20 Tem 2026

Yohji Yamamoto: Bir Davetiyenin Ardından

Bir davetiye bazen koleksiyonun ilk görünümünden daha çok şey anlatır.

  • Yazar Hakan Bahar 

  • Yohji Yamamoto'nun siyah zarfını açtığımda karşıma Caravaggio çıktı. Müzisyenler tablosundan alınmış bir ayrıntıydı bu. İlk bakışta her şey dört yüz yıl öncesine aitti; ağır beyaz kumaşlar, kırmızı kadifenin derinliği, ışığın usulca dokunduğu yüzler… Sonra gözüm figürlerden birinin omzuna ilişti. Çıplak tenin üzerine işlenmiş siyah bir dövme, tablonun dinginliğini usulca bozuyordu. O küçücük müdahale, geçmiş ile bugün arasındaki mesafeyi bir anda ortadan kaldırıyordu. Sanki Yamamoto daha davetiyede koleksiyonunun ilk cümlesini yazmıştı. Geçmişi yeniden üretmek değil, onu bugünün bedeni üzerinde yeniden düşünmek.

    Defile günü üzerimde kendi vintage koleksiyonumdan seçtiğim Jean Paul Gaultier üstü ve Yohji Yamamoto pantolonu vardı. Gaultier'nin tasarımı ilk bakışta soyut bir desen gibi görünüyordu. Oysa biraz daha dikkatle bakınca, renklerin birbirinin içine usulca aktığı, ince beyaz ipliklerin kumaş boyunca dolaşarak görünmez yollar çizdiği katmanlı bir kompozisyon ortaya çıkıyordu. Mavi, kırmızı ve solgun sarı lekeler, zamanın aşındırdığı bir freskten kopup kumaşın üzerine yerleşmiş gibiydi. İplikler resmi yalnızca süslemiyor, onu yeniden çiziyordu. Hiçbir çizgi tamamlanmıyor, hiçbir renk tek başına var olmuyordu. Davetiyedeki Caravaggio ile üzerimdeki Gaultier arasında beklenmedik bir akrabalık vardı. Biri boyayla, diğeri iplikle aynı hafızayı yeniden kuruyordu.

    Defile mekanına vardığımda girişte bekleyen sokak stili fotoğrafçıları peş peşe fotoğrafımı çekmeye başladı. O an bunun üzerinde hiç durmadım. Daha sonra WWD Japonya'da yayımlanan fotoğrafımı gördüğümde ise o günü yeniden düşündüm. Üzerimde kendi vintage koleksiyonumdan Jean Paul Gaultier üstü ve Yohji Yamamoto pantolonu vardı. O fotoğrafta yalnızca ne giydiğimi değil, gün boyunca zihnimde dolaşan düşünceyi de gördüm.

    Salona girdiğimde başımı istemsizce tavana kaldırdım. Birbirine paralel uzanan uzun beyaz ışıklar, ham beton kolonların arasında ikinci bir mimari kuruyordu. Mekanı aydınlatmaktan çok biçimlendiriyor; daha ilk model podyuma çıkmadan omuzları, siluetleri ve kumaşın hacmini görünür kılıyordu. Işık, Caravaggio'nun tuvalindeki gibi burada da yalnızca görmek için değil, biçimi ortaya çıkarmak için vardı.

    Defile ilerledikçe omuzun bu koleksiyonun gerçek öznesi olduğu anlaşılıyordu. Bir görünümde yumuşuyor, diğerinde keskinleşiyor; kimi zaman neredeyse çökmüş bir hacme dönüşüyor, kimi zaman ise zırhı andıran güçlü bir siluet kazanıyordu. On dokuzuncu yüzyıl terziliğini hatırlatan bu biçimler hiçbir zaman nostaljik değildi. Yamamoto geçmişi yeniden canlandırmıyor, onu bugünün bedeni üzerinde yeniden yorumluyordu. Terzilik onun elinde sabit bir yapı olmaktan çıkıyor, bedenle birlikte hareket eden canlı bir forma dönüşüyordu.

    Bu dönüşüm yalnızca kesimlerde değil, malzemelerde de hissediliyordu. Yıllardır Yohji Yamamoto'nun imzası haline gelen ağır katmanlar bu kez daha geçirgen, daha hafif bir karakter kazanmıştı. Metal kuşgözleriyle delinmiş uzun paltolar, file panellerle açılan botlar ve yüksek bilekli ayakkabılar, yazın sıcaklığını tasarımın bir parçasına dönüştürüyordu. Defile ilerledikçe siyahın içinden beliren gri desenler, koyu kırmızı çiçekler, dantel gömlekler, sarkan kırmızı iplikler ve finale doğru görülen bakır ile gümüş ipliklerin ışığı, koleksiyona beklenmedik bir kırılganlık katıyordu. Güç ile zarafet, sertlik ile hafiflik aynı siluet içinde birbirini tamamlıyordu.

    Belki de modanın en büyüleyici yanı tam da budur. Geçmişi olduğu gibi korumaz; ona yeniden nefes alabileceği yeni bir beden verir. Benim için moda yazmak da tam olarak bunun peşinden gitmek demek. Bir giysiyi değil, onun taşıdığı hafızayı; bir silueti değil, yüzyıllar boyunca birbirine dokunan hikayeleri okumaya çalışıyorum.