14
14
Fantasy & Reality
Bu sayı, hayal ile gerçekliğin çarpıştığında neler olduğuyla ilgili. Hayal, gerçekliğe sızdığında gerçeklik gerçeküstü bir hal almaya başlar ve ikisi bir arada var olur.
Yazar Tuğçe Kayar Subay
Fotoğraf: Assouline Yayınları’nın 2010 yılında yayımladığı Pierre Cardin: 60 Years of Innovation kitabı, modada fantastik bir gelecek simülasyonunun nasıl olabileceğini gözler önüne seriyor.
Alvin Toffler, Future Shock’u yazdığında yapay zeka henüz günlük hayatın değil, uzak bir geleceğin meselesiydi. İnternet yoktu, sosyal medya da. Bugün bir saniyede üretebildiğimiz görüntülerin hayalini kurmak fütüristik kalırdı. Yine de Toffler’ın 1970’te söylediği bir şey var ki, aradan bunca yıl geçmesine rağmen insanın yakasına yapışıyor: Değişim, ona ayak uydurabileceğimizden daha hızlı gelirse ne olur? İnsan bir noktada yoruluyor. Yeni olanın kendisinden değil, sürekli yeni bir şeye dönüşmek zorunda kalmaktan.
Belki bugün başımıza gelen tam da bu. Gelecek kapıyı çalmıyor artık; doğrudan içeri giriyor. Biz de daha montumuzu bile çıkarmadan ona alışmaya çalışıyoruz.
Her sabah yeni bir teknoloji, görüntü dili, estetik anlayışı ya da kimlik biçimiyle uyanıyoruz. Daha dün ‘gelecek’ dediğimiz şey bugün telefonumuzun ekranında. Yapay zeka bir fotoğrafı saniyeler içinde yeniden yazıyor, bir mekana ışık düşürebiliyor, bir insan yüzüne geçmiş ve gelecek arasında hiçbir yere ait olmayan bir ifade verebiliyor. Gerçeklik artık yalnızca değişmiyor; üretiliyor. Toffler’ın geleceğin hızına dair uyarısı bugün moda ve sanat alanında özellikle görünür halde çünkü bu iki alan, değişimi yalnızca takip etmiyor. Onu bedenimize, evimize, görüntümüze ve arzularımıza taşıyor. Moda, geleceği önce giydiriyor.
Bir sezon önce imkansız görünen bir silüetin, bir anda sıradan hale geldiğine kim bilir kaç kez şahit olduk? Ya da bir estetik dilin birkaç hafta içinde doğup tüketilebildiğine... Aslında bir bakıma yeni olanın ömrü kısalırken biz de sürekli “yeni” olmamız gerektiği fikrine maruz kalıyoruz. Toffler’ın geçicilik dediği şey belki de burada en gözle görünür haline ulaşıyor. Geçicilik kavramı yalnızca nesneler için sarf edilmiyor. Zevklerimiz, ilişkilerimiz, mesleklerimiz, imajlarımız, hatta kendimize dair hikayelerimiz için bile kullanılıyor. Kim olduğumuzu anlatırken kullandığımız kelimeler bile birkaç yıl içinde eskime riski taşıyor.

André Breton, dikenli taçla; altında Sürrealizm Manifestosu’ndan alıntı bir metin, 1924. Hulton Archive / Stringer / Getty Images
Peki böyle bir dünyada fanteziye ne oluyor? Belki de fantezinin anlamı değişiyor... Zira bir zamanlar gerçeklikten kaçmak için kurduğumuz o kutsal alan, bugün gerçekliğin üretim araçlarından birine evriliyor. Hayal ettiğimiz şey artık yalnızca zihnimizde kalmak zorunda değil artık. Bu özgürleştirici olduğu kadar ürkütücü elbette çünkü her şeyin mümkün olduğu sonsuzluk havuzunda seçim yapmak daha da ağırlaşıyor. Bazen yalnızca neyi istememiz gerektiğini bilemememize neden oluyor.
Bu nedenle bu sayıda “Fantasy & Reality” derken iki ayrı dünyadan bahsetmiyor, birbirine karışmış iki durumdan söz ediyoruz. Gerçekliğin giderek daha fazla fantezi tarafından biçimlendirildiği, fantezinin ise teknoloji aracılığıyla gerçeklik kadar ikna edici olduğu sulardayız. Ve bazı şeylerin direndiğini hissediyoruz.
Bir kumaşın ağırlığının, bedenin kusurlarının, bir fotoğrafta kontrol edilemeyen ışığın. Bir odada gerçekten bulunmanın hissinin. Derginin sayfasını çevirirken geçen zamanın.
Toffler’ın geleceğe dair asıl meselesi, geleceğin iyi ya da kötü olması değildi. İnsanların değişimin hızına ne kadar dayanabileceğiydi. Bugün bizim sorumuz biraz farklı olabilir: Kendimizi sürekli yeniden üretmemiz istenen bir dünyada, neyin bize ait olduğunu, bizi tanımladığını nasıl anlayacağız? Moda bu soruyu her zaman sordu. Sanat da. Belki de şimdi ihtiyacımız olan şey daha fazla gerçeklik değil. Daha iyi sorular.