15 Tem 2026

Dries Van Noten :Rüya Hafiflediğinde

  • Yazar Hakan Bahar 

  • Paris Moda Haftası boyunca herkes aynı soruyu soruyordu: Bugün ne giyilir? Sorunun modayla ilgisi kalmamıştı. Şehir günlerdir alışılmadık bir sıcak hava dalgasının içindeydi. Öğle saatlerinde birkaç dakikadan fazla yürümek bile yorucu hâle geliyor, gölge bulmak bir lükse dönüşüyordu. Böyle bir atmosferde giysiler yalnızca estetik bir tercih değil, bedenle kurulan ilişkinin de yeniden düşünülmesi anlamına geliyordu.

    Tam da bu nedenle Dries Van Noten’in İlkbahar/Yaz 2027 erkek koleksiyonu sezonun en güçlü fikirlerinden biri olarak karşıma çıktı. Podyum görüntülerini ve ardından yayımlanan lookbook’u incelerken Julian Klausner’ın sıcak havaya teknolojik bir çözüm aramadığını fark ediyordum. Performans kumaşlarından ya da spor giyimin dilinden yararlanmıyordu. Onun önerisi çok daha sessizdi: Giysileri hafifletmek.

    Bu hafiflik yalnızca kumaşların inceliğinde değil, koleksiyonun bütün ritmine siniyordu. Şifon, yıkanmış ipek, ince trikolar, asetat ve su gibi akan viskonlar bedeni sarmıyor; ona eşlik ediyordu. Ceketler yürüdükçe açılıyor, parkalar rüzgârı yakalıyormuş gibi hareket ediyor, ipek kargo pantolonlar ise yıllardır alıştığımız işlevsel sertliği neredeyse unutturuyordu. Giysiler taşınmıyor, bedenle birlikte akıyordu.

    Klausner’ın çıkış noktası Stéphane Mallarmé’nin L’Après-midi d’un faune (Bir Faunun Öğleden Sonrası) şiiri. Ancak onu asıl ilgilendiren şiirin hikâyesinden çok yarattığı duygu hâli. 19. yüzyıl Fransız sembolizminin en önemli metinlerinden biri kabul edilen bu eser, klasik anlamda bir olay örgüsü kurmaz. Gerçek ile düş, arzu ile hafıza, uyanıklık ile rüya sürekli birbirine karışır.

    Ormanda kısa bir uykudan uyanan yarı insan yarı keçi  bir faun, karşılaştığı nimflerin gerçekten var olup olmadığından emin değildir. Belki gördükleri bir anıdır, belki de henüz üzerinden silinmemiş bir rüya. Mallarmé bu soruyu hiçbir zaman cevaplamaz. Şiirin büyüsü de tam burada başlar.

    Mallarmé’nin şiiri yalnızca edebiyat tarihinde değil, başka sanat dallarında da güçlü yankılar uyandırır. Claude Debussy, şiirden esinlenerek 1894’te Prélude à l’après-midi d’un faune bestesini yapar. Yaklaşık yirmi yıl sonra ise Vaslav Nijinsky, aynı müzik üzerine Ballets Russes için hazırladığı koreografiyle modern dans tarihinin dönüm noktalarından birine imza atar. Julian Klausner ise aynı şiirin yarattığı duygu hâlini bu kez kumaşlar, renkler ve siluetler aracılığıyla modanın diline taşıyor.

    Yine de bu bir uyarlama değil. Klausner şiiri yeniden anlatmıyor; onun atmosferini bugünün erkek gardırobunda yeniden kuruyor. Kumaşların hafifliği, güneşte solmuş renkler, yarı transparan katmanlar ve doğayı çağrıştıran desenler yalnızca estetik tercihler değil; şiirin o belirsiz ruhunu görünür kılan araçlara dönüşüyor. Koleksiyon belirli bir hikâye anlatmıyor. Tıpkı Mallarmé’nin şiiri gibi, anlamını açıklamıyor; yavaş yavaş üzerinize bırakıyor.

    Bunu en çok renklerde hissediyoruz. Solgun şeftali tonları, pudramsı pembeler, sis mavileri, yosun yeşilleri, toprak kahveleri ve gün batımını hatırlatan turuncular… Palet, doğayı taklit etmekten çok onun içinde geçirilen uzun bir günü hatırlatıyor. Bazı denimlerde bulut gibi dağılan ağartmalar, ceketlerin üzerindeki ağaç baskıları ve gökyüzünü andıran desenler, doğayı yalnızca süslemiyor; onu koleksiyonun görünmeyen karakterlerinden birine dönüştürüyor.

    Koleksiyon ilerledikçe dikkatimi çeken başka bir şey vardı. Julian Klausner aslında yeni giysiler tasarlamıyor; erkek gardırobunun alışkanlıklarını yeniden düzenliyor. Takım elbise hâlâ takım elbise, parka hâlâ parka, kargo pantolon yine kargo pantolon. Hiçbiri kimliğini kaybetmiyor. Ama hepsi başka bir karakter kazanıyor. Omuzlar yumuşamış, hacimler hafiflemiş, kumaşlar sertliğini kaybetmiş. Erkek gardırobunun dili değişiyor ama bunu yüksek sesle ilan etmiyor.

    Bu dönüşümün en belirgin olduğu yer, kadın gardırobundan ödünç alınan detaylar. Transparan gömlekler, ribana atletler, ince askıları hatırlatan bağlamalar, dantel işlemeler ve sırtı açık siluetler ilk bakışta cesur görünüyor. Ancak koleksiyon bunları provokasyon için kullanmıyor; erkek bedenini dönüştürmüyor, ona yeni bir hassasiyet kazandırıyor. Giysi bedeni saklamıyor, teşhir de etmiyor. Kumaş ile ten arasındaki mesafeyi azaltıyor. Duyusallık burada açıklıkta değil, yakınlıkta aranıyor.

    Koleksiyonun en dikkat çekici tarafı feminenlik değil, yumuşaklık. Erkek modası uzun yıllar boyunca yapı, güç ve kontrol üzerinden tanımlandı. Klausner bunun karşısına başka bir değer koyuyor. Yumuşak olmak da güçlü olabilir. Hafif olmak da iddialı olabilir. Bir ceketin omzunu biraz düşürmek, bir parkayı ipekten dikmek ya da bir kargo pantolonu akışkan bir kumaşla yeniden düşünmek… Bazen en radikal değişimler en sessiz olanlardır.

    Dries Van Noten’in tarihine baktığınızda doğa, renk ve desen her zaman markanın temel dilini oluşturdu. Julian Klausner bu mirası koruyor ama ona yeni bir ritim kazandırıyor. Doğa artık yalnızca çiçek baskılarında değil; kumaşların hareketinde, renklerin solgunluğunda ve siluetlerin nefes alışında hissediliyor. Rüzgâr, su ve ışık koleksiyonun görünmeyen malzemelerine dönüşüyor.

    Şiirin sonunda faun, gördüklerinin gerçek mi yoksa düş mü olduğuna karar veremez. Belki de karar vermesi gerekmez.

    Julian Klausner’ın Dries Van Noten için hazırladığı İlkbahar/Yaz 2027 koleksiyonu da aynı belirsizlikte yaşamayı seçiyor. Renkler gün ışığıyla gece arasında asılı kalıyor. Kumaşlar ten ile rüzgâr arasında. Erkek gardırobu ise alıştığımız tanımların tam kıyısında duruyor.

    Koleksiyon sona erdiğinde geriye kesin bir cevap kalmıyor. Yalnızca hafifleyen bir beden, yavaşlayan bir zaman ve ormanın içinden geçmiş gibi üzerinize sinen o sessizlik. Bazı rüyalar uyandığınız anda dağılır. Bazıları ise bütün gün sizinle yürür. Julian Klausner’ın Dries Van Noten için tasarladığı bu koleksiyon, onlardan biri.