasından yola çıkan işte, kişisel bir anının zamanla bir şehrin ortak kültürel hafızasının parçasına dönüşmesi beni çok etkiledi. Serinin nostaljiye yaslanmadan geçmişle bugün arasında bağ kurabilmesini de çok güçlü buluyorum. Robert, edebi figürleri tarihin içinde sabitlemek yerine onları yeniden kentin sokaklarına davet ediyor.
Bir sanatçıyla yıllar boyunca çalışırken ilişkinin profesyonel çerçevesi zamanla daha kişisel bir bağa da dönüşüyordur elbette. Bu uzun soluklu ortaklık bugün bir sergiyi birlikte kurgulama biçiminizi nasıl etkiliyor?
Demet Müftüoğlu Eşeli: Zaman içinde yalnızca Robert’ın eserlerini değil, düşünme biçimini, tekrar tekrar döndüğü meseleleri ve pratiğindeki değişimleri de yakından tanıdık. Böyle bir geçmiş, sergiyi kurgularken bize çok kıymetli bir güven ve açıklık sağlıyor. Zaten çok yakın bir arkadaşlık söz konusu. Artık birçok şeyi uzun uzun tarif etmeden anlayabildiğimiz ortak bir dilimiz var ama aynı zamanda birbirimize karşı dürüst olabildiğimiz, gerektiğinde soru sorabildiğimiz bir ilişki de bu. Bu serginin kurgusu da tek taraflı bir seçim sürecinden ziyade uzun bir sohbetin sonucu olarak gelişti. Eserlerin mekanla, İstanbul’la ve birbirleriyle nasıl konuşacağını birlikte düşündük. Arkadaşlığımız bu süreci kolaylaştırıyor fakat bence asıl değerli olan yıllar sonra hala birbirimizi şaşırtabiliyor ve yeni alanlara doğru teşvik edebiliyor olmamız.
Robert Montgomery’nin işleri Louvre’dan uluslararası bienallere kadar çok farklı bağlamlarda sergilendi. İstanbul’la kurduğu kişisel bağı da düşündüğünüzde, bu sergiyi onun sanat yolculuğunda nasıl bir yere koyuyorsunuz?
Demet Müftüoğlu Eşeli: Robert’ın sanat yolculuğunda İstanbul’un herhangi bir şehirden çok daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Şehirle ilk karşılaşmasından itibaren İstanbul’un farklı sesleri, kültürel katmanları ve gündelik hayatla tarihi yan yana getiren yapısı onu çok etkiledi. Bu nedenle İstanbul’daki ikinci kişisel sergisini bir tür eve dönüş olarak görüyorum. Ancak geçmişi tekrar eden değil, aradan geçen yılların birikimiyle yeni bir dil kuran bir dönüş. James Baldwin’in İstanbul hafızasının Robert’ın şehirle kurduğu kişisel ilişkiyle buluşması, sergiye daha özel bir boyut kazandırıyor. Bence bu sergi, onun kamusal alandaki güçlü şiir dilinden resme uzanan dönüşümünde önemli bir geçiş noktasını temsil ediyor.

Demet Müftüoğlu Eşeli, Fotoğraf: Paola Kudacki