16
16
Bir Ben Vardır Bende, Benden İçeri
Bir pipo, ıstakoz şeklinde bir telefon, kürkle kaplı bir fincan. Sahnenin ortasında bağıran bir beden. Sürrealizm nedir? Bütün bunların toplamı mı? Ya da “sürrealizm budur” dediğimizde dışarıda bıraktığımız her şey mi? Adını koyduğumuz anda sarsılan bir gerçeklik midir sürrealizm? Veya aynı dünyadan sıkılmış insanların birbirinden tamamen farklı kaçış planları mı?
Yazar Kumru Yaren Cengiz
Bir ben vardır bende, benden içeri. Bir kapı açılır, içeride Breton oturur. Hayır, Breton değilmiş; bir daktiloymuş. Daktilo da değil, daktilonun başında ilk cümlesini silmemeye çalışan biriymiş. Hayır, yine yanlış görmüşüz. Gölgesi gözümüzü yanıltan bir şemsiyeymiş. Algılarımız zikzak çizmeye başladıysa sürrealizmi yaşamaya başlamışız demektir. Zira sürrealizmin bütün hikayesi bu noktada başlıyor. Ya da başlamıyor…
Sürrealizm üzerine yazmanın en zor yanı, sürrealizm hakkında söylenmemiş tek bir cümle kalmaması değil. Aslında asıl zorluk, yüz yıldır aynı hikayeyi dinliyor olmamız ve yazılan her şeyin bir süre sonra sürrealizmin karşı çıktığı şeye dönüşmesi. Aynı manifesto, aynı saatler, aynı pipo, aynı rüyalar. Hepsi sürrealizmin sarsılmaz gerçekliğiymiş gibi. Oysa değiller. Hiç olmadılar ve hiç olamazlar.

André Breton, dikenli taçla; altında Sürrealizm Manifestosu’ndan alıntı bir metin, 1924. Hulton Archive / Stringer / Getty Images

Salvador Dalí, The Hallucinogenic Toreador , 1970. World History Archive / Alamy
Breton’un bilinç dışıyla Dalí’ninki aynı odada yer alamaz. Breton zihnini susturmayı beklerken otomatik yazı doğdu. İlk cümleyi düzeltmemek onun için bir teknikten önce düşünceye duyulan güvensizliktendi. Breton ile Philippe Soupault sayfaları doldururken iyi yazmak gibi bir kaygıları yoktu. İyi düşünmemekti amaçları ve hatta hiç düşünmemek… Düşünceyi aradan çıkardıklarında ortaya çıkan akışı izliyorlardı. Robert Desnos’u hipnotik uyku sırasında saatlerce dinlemelerinin nedeni de buydu. Bilinç sustuğunda konuşmaya başlayan o şeyle ilgileniyorlardı.
Dalí ise zihni de ötesini de susturmak istemedi. Aksine sesini sonuna kadar açtı. Onun resimlerinde dolaşan karıncalar, çekmeceler, bastonlar ya da eriyen saatler ortak bir bilinç dışına ait değillerdi. Hepsi şahsına aitti. Freud’un divanına uzansanız görebileceğiniz türden korkulardı, bastırılmış arzulardı, çocukluğuydu, paranoyalarıydı. Breton’un aradığı ortak kapının aksine Dalí kapıyı içeriden çoktan kilitlemişti.
Spektrumun karşısında ise Wifredo Lam’in tuvalleri vardı. Lam’in tuvalinde bilinç dışı kişisel hafızanın dışına taşıyor; Küba’nın sömürge tarihi, Afrika diasporası ve Karayip inançlarıyla karşılaşıyordu. Freud burada yetersiz kalıyor çünkü bazı hayaletler çocukluktan değil; tarihten, ortak yaşanmışlıklardan geliyordu. Sömürgecilik, kölelik ve plantasyon tarihi, Afrika tanrıları ve şeker kamışları. Aynı bilinç dışı kelimesi okyanusu geçince başka bir dile dönüşüyordu.

Pablo Picasso, Bullfight , 1960. Peter Eastland / Alamy

Salvador Dalí (solda) ve Man Ray, Paris, 16 Haziran 1934. Fotoğraf: Carl Van Vechten. Pictorial Press Ltd / Alamy
Magritte ise bilinç dışından çok, dil ile görüntü arasındaki anlaşmayı hedef aldı. Aynı kelimeleri kullanarak aynı şeyi kastetmesek, nasıl bir dünyayla karşılaşırız? Bir pipo resminin altına yalnızca “Bu bir pipo değildir” yazmak, neredeyse yüzyıl sonra hala o cümlenin içinde dolaşmamızı sağlıyorsa; nesnelerle kurduğumuz sessiz anlaşma çoktan bozulmuş demektir. Bir şeye isim verdiğimiz anda onu gerçekten tanıdığımızı saymak, tavaya pencere dediğimiz anda sarsılan bir gerçeklikle muhatap olmak demektir.
Sürrealistleri aynı masaya oturtmak mümkün. Ama aynı cümleye sığdırmak değil. Ortaklaştıkları şey üslupları değildi. Ortaklaştıkları şey, hiçbir gerçekliğe uzun süre güvenmemeleriydi. Yeni bir gerçeklik kuruyor, o gerçeklik otoriteye dönüşür dönüşmez onu da yıkıyorlardı.

Salvador Dalí, Venedik Uluslararası Film Festivali, Venedik, İtalya. Cola Images / Alamy
Sürrealist hareketin içinde en çok kavga eden kişi de kurucunun ta kendisiydi. André Breton yalnızca manifestolar yazmadı, sınırlar da çizdi. İnsan zihnini özgürleştirmek isteyen bir hareketin merkezinde duran bu kişi, aynı zamanda kimlerin içeride kimlerin dışarıda olduğuna karar veren bir ironik gerçekliğe sahipti. Özgürlüğün bile kendi kuralları vardı. Sürrealizm gerçekliği yıkmaya çalışırken, zaman zaman kendi gerçekliğini kurarak kendi topuğuna sıkmaktaydı.
Gerçeklik bir kez yerinden oynadıktan sonra eski yerine tam olarak dönmüyor. Bugün izlediğimiz bir videonun, duyduğumuz bir sesin, karşımıza çıkan bir fotoğrafın gerçekten varolup olmadığını sormadan ona yaklaşamıyoruz. Yüz yıl önce Magritte’in pipo resmiyle açtığı şüphe, artık gündelik refleksimiz. Sürrealistler gerçekliği değiştirmedi; ona bakma biçimimizi geri dönülmez şekilde değiştirdi.

Max Ernst, Celebes , 1921, Tate Modern, Londra. Andy Soloman / Alamy
“Bir ben vardır bende, benden içeri.” Yunus Emre’nin bu dizesi, tasavvufi bağlamda görünen benliğin ötesindeki ilahi hakikate işaret eder. İnsan, görünen benliğiyle sınırlı değildir. Sürrealistler bu cümleyi manifestolarına yazmadılar ama aynı yarığı dilde, nesnede, bedende ve görüntüde açtılar. Bir görüntü yalnızca gösterdiği şey, bir beden yalnızca görünen biçimi, dünya da yalnızca bize sunulan gerçeklik değildi. Sürrealizmin zihinsel devrimi, fanteziyi gerçekliğin karşısına koymak değil, gerçekliğin kendi içinde çoktan parçalandığını göstermekti.

René Magritte, Le Dormeur téméraire, 1928. TopFoto / Smith Archive / Alamy