23
23
Sürrealizmin Yaşayan Odaları
Bir oda bazen bir rüya kadar gerçek, bir anı kadar kırılgan olabilir. Vincent Darré ile sürrealizmin bugün hala nasıl nefes aldığını; nesnelerin hafızasında, mekanların sessizliğinde ve hayal gücünün araladığı görünmez kapılarda aradık.
Yazar Hakan Bahar

Vincent Darré, Fotoğraf: Fernanda & Paloma

Hôtel Le Magnifique
Fotoğraf: Christophe Bielsa
“Fantezi ve fantastik olan, gerçekliği güzelleştirmenin başka bir yoludur. İkisinin arasındaki sınır ise nefessiz kalmamak için sık sık aralamamız gereken bir kapıdır.”
“Bir oda canlıdır; ruhu da içinde yaşayan insanların aynasıdır. Belki de bu yüzden terk edilmiş evleri ve harabeleri seviyorum. İnsan izlerinin yavaş yavaş silindiği o anlar bana her zaman büyüleyici gelir.”
Bir kapı var. Vincent Darré’nin sık sık sözünü ettiği bir kapı. Bir yanında gerçeklik, öbür yanında hayal gücü. Ona göre bu kapıyı sık sık aralamak gerekiyor çünkü fazla gerçekçi olduğumuzda hayat katlanılması güç bir hal alıyor. Bu yüzden tasarladığı her mekan, gerçeklikten kaçmak için kurulmuş bir dekor değil, ona başka bir gözle bakmayı öneren bir davet. Vincent Darré’nin dünyasına adım attığınız anda, hiçbir şey yalnızca göründüğü gibi kalmıyor. Bir mobilya bir anıya, bir ayna bir sahneye, eski bir obje ise unutulmuş bir hikayeye dönüşebiliyor.
Yüz yıl önce André Breton, Sürrealizm Manifestosu’nu yayımladığında yeni bir estetik anlayışı önermekten çok daha fazlasını amaçlıyordu. Rüyaların, rastlantıların, bilinçdışının ve hayal gücünün yeniden gündelik hayatın parçası olabileceğine inanıyordu. Bugün, yapay zekanın saniyeler içinde görüntüler üretebildiği, algoritmaların seçimlerimizi öngördüğü ve estetik anlayışının giderek birbirine benzemeye başladığı bir çağda, bu fikir yeniden anlam kazanıyor. Belki de artık ihtiyacımız olan şey yeni görüntüler değil, dünyaya yeni bakış biçimleri.
Vincent Darré’nin iç mekanları tam da bu nedenle yalnızca dekorasyonla sınırlı kalmıyor. Onlar, hafızanın ve hayal gücünün birlikte çalıştığı bir tür yaşayan evrenler. Salvador Dalí’nin mizahı, Elsa Schiaparelli’nin cesareti, Jean Cocteau’nun şiirselliği ve Paris’in bit pazarlarında rastlanabilecek isimsiz nesneler aynı odada buluşabiliyor. Antikalar, deniz kabukları, maskeler, mücevherler ve beklenmedik objeler onun elinde yalnızca birer eşya olmaktan çıkıyor; geçmişlerin bugüne taşıyan karakterlere dönüşüyor. Zaman doğrusal ilerlemiyor; farklı dönemler birbirinin içine usulca karışıyor. Ortaya çıkan şey nostalji değil, yeniden kurgulanmış bir hafıza oluyor.
Vincent Darré bu yüzden güzellikten çok sürprizden söz ediyor. Zira sürpriz, alışkanlıklarımızı kısa bir an için rafa kaldırıyor ve hayal gücüne yer açıyor. Onun odalarında hiçbir şey yalnızca işleviyle varolmuyor; her nesne yeni bir çağrışımın başlangıcına dönüşüyor. Bugün tasarım çoğu zaman kusursuzluğu hedeflerken, Vincent Darré bize kusursuzluktan çok merakı hatırlatıyor. Kurduğu dünya da tam bunu söylüyor: Hayal gücü, gerçekliğin karşıtı değil; ona açılan başka bir kapı. O kapı ise boğulmamak için, her zaman biraz aralık kalmalı.
Numéro İstanbul için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide Vincent Darré ile hayal gücünü, nesnelerin hafızasını, Paris’i, yapay zekayı ve sürrealizmin bugün bize hala söyleyecek bir şeyi olup olmadığını konuştuk.
Fantezi çoğu zaman gerçekliğin karşısında konumlandırılıyor. Oysa sizin dünyanızda ikisi birbirini dışlamıyor; tam tersine, fantezi gerçekliği anlamanın başka bir yoluna dönüşüyor. Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?
Gerçekliğe fazla teslim olursak hayat katlanılmaz hale gelir. Fantezi ve fantastik olan, gerçekliği güzelleştirmenin başka bir yoludur. İkisinin arasındaki sınır ise nefessiz kalmamak için sık sık aralamamız gereken bir kapıdır.
Bir söyleşinizde insanların bugün her zamankinden daha fazla hayal kurmak istediğini söylemiştiniz. Sizce yaşadığımız çağda fantezi neden bu kadar büyük bir ihtiyaç haline geldi?
Hollywood, en fantastik filmlerini Amerika’nın Büyük Buhran yıllarında üretti. Böylesine kaygı yüklü dönemlerde hayal kurmanın bir kaçışa dönüşmesi son derece doğal. Ben de dekorlarım aracılığıyla tam olarak böyle bir antidepresan reçete veriyorum.
İç mekanlarınız geçmişe pek çok gönderme taşısa da nostaljik görünmüyor. Aksine, farklı

Fotoğraf: Christophe Roué

Hôtel Le Magnifique, Fotoğraf: Christophe Bielsa


Vincent Darré, Fotoğraf: Oleg Covian
dönemler aynı anda varolabiliyormuş hissi yaratıyor. Tasarlarken zamanı nasıl ele alıyorsunuz?
Aslında düşündüğünüzün aksine bazen oldukça nostaljik biri olabiliyorum. Yakın zamanda tasarladığım Hôtel Le Magnifique bunun en güzel örneklerinden biri. Otel, doğduğum Rive Gauche’un anılarıyla dolu. Lobideki freskler La Coupole’e bir saygı duruşu niteliğinde. Devasa ellerle sonlanan sütunlar ise Slavik’s Drugstore’a gönderme yapıyor. Montparnasse’ta yaşamış Giacometti, Picasso ve Matisse gibi sanatçılardan Rue de la Gaîté’nin tiyatrolarına kadar uzanan pek çok iz bu mekanda yeniden hayat buluyor. İş ortağım Pierre Chevalier ile birlikte yeniden kurgulanmış bir geçmişten beslenen mitolojik bir mekan yarattık.
Mekanlardan çoğu zaman yaşayan karakterlermiş gibi söz ediyorsunuz. Sizce bir mekan da tıpkı bir insan gibi bir kişiliğe sahip olabilir mi?
Birinin evine girdiğim anda ruh halini hissedebilirim. Dekorun şifrelerini çözdüğümde, düzensizliklerin ve tutarsızlıkların ardındaki nevrozları bile görebiliyorum. Bir oda canlıdır; ruhu da içinde yaşayan insanların aynasıdır. Belki de bu yüzden terk edilmiş evleri ve harabeleri seviyorum. İnsan izlerinin yavaş yavaş silindiği o anlar bana her zaman büyüleyici gelir.
Pek çok tasarımcı için güzellik temel meselelerden biri. Siz ise daha çok sürprizden söz ediyorsunuz. Sürpriz, güzellikten daha mı önemli?
Güzellik hayranlık uyandırır ama aynı zamanda klasik bir kavramdır. Sürpriz ise beklenmedik olana açılan bir penceredir. Sürprizin olduğu yerde artık zevk diye bir mesele kalmaz.
Yapay zeka artık saniyeler içinde sürreal imgeler üretebiliyor. Sizce bu, hayal gücünü demokratikleştiriyor mu yoksa onu tek tipleştiriyor mu?
Benim deneyimime göre yapay zekanın estetik dili fazlasıyla bayağı. Ondan hayal kurmasını istediğinizde her şeyi biraz fazla abartıyor. Sonunda sürrealizm de Disneyland’e dönüşüyor.
Bir keresinde her sabah Paris’in sahnesine çıkacak bir oyuncu gibi giyindiğinizi söylemiştiniz...
Paris’te doğdum. Her yolculuğun ardından döndüğümde şehrin en küçük ayrıntısını bile tanırım. Benim için Paris, her sabah Seine’e batırılan devasa gri bir madlen gibi. Yaşayan bir şehir. Bugünlerde ise oldukça huysuz, kaotik, trafiğe boğulmuş ve gergin. Bu ruh hali ister istemez Parislilere de yansıyor.
Koleksiyonerler nesneleri korur. Sizce nesneler de bizi hatırlar mı?
Eski bir nesneyle tesadüfen karşılaşmayı çok severim. Her birinin bir ruh taşıdığına inanıyorum. Kimi zaman koleksiyoncuların ellerinde birden fazla hayat yaşamış, gizemli anılar biriktirmiş oluyorlar. Antikacıları ve müzayede salonlarını dolaşmaya bayılırım; benim için orası her şeyin mümkün olduğu yaşayan bir müze. En büyük fantezilerimden biri ise öldükten yıllar sonra birinin bit pazarında tasarladığım bir mobilyayı bulup, «Bunu yapan deli kimmiş?» demesi.
Salvador Dalí bugün tasarladığınız mekanlardan birine girse, sizce onu ne gülümsetirdi?
Inès de La Fressange ile birlikte Schiaparelli salonlarını tasarlarken, salonun merkezine ahşaptan oyulmuş ve altın varakla kaplanmış ıstakoz biçiminde bir şifonyer yerleştirmiştik. Bu, Dalí’nin Windsor Düşesi’nin giydiği Schiaparelli elbisesi için tasarladığı ünlü ıstakoza yapılmış küçük bir göndermeydi. Sürrealizmin ustalarına yaptığımız bu küçük göz kırpmanın onu gülümseteceğini düşündüm.
“Hayal gücü, beni hayata bağlayan en güçlü şey. İlhamımın sonu gelmeyen labirenti. Bütün mesele düşlerimi gerçeğe dönüştürebilmek.”
