17
17
Şüphenin Manzaraları
Yves Tanguy gerçeküstü bir dünya resmetmiyor; gerçekliğin kendisinin güvenilmez hale geldiği bir dünya kuruyor. İlk bakışta bir çöl gibi görünen, gökyüzüyle yeryüzünün birbirine karıştığı, hakikatin ne olduğunu bilmediğimiz, bilmemizin mümkün olmadığı bir dünya…
Yazar Selin Yıldız
Bir gün bir tablo gördü ve bütün hayatı değişti. Tanguy’nin resme yönelişinin başlangıcında bir atölye, akademi ya da usta değil, 1923’te Paris’te Paul Guillaume’un galerisinin vitrininde karşısına çıkan Giorgio de Chirico’nun bir eseri vardı. O güne kadar herhangi bir akademik sanat eğitimi almamıştı. Dolayısıyla söz konusu olan kendi kendini yetiştirecek bir sanatçıydı. Belki de daha sonra kendi resimlerinde gerçekliği bu kadar güvensiz hale getiren bir ressamın yolculuğunun, başka bir ressamın gerçekliğe yabancılaştırılmış dünyası karşısında başlaması tesadüf değildi. Daha ilginç olan ise hiçbir akademik eğitimi olmamasına rağmen kısa sürede olağanüstü kontrollü bir teknik geliştirmesiydi. Üstelik zihninde resimden çok daha önce birikmeye başlayan başka görüntüler de vardı. 1918–1920 yılları arasında ticaret denizciliğinde bulunmuş, ardından askerlik yapmış; bu yıllarda Güney Amerika’dan Tunus’a, Afrika kıyılarından Brittany’nin kaya oluşumlarına uzanan çok farklı coğrafyalar görmüştü. Bu görüntüler zamanla hafızasında birbirine karıştı ve daha sonra resimlerinde ortaya çıkacak o tanımsız, biyomorfik manzaraların hammaddesine dönüştü.

Yves Tanguy, The Testament of Jacques Prévert, 1925. steeve-x-art / Alamy
Centre Pompidou’nun çok iyi bir ifadesiyle, Tanguy’nin 1926’dan itibaren ortaya koyduğu eserler birer “paysages du doute”, yani şüphenin manzaraları gibi. Kara mı deniz mi, gökyüzü mü zemin mi, nesne mi organizma mı, katı mı sıvı mı; hiçbir şey kesin değil. Buna rağmen her şey gölgeleri, hacmi ve perspektifi sayesinde sanki gerçekten var oluyormuş gibi gözümüzün önünde duruyor.
Tanguy’nin eriyen nesneleri Dalí’yi çağrıştırabilir, ki zaten Dalí, Tanguy’dan ilham aldığını açıkça itiraf etmişti. Ancak aralarında büyük bir ayrım da var. Dalí’de tanıdığımız şeylerin deformasyonunu, Magritte’te de tanıdığımız nesnelerin mantıksız karşılaşmasını görebiliriz. Tanguy’de ise çoğu zaman nesnenin kendisini tanımıyoruz. Sanki daha önce hiç görmemişiz gibi. Ama gölgeleri, ağırlıkları, hacmi varmış gibi görünüyor. Bir yüzey üzerinde duruyorlar ya da havada uçuyorlar. Yani bir bakıma Tanguy, hayali olanı gerçekmiş gibi göstermenin çok özel bir yolunu geliştiriyor.

Yves Tanguy, The Furniture of Time, 1939. World History Archive / Alamy
Bu bir çöl, bu bir saat, yukarısı gökyüzü, aşağısı kum, bunlar birer bitki, şunlar insan figürleri… Bunların hiçbirini kesin olarak söyleyemiyoruz. Tam da bu yüzden biçimin ve formalizmin, anlam yaratmak için ne kadar gerekli olduğu sorusu ortaya çıkıyor ve Tanguy, bu gerekliliği ustalıkla çürütüyor. Formun tanıdık anlamı eserlerinde birer birer kayboluyor; ancak tekniğin önemi hiç azalmıyor. Nitekim Centre Pompidou, Tanguy’nin “kuyumcu kadar titiz, geometrici kadar kesin” tekniğinin tam da bu halüsinatif görünürlüğü yarattığını söylüyor. Başka bir deyişle, bilinçdışının belirsizliğine ulaşmak için son derece kontrollü bir resim tekniği kullanıyor. Gelişigüzellikte değil, titizlikte yatan bir ustalık… Bu da bizi Tanguy’nin bence en önemli paradoksuna götürüyor: şüphenin kusursuz şekilde resmedilmesi ve daha da önemlisi, bilinç dışı bir olgunun mükemmel bir teknikle sunulabilmesi.
İlk hareket bilinçaltından besleniyor olabilir; fakat ortaya çıkan şey saatlerce, günlerce, neredeyse minyatürcü titizliğiyle, adeta maddileştiriliyor. Öte yandan Tanguy, resmin önceden tasarlanmaması, planlanmaması gerektiğini savunuyor ve bunu şu kısa cümleyle özetliyor: “I expect nothing of my reflections, but I am sure of my reflexes.” Yani düşüncelerinden hiçbir şey beklemiyor, ama reflekslerinden emin. Çalışmayı önceden planlamanın ve eskiz yapmanın, yaratım sırasında ortaya çıkabilecek sürprizi ortadan kaldıracağını düşünüyor. Belki, Tanguy’nin dünyasının bu kadar tanımsız kalabilmesinin nedenlerinden biri de bu…
Sürrealizm için olduğu kadar Tanguy için de kalıplaşmış birçok tespit var. Bunlardan biri, 1920’lerin sonundan itibaren resimlerinde insan figürünün kaybolduğu ve yerini “biyomorfik şekillere” bıraktığı. Peki insan bedeni ortadan kaybolmak yerine dönüşmüş, bastırılmış, kamufle edilmiş olabilir mi? Taş mı, kemik mi, organ mı, yaratık mı, yoksa nesne mi olduğunu tam olarak söyleyemediğimiz bu biçimler, böyle bakınca yalnızca “soyut formlar” değil, figürasyonun başka bir biçimi olabilir mi? André Breton, Tanguy’nin formlarının soyut olmadığını özellikle vurguluyor ve onları object-beings / êtres-objets, yani nesne-varlıklar olarak düşünüyor. Tanguy’de hayat ortadan kalkmıyor; yalnızca biçim değiştiriyor. André Breton’un 1942’de View dergisinde yayımlanan “What Tanguy Veils and Reveals” başlıklı metni de aslında meselenin özünü ortaya koyuyor: “Tanguy neyi örter ve neyi açığa çıkarır?” Belki de bütün mesele tam olarak bunu anlamakta…

Yves Tanguy, Photomaton portresi, 1928. The History Collection / Alamy
Tanguy üzerine kapsamlı biçimde yazan James Thrall Soby ise onun yalnızca nesneleri değil, baktığımız mekanın kendisini de belirsizleştirdiğine dikkat çekiyor. Tanguy’nin perspektifi aynı anda hem yakın–uzak hem de yukarı–aşağı yönünde manipüle ettiğini söylüyor ve bunu neredeyse yerçekiminin kontrolünü kaybetmesi gibi anlatıyor. 1930’lardan itibaren bu durum daha da radikalleşiyor. Sabit ufuk çizgisi eriyor; yer gökyüzüne, opak nesne saydam nesneye dönüşebiliyor. Kısacası Tanguy’nin anlatmak istediği, “garip nesneler”den çok daha fazlası. Onun resimlerinde ne nesnenin ne bedenin ne de mekanın kimliği sabit kalıyor. Bir şey hem canlı hem cansız, hem yerde hem havada, hem tanıdık hem de daha önce hiç görülmemiş olabiliyor. Tanguy’nin dünyasında asıl belirsizleşen şey biçimler değil, onları anlamlandırma “biçimimiz”.
Geçtiğimiz aya kadar Tanguy’nin Bourse de Commerce, Pinault Collection’ın Clair-obscur sergisinde yer alan eserleri, Galerie 4’teki “Germination” başlığı altında Pierre Huyghe’nin Mind’s Eye’ı ile buluşuyordu. Yan yana gelişlerindeki anlam ise yaklaşık bir yüzyıl arayla iki sanatçının da aynı muğlak bölgeye, imgenin henüz gerçeklik kazanmadığı ana bakıyor olmasında yatıyordu. Tanguy, uçsuz bucaksız manzaralarıyla bilinci ile bilinçdışı arasındaki sınırda beliren zihinsel imgeleri açığa çıkarırken Huyghe görünmez olanı bambaşka bir teknolojiyle dışarı taşıyor. Beyin dalgalarının bir algoritma tarafından yorumlanmasıyla ortaya çıkan Mind’s Eye, zihinsel görüntüyü fiziksel bir varlığa dönüştürebiliyor. Dolayısıyla “fantezi” ile “gerçeklik” arasındaki mesafe burada neredeyse ortadan kalkıyor. Tanguy’nin resimlerindeki nesnelerin dünyada bir adı, işlevi ya da bilinen bir karşılığı yok; yine de gölgeleri, ağırlıkları ve hacimleri var. Huyghe’de ise bu hareket daha da keskin, daha elle tutulur, daha somut bir hale geliyor. Zihnin görünmeyen görüntüsü veri aracılığıyla bedene kavuşuyor.
Belki de Tanguy’nin sürrealizmini bugün hala bu kadar huzursuz edici, bir yandan da tuhaf biçimde huzur verici kılan budur. Onun resimleri başka bir dünyaya açılan pencereler olmaktan ziyade, bizim “gerçek” dediğimiz dünyanın sandığımız kadar sabit olmadığını gösteren yüzeyler. Bu belirsizliğin içinde aynı zamanda garip bir hafiflik de var; hiçbir şeyin kesin olmadığı, dolayısıyla her şeyin başka bir şeye dönüşebileceği hissi. Fantezi burada gerçekliğin karşıtı değil; onun içinde gizlenen, henüz biçim kazanmamış ihtimali.