14
14
Gizli Güzelliklerin Peşinde: Fatoş Yalın
“Benim İstanbul’um biraz da insanların hayatın küçük ayrıntılarına gösterdiği özende saklı. Bir sofranın hazırlanışında, sokağa çıkarken seçilen bir kıyafette, bir misafirin karşılanışında… Modaya bakarken de gözüm hep oralara gider. Elbisenin kendisi kadar onu taşıyan insanı, hareketlerini, etrafında kurduğu dünyayı merak ederim. Bazen birinin evinde oturmak, onun güzellik anlayışını yıllarca izlediğiniz kıyafetlerinden daha iyi anlatır.”
Yazar Hakan Bahar
Röportaj Hakan Bahar
Fotoğraf Bige Yalın
O sabah Fatoş Yalın beni Tarabya’daki evinde, Boğaz’a bakan bir dairede ağırladı. Bembeyaz örtülerle hazırlanmış kahvaltı masasının önünde İstanbul, neredeyse bir resim gibi açılıyordu. Hava açıktı; karşı kıyının çizgileri berraktı, gemiler Boğaz’ın üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Sabahın ışığı suyun üzerinden eve kadar geliyor, kahvaltı masasının beyazına karışıyordu. İstanbul’u ve modayı konuşmak için buluşmuştuk ama daha ilk cümleyi kurmadan şehir çoktan aramıza yerleşmişti. Önümüzde Boğaz, arkamızda Fatoş Hanım’ın yıllar içinde biriktirdiği eşyalar, duvarlarda resimler… O an güzelliğin bazen kendisini göstermek için hiçbir şey yapmasına gerek olmadığını düşündüm. Bir manzaranın, eski bir eşyanın ya da özenle hazırlanmış bir sofranın içinde sessizce varolmasının yeterli olduğunu.
Fatoş Hanım’ın karşısında otururken benim İstanbul’umla onun İstanbul’u birbirine yaklaşıyor. Onun anlattığı evler, dükkanlar, sokaklar arasına benim gençliğimden bir oda karışıyor: Marie Claire dergisindeki odası. Henüz mesleğin başındayım. İlk moda çekimimi yapmış, bütün heyecanımı birkaç sayfaya sığdırmışım. Fotoğrafçı Sedef Delen’le Samatya’da bir hikaye çekmişiz. O sayfaların o ay yayımlanamayacağını öğrendiğimde, ağlamaklı bir halde kapısını çalıyorum. Beni dinliyor, gülümsüyor. “Sen şimdi git bir tane daha çek,” diyor. Bir sonraki ay ikisini birden yayımlayacak. Öyle de yapıyor.
Yıllar sonra, Tarabya’daki o kahvaltı masasında bu anıya birlikte dönüyoruz. Aradan geçen zamana rağmen dergiyi elime alıp sayfaları çevirdiğim o günün heyecanı hala içimde. İnsan bazen kendi bakışına güvenmeyi, bir başkasının ona açtığı yerde öğreniyor.
Fatoş Hanım’ın kendi bakışının izini sürdüğümüzde ise dergi sayfalarından çok daha önceye gidiyoruz. Çocukluğa, evlerin ışıklarına. Ankara’da doğmuş. İstanbullu anne ve babası ancak babasının işi nedeniyle bir süre Ankara’da yaşamışlar. Küçük bir kızken evlerin dışarıdan görünen ışıklarına dikkat ettiğini anlatıyor. Bazılarını güzel buluyor; İstanbul’a geldiklerinde karşılaştığı gösterişli avizeleri, dışarıya taşan o fazla aydınlığı ise sevmiyor. Henüz çocukken bile neye yakınlık duyduğunu biliyor. Ben moda diyorum, o estetikten söz ediyor. Hayatına giren şeyin moda olmadığını, güzel şeylerin hep orada bulunduğunu söylüyor.
Babası ressam. Konuşurken evde annesinin, babası tarafından yapılmış karakalem portresini gösteriyor bana. Bir an konuşmayı bırakıp portreye bakıyorum. Annesinin yüzünde Maria Callas’ı hatırlatan bir şey var; yalnızca fiziksel bir benzerlik değil; yüzün taşıdığı güçlü ifade, başka bir zamandan kalmış gibi duran bir zarafet. Fatoş Hanım’ın güzel olanla kurduğu ilişkinin köklerini o anda biraz daha iyi anlıyorum. Bir çocuğun bakışı daha modanın ne olduğunu bilmeden önce evde gördüğü yüzlerle, resimlerle, eşyalarla eğitiliyor belki.
Annesi şık bir kadın. Modern bir evde; anne ve babasının eşyaları, arkadaşları, tercihleri arasında büyüyor. Sohbet sırasında çocukluğundan kalan bir masayı gösteriyor. Anlattığı geçmiş birden somutlaşıyor. Biraz önce sözünü ettiğimiz yıllar, hala kullanılan bir eşyanın üzerinde duruyor. Bana kalırsa bazı evlerde zaman böyle birikiyor. Eşyalar yalnızca saklanmıyor; hayatın içinde kalıyor, yeni konuşmalara tanıklık ediyor. İnsan büyüyor, şehir değişiyor, ama bir masanın etrafında oturmaya devam ediyor.
“Demode olmak hoşuma gidiyor benim,” diyor. Bu cümlenin rahatlığını seviyorum. Modanın içinden gelmiş birinin, onun dışında durabilmekten duyduğu hoşnutluğu. 1970’lerde Club Med’de çekilmiş eski fotoğraflarından söz ediyor. Fotoğraflara baktığında bir yıl herkes bol paça pantolonlar içindeyken kendisini dar, kısa bir pantolonla görüyor. O gün de sevdiğini giymiş. Bugün de bir kıyafete bakarken önce kendi duygusuna kulak veriyor. Moda, onun için zamanın ne giymesi gerektiğini söylemesinden çok, insanın neyi sevdiğini bilmesiyle ilgili.
Onun anlattığı İstanbul’a doğru ilerledikçe şehir tenhalaşıyor. Ulus’ta az sayıda blok, birbirine yakın yerler, Ortaköy, Bebek… Galatasaray Lisesi

yıllarında Ortaköy de günlük hayatının bir parçası. Şimdiki mesafelerle düşündüğümde zihnimde bir türlü aynı yere yerleştiremediğim bir sakinlik var. Günün içine daha çok hayat sığıyor sanki.
Kapalıçarşı’nın üzerinde büyük etkisi olmuş. Mücevhercileri, güzel kumaşları, farklı malzemeleri anlatıyor. Ardından Beyoğlu geliyor. Pasajlar, kafeteryalar, dükkanlar. Bir zamanlar gidilen yerler, konuşmanın içinde yeniden açılıyor. Rejans’tan söz ediyor. Atlas Pasajı’nın yakınlarındaki Bab Cafeteria’dan. Sonra dükkan isimleri geliyor: Ali Alta Moda ve Şişli’deki Elegan. İstanbul’un artık başka bir zamana ait olan küçük moda coğrafyası, isim isim önümüzde beliriyor. Elegan’ı anlatırken söylediklerine özellikle takılıyorum. Trikoları hatırlıyor ama yalnızca onları değil. İçerideki Dunhill sigarasıyla parfümün birbirine karışan kokusunu da. Hafızanın neyi saklayacağına insan karar veremiyor. Yıllar sonra bir mağazadan geriye vitrindeki bir kıyafetten çok, kapısından içeri girdiğiniz anda yüzünüze çarpan bir koku kalabiliyor.
Bir dükkanı hatırlarken kıyafetlerin yanında halıları, kahve fincanlarını ve oradaki kadınları da anlatıyor. Moher trikolar tek başlarına durmuyor hafızasında. Onları çevreleyen hayatla birlikte geri geliyorlar. Şıklığın bir mekana nasıl yayıldığını, insanlardan eşyalara nasıl geçtiğini hissediyorum. Belki benim sevdiğim İstanbul hafızası da tam burada saklı. Büyük olayların değil, kimsenin kayda geçirmeyi düşünmediği küçük ayrıntıların içinde. Bir pasajın girişindeki kafeterya, artık olmayan bir mağazanın adı, bir moherin dokusu, sigarayla parfümün birbirine karışmış kokusu… Bir şehir bazen en çok, artık geri dönemeyeceğiniz bir dükkanın kapısını hatırladığınızda beliriyor.
“Herkesin kendi modası vardı o zaman.”
Bir kadın daha klasik, diğeri daha modern, bir başkası daha gösterişli. Her biri yetiştiği ortamdan getirdiği bir tarzı taşıyor. Hatırladığı İstanbul’da insanların arasındaki farklar belirgin. Bugünkü gibi her yerde karşılarına çıkan, aynı anda aynı şeyi öneren bir dünya yok.
Eski İstanbul fotoğraflarında beni de çoğu zaman kıyafetlerden önce insanların duruşu etkiler. Bir kadının çantasını tutuşu, bir adamın ceketinin içindeki rahatlığı, sokağa çıkmaya gösterilmiş belli belirsiz bir özen… Fatoş Hanım annesini anlatırken bu fotoğraflar hareket kazanıyor. Giyinmenin evden çıkmadan önce başlayan bir hazırlık olduğunu hatırlatıyor.
“Zaten tavırla başlıyor stil.”
Konuşma buradan kelimelere geçiyor. Hitaplara, telaffuzlara, insanların birbirlerine seslenme biçimlerine. Bir şehrin değişimini bazen kulağınızla fark ediyorsunuz. Bildiğiniz bir kelime başka türlü söyleniyor; alıştığınız mesafenin yerine başka bir yakınlık geliyor. Sokak aynı adı taşıyor ama konuşma değişmiş oluyor.
Dergicilik yıllarına döndüğümüzde, bu kez şehrin içine bir çalışma odasının sesleri karışıyor. Büyütülen, küçültülen, kesilen, yeniden yapıştırılan sayfalar. Baskıya giden filmler. Bilgisayar öncesinde, bir derginin önce ellerin arasında kurulması. Fatoş Hanım o yılların zahmetini anlatıyor ama asıl üzerinde durduğu, birlikte çalışmanın duygusu. Aynı yerde olmak, birbirinin fikrini duymak, etkilenmek, itiraz etmek. Ay sonlarının telaşı, bazen yükselen sesler. Sayfalar bütün bunların içinden çıkıyor.
“Çok sıcaktı, samimiydi.”
Samimiyet, konuşmamız boyunca dönüp geldiği kelime. Bir fotoğrafta aradığı yakınlığı da onunla anlatıyor, bugünün yayınlarıyla arasına giren mesafeyi de. Dergilere duyduğu tutkudan söz ederken sesi hala o eski heyecanı taşıyor. Bir eve gittiğinde kenarda bir dergi varsa ona bakmadan başka bir şeye dikkatini veremiyormuş. Seyahatlerden kolları ağrıyana kadar dergi taşıyormuş. Marie Claire’in Türkiye’deki ilk sayısını almaya gidişini anlatıyor. Dergiyi eline almanın, sayfaları açmanın, kokusunu duymanın hatırası canlı. Ben de biliyorum o duyguyu. Henüz açmadığınız bir sayfanın içindeki ihtimalleri. Bir fotoğrafta uzun süre kalmayı, daha önce duymadığınız bir ismi ilk kez orada okumayı. Bazen bir dergiyi kapattıktan sonra bile içindeki bir görüntü günlerce sizinle dolaşır. Bugün aynı ilişkiyi kuramadığını söylüyor. Ama kendi bakışının değişmiş olabileceğine de yer bırakıyor. Yıllar içinde insanın aradığı şeyler değişiyor. Onun özlediği, sayfaların arkasında birilerinin yaşadığını hissedebilmek. Bir araya gelmiş, tartışmış, bir şeye inanmış insanlar.
Sohbet Fey’e geldiğinde, bu birikimin bugünkü karşılığı beliriyor. Fatoş Hanım kendisini tasarımcı olarak tanımlamıyor. Ne yaptığını anlatırken sözcüklerini ayırıyor. “Ben seçmeyi bilirim.” Burada mütevazı olamayacağını da ekliyor. Yıllarca bakmanın, elemenin, yan yana getirmenin kazandırdığı bir güven bu. Bir deseni seviyor sonra ona eşlik edecek aksesuarları araştırıyor. Kıyafetin biçimi yavaş yavaş beliriyor. Her şey önceden verilmiş bir kararın içine yerleşmek zorunda değil. Beğendiği bir şey, ardından gelecek diğer şeylere yol açıyor.
Fey’in biraz gizli kalmasını istemiş. Bilenin geldiği, arayıp bulan kişinin kendisine yakın bir dünyayla karşılaştığı bir yer. Atina’daki dükkanı anlatırken de gelenlerin sayısından ziyade kim olduklarını önemsiyor. İçeri giren birinin o dünyaya ait olduğunu anlamaktan söz ediyor. “Gizli güzel insan seviyorum. Gizli güzel yerler seviyorum.”
Sabah boyunca anlattığı şeyleri birbirine bağlayan cümlelerden biri bu. Şıklığı çok seviyor ama zorlamayı sevmiyor. Bir insanın üzerinde, bir mekanın içinde, her ayrıntıda hissedilen iddia onu uzaklaştırıyor. Sevdiği güzellikte biraz rahatlık, biraz da keşfetmeye bırakılmış bir alan var. Eski kıyafetlere geldiğimizde bu seçme duygusu daha da sezgisel bir hal alıyor. Bir parçanın nerede karşısına çıktığının önemi yok. Pazarda, bir el arabasında, yerde bile olabilir. Gördüğü anda seviyorsa, o his yeterli.
Bir pazarda çizgili bir tişörte uzanmış. Tişörtün diğer ucundan Jean Paul Gaultier çekiyormuş. İkisi de aynı şeyi görmüş, aynı anda istemiş. Gülerek anlattığı bu küçük karşılaşmada, modanın bütün büyük sözlerinden uzak bir tanıdıklık buluyorum: Kalabalığın içinde bir parçayı fark etmek ve elini uzatmak. New York’ta bulduğu brokar paltoyu anlatırken de aynı heyecan var. Askıların arasında, daha bütünüyle görmeden ona doğru çekilmiş. Çıkardığında sevdiği şey karşısındaymış. Bunun nedenini uzun uzun açıklamıyor. Bazı seçimlerin bilgisi, kelimelerden önce geliyor.
“Bir şeyi seviyorsan o sana yakışır.” Kıyafetle kurduğu ilişkide bu cümlenin önemli bir yeri var. Bir parçayı severek taşımanın insanın üzerindeki halini değiştirdiğine inanıyor. Ben de eski bir kıyafeti
Hatırladığı İstanbul’da insanların arasındaki farklar belirgin. Bugünkü gibi her yerde karşılarına çıkan, aynı anda aynı şeyi öneren bir dünya yok.
bugüne getirirken en çok o anı seviyorum. Askıdan bedene geçtiğinde yeniden canlanmasını. Birinin kendi hareketleriyle ona başka bir hayat vermesini. Yenilikten söz ederken ise kolay heyecanlanmadığı anlaşılıyor. Çok şey görmüş bir gözün hafızası var. Hüseyin Çağlayan’ın defilelerinde duyduğu heyecanı, ağladığını hatırladığı anları anlatıyor. Bazı görüntüler yalnızca beğenilerek geçilmiyor; insanın neyin mümkün olduğuna dair fikrini değiştiriyor. Bugün kendi işinde kalite üzerinde ısrarla duruyor. Bunun giderek zorlaştığını, maliyetini de anlatıyor. Güzel bir kumaşı seçmenin, istediği nitelikte bir parça yapmanın somut bir bedeli var. Sabah boyunca sözünü ettiğimiz estetik, burada gündelik işin kararlarına dönüşüyor. Neyi kabul edeceğine, nerede vazgeçmeyeceğine.
Sohbet bir süre sonra kelimelerden görüntülere geçiyor. Fatoş Hanım’ı evinde üç farklı kombinle fotoğraflıyoruz; fotoğrafları kardeşi Bige Yalın çekiyor. Biraz önce saatlerdir konuştuğumuz o “seçme” meselesinin bu kez gözümün önünde gerçekleşmesini izliyorum. Gardırobun karşısında duruşu değişiyor. Askılara bakarken yüzüne başka bir ciddiyet geliyor. Bir parçayı eline alıyor, bakıyor, yanına başka bir şey getiriyor; bazen hemen bırakıyor, bazen birkaç saniye daha üzerinde düşünüyor. Onu izlerken bunun yalnızca ne giyeceğine karar vermek olmadığını anlıyorum. Yıllarca bakmış, seçmiş, elemiş bir gözün sessizce çalışmasına tanıklık ediyorum.
Bige deklanşöre bastıkça üç ayrı Fatoş Yalın çıkıyor karşımıza ama aslında üçünde de aynı şey kalıyor: Tavır. Sabah söylediği o cümleyi yeniden düşünüyorum: “Zaten tavırla başlıyor stil.” Kıyafetler değişiyor, oranlar değişiyor, bazen bir renk ya da doku bütün görüntüyü başka bir yere taşıyor ama insanın kıyafetin içindeki hali değişmiyor. Belki stil tam da burada başlıyor. Dolabınızda ne olduğundan önce, neyi neden seçtiğinizi bilmekte.
Fatoş Hanım, sizi uzun yıllardır tanıyorum ama size bunu hiç sormadım: Moda hayatınıza nasıl girdi? Moda editörü olmaya karar verdiğiniz o ilk yıllarda, İstanbul nasıl bir moda şehriydi?
Moda editörlüğüne 1990’da başladım, ilk senelerde Türkiye’de dünya markaları yoktu, dünyada bile yeni yeni meşhur oluyordu John Galliano, Jean Paul Gaultier gibi tasarımcılar. Çekim yapacağım zaman konuya karar verdikten sonra bazen özel parçaları siparişle diktiriyordum. Mesela Cannes’a giderken Zeki Triko’ya payet bikiniler diktirmiştim. Modaya, daha doğrusu giyime olan merakım galiba Club Med’de yaz tatillerinde çalıştığım yıllarda başladı. 80’lerde, o kadar hoş, değişik giyinen Fransız kadınlarla tanıştım ki, birçoğunun kıyafetlerini satın alıyordum ülkelerine dönerlerken…
Röportajın devamı Ekim sayısında.




