07 Eyl 2026

HAFIZANIN ARKEOLOJİSİ

Azzedine Alaïa’nın Afrika’sına, çocukluğun izleri, beden ve hafıza üzerinden bir bakış.

  • Yazar Hakan Bahar 

  • Bazı coğrafyalar terk edilmez. İnsan oradan ayrılır, başka bir şehirde yaşar, başka bir dilin içinde kendine yeni bir hayat kurar; ama çocukluğun ışığı, duvarların rengi, sıcak bir günün kokusu, yıllar önce gördüğü bir yüzey onunla birlikte yolculuk eder. Paris’te Fondation Azzedine Alaïa’da Azzedine Alaïa and Africa sergisini gezerken bunu düşünüyorum. Karşımda onlarca yıla yayılan koleksiyonlar var; fakat Afrika hiçbirinde yalnızca bir motif olarak durmuyor. Bazen beyaz bir pamuğun arasından geçen ışıkta, bazen siyahın derinliğinde, bazen rafyanın hareketinde, bazen de bedeni milimetrik biçimde saran bir kesimde beliriyor. Alaïa Afrika’yı göstermiyor; hatırlıyor.

    Tunus’ta doğan Azzedine Alaïa, genç yaşta ayrıldığı ülkesinden Paris’e geldi ve moda tarihindeki yerini burada kurdu. Haute couture’ün en kendine özgü isimlerinden birine, kadın bedenini belki de en iyi anlayan tasarımcılardan birine dönüştü. Fakat Olivier Saillard’ın küratörlüğünü yaptığı sergide 1980’lerden Alaïa’nın son koleksiyonlarına kadar uzanan tasarımlara bakarken, Tunus’un ve daha geniş anlamıyla Afrika’nın hiçbir zaman geride kalmadığını fark ediyorsunuz. Afrika, onun kariyerinde bir sezon ortaya çıkıp sonra kaybolan bir tema değil; yıllar boyunca biçim değiştirerek geri dönen bir şey.

    Bunun en güzel izlerinden biri Tunus’taki çocukluğundan kalan maşrabiyalar. Işığı içeri alan ama bakışı sınırlayan bu kafesli mimari elemanların geometrisi, yıllar sonra Alaïa’nın dantellerinde, makromelerinde ve ajurlu pamuklarında karşımıza çıkıyor. Kumaş bedeni bir an gösteriyor, sonra saklıyor; ışığı geçiriyor ama her şeyi açığa çıkarmıyor. Aslında Alaïa’nın bedenle kurduğu ilişkinin özeti de biraz burada saklı: göstermek ve gizlemek, sarmak ve özgür bırakmak. Çocukluğundan kalan bir başka hatıra ise çok daha duyusal. Yazın avluları serinletmek için su serpilen beyaz badanalı duvarlar, güneş altında neredeyse göz alan o beyazlık ve sıcak havanın içinde aniden hissedilen serinlik… Sergideki beyaz tasarımlara bakarken bütün bunların bir giysiye nasıl dönüşebildiğini düşünüyorsunuz. Bazen bir tasarımcının referansı gördüğümüz bir şekil değil, hissettiğimiz bir duygu olabiliyor.

    Sonra beyaz yerini siyaha bırakıyor. Alaïa’nın siyahı hiçbir zaman yalnızca siyah değil; kimi zaman mürekkep kadar yoğun, kimi zaman deri kadar sert, kimi zaman da bedene ikinci bir ten gibi yerleşecek kadar akışkan. 1983 ve 1984 koleksiyonlarındaki tasarımlarda siyah, vücudu hem koruyan hem de heykelsi bir forma dönüştüren bir yüzeye dönüşüyor. Afrika maskelerinin koyu yüzeyleri ve yanmış ahşabın derinliği hissediliyor, fakat Alaïa bunları doğrudan kopyalamıyor. Referansı sadeleştiriyor, fazlalıkları atıyor ve geriye çizgi, malzeme ve beden kalıyor. Serginin bana en çok düşündürdüğü şeylerden biri de bu oldu: Alaïa’nın Afrika’yla ilişkisini anlamak için üzerinde “Afrika”yı görebileceğimiz elbiseler aramak aslında yanlış bir başlangıç.

    1988, 1989 ve 1990 koleksiyonlarında bu ilişki daha görünür hale geliyor. Rafya, sicim, kauri kabukları, püsküller ve kumdan yoğun kırmızılara uzanan renkler devreye giriyor. Fakat bütün bu malzeme zenginliğine rağmen Alaïa’nın tasarımları hiçbir zaman kostüme dönüşmüyor. Özellikle 1988’in uzun püsküllü elbiselerinde bunu çok güçlü hissediyorum. Giysi, beden harekete geçmeden tamamlanmıyor; beden yürüdükçe püsküller hareket ediyor, siluet değişiyor ve elbise sabit bir nesne olmaktan çıkıyor. Afrika burada bir görüntüden çok bir ritme dönüşüyor. Serginin içindeki en güçlü bağlardan biri motiflerden değil, hareketten geliyor.

    Mısır ise Alaïa’nın dünyasında başka bir kapı açıyor. Mumyalama, bandajlar, firavunlar, kraliçeler ve Kleopatra’nın görüntüsü, tasarımcının beden anlayışıyla birleşiyor. 1985’ten itibaren ortaya çıkan ve daha sonra Alaïa’nın imzalarından biri haline gelen bandaj elbiseleri bu ilişkinin en çarpıcı örneklerinden. Fakat burada da Alaïa’nın yaptığı şey doğrudan bir tarihsel alıntı değil. Mumya bir kostüme değil, konstrüksiyona dönüşüyor. Bandajın bedeni sarma prensibi alınarak çağdaş bir siluet yaratılıyor. Aynı şeyi maşrabiyada, rafyada ya da Afrika’nın renklerinde de görmek mümkün. Alaïa görüntüyü değil, görüntünün ardındaki fikri alıyor ve onu kendi moda gramerine tercüme ediyor.

    Sergide ilerledikçe bunun yalnızca belirli birkaç koleksiyonla sınırlı olmadığını daha iyi anlıyorum. 1992’de Kuzey Afrika erkek giyimini hatırlatan uzun çizgili gömlekler, leopar desenleri, zeytin yeşilleri, tuğla ve toprak tonları; daha sonra yeniden ortaya çıkan rafyalar… Aynı coğrafyanın hatırası otuz yılı aşan bir zaman boyunca farklı şekillerde geri geliyor. Alaïa için rengin de yalnızca bir süsleme olmadığını burada daha açık görüyoruz. Renk bedeni biçimlendiriyor; doku, ağırlık ve transparanlıkla birlikte siluetin bir parçasına dönüşüyor. Afrika böylece giysinin üzerinde anlatılan bir hikâye olmaktan çıkıp giysinin nasıl inşa edildiğine dair bir düşünce haline geliyor.

    Kris Ruhs’un sergi tasarımı bu duyguyu daha da kuvvetlendiriyor. Giysiler steril beyaz duvarların önünde, birbirinden kopuk müze objeleri gibi durmuyor. Arkalarındaki boyalı, aşınmış yüzeyler; kum, okra ve toprak tonları koleksiyonlar arasında görünmez bir bağ kuruyor. Farklı yıllardan tasarımlar yan yana geldiğinde zaman çizgisi bulanıklaşıyor. Bir noktadan sonra hangi parçanın hangi sezona ait olduğundan çok, aynı fikrin yıllar sonra nasıl yeniden ortaya çıktığıyla ilgilenmeye başlıyorum. Serginin bana göre en güçlü tarafı da burada: Bir tasarımcının arşivini göstermekten çok, onun hafızasının arkeolojisini yapıyor.

    Üst kata çıktığımda ise Peter Beard’ın fotoğraflarıyla hikâye başka bir boyut kazanıyor. Alaïa, 1996’da Beard ile Kenya’ya, Masai topraklarına gidiyor. Çok seyahat eden biri olmaması bu yolculuğu daha da özel kılıyor. Olivier Saillard’ın aktardığı küçük bir hikâye ise sergiden çıktıktan sonra bile aklımda kalıyor. Alaïa, Masai erkeklerinin uzun süre gökyüzüne bakarak vakit geçirmelerinden etkileniyor ve bunda olağanüstü asil bir şey görüyor. Moda sürekli geleceğe, yeni sezona, bir sonraki görüntüye doğru koşarken, Alaïa’nın zamanı başka türlü algıladığını düşündürüyor bu bana. Onun dünyasında geçmiş geride bırakılan bir şey değil; bekleyen ve zamanı geldiğinde başka bir biçimde yeniden ortaya çıkan bir şey.

    Fondation’dan çıktığımda sergiden aklımda tek bir Afrika görüntüsü kalmıyor. Tam tersine beyaz bir duvar, bir gölge, siyahın derinliği, hareket eden püsküller, bedeni çevreleyen bandajlar ve gökyüzüne bakan insanlar birbirine karışıyor. Belki Azzedine Alaïa and Africa tam da bu yüzden yalnızca bir tasarımcının Afrika’dan nasıl ilham aldığını anlatan bir sergi değil. Daha çok insanın doğduğu yeri, çocukluğunu ve ilk gördüğü dünyayı hayatı boyunca nasıl taşıdığı üzerine. Alaïa Parisli bir couturier oldu; bedenin mimarisini değiştiren tasarımcılardan biri olarak moda tarihine geçti. Ama Tunus’un beyaz duvarları, maşrabiyaların arasından süzülen ışık, Afrika’nın siyahları, kumları, kabukları ve ritmi hiçbir zaman bütünüyle geride kalmadı. Onları olduğu gibi tekrar etmedi; dönüştürdü. Afrika onun için gidilecek bir yer değil, hayatı boyunca geri dönülen bir hafızaydı.